Kültürel Miras
Antik kentlerden tarihi yapılara, şehirlerin kültür ve sanat hayatına uzanan binlerce yıllık zenginlik.
Tarihi yerler











Şehirlerde kültür ve sanat
Adana
Adana kültür ve sanat bakımından ülkemizin önde gelen şehirlerinden. 1969 yılından beri her yıl düzenlenen Altın Koza Film Festivali bunun en büyük göstergesidir. Ayrıca 1998 yılından itibaren Sabancı Uluslararası Tiyatro Festivali ile de yerli ve yabancı tiyatronun kalbi de yine Adana’da atmakta. Uluslararası Hava Oyunları Festivali de düzenlenen diğer bir festivaldir.
Adıyaman
Adıyaman’ın kültürü, Fırat kıyısında yüzyıllardır bir arada yaşayan toplulukların birikimini taşır. Düğünlerde ve toplantılarda söylenen türküler, maniler ve halk oyunları bu birikimin en canlı yanıdır. El sanatlarında halı, kilim ve cicim dokuma öne çıkar. Besni’nin üzümü, pekmezi ve pestili ise yerel pazarlarda hâlâ gündelik hayatın parçasıdır. Hısn-ı Mansur ve Samsat kalelerinin çevresinde anlatılan efsaneler de şehrin belleğinde yaşar.
Afyonkarahisar
Afyonkarahisar edebi yönden oldukça zengindir. Geçmişten günümüze birçok halk şairleri yani ozanları Afyonkarahisar’dan çıkmıştır. Bunun sonucu Afyonkarahisar’a özgü birçok şiirler, ninniler, maniler ve ağıtlar vardır. Afyonkarahisar’ın Halk Şairleri (Ozanları) Harabi Turabi Hicazi Salih Dehşeti Aşık Zülali Kalaycıklı Hakkı Figri Yoksul Derviş (Şemsettin Kubat) Aslı Bacı (Münevver Tolun) Fakı Eder Afyonkarahisar’a Ait Destanlar Afyonkarahisar için destanlara ayrı bir önem verilir. Afyon’da yaşanan olaylar ve sahip olduğu tarih bakımından bir çok destan anlatılmaktadır. Bunlara Afyonkarahisar kalesi, tarihi yapıları, yaşanan doğal felaketler örnek olarak verilebilir. Afyonkarahisar’da anlatılan en ünlü destan Çizmeci Zade’nin anlattığı yangın destanıdır. Afyonkarahisar’a Ait Efsaneler Efsanelerin bitmediği bir ilimiz olan Afyonkarahisar’da birçok efsane anlatılmaktadır. Birçoğu derlenmeyen bu efsanelerin derlenenleri şöyledir; Hüdai (yada Hüzai) Efsanesi Kadınana Efsanesi Karakuyu Efsanesi Erenler Efsanesi Şahitler Kayası Efsanesi Afyonkarahisar’a Ait Masallar Ülkemizin genelinde anlatılan masallar yöreden yöreye küçük detaylarla farklılıklar göstermektedir. Efsanelerde olduğu gibi birçoğu derlenmemiştir. Ama Afyonkarahisar’da anlatılan en ünlü ve dünyaca ünlü masal Dede Korkut masallarıdır. Afyonkarahisar’da Şiirler Afyonkarahisar’da şairlerin işlediği temalar başta aşk ve sevgi olmak üzere tabiat, vatan, kahramanlık ve zaferlerdir. Şiirlerde yöre ağzı dikkat çeken bir unsurdur. Afyonkarahisar’a Ait Türküler Türküleri en ünlü olan illerimizden olan Afyonkarahisar’ın türküleri saymakla bitmez. Türkülerin yeri burada bir başakadır. Bu türküler Afyonkarahisar snırlarını aşmış bütün yurtta söylenmektedir. Bu türkülerden bazıları şöyle; Karahisar kalesi Al Fadimem Allı Gelin Taş Başını Yol Eder Dam Başına Asagoymuş Galbırı Hatçem Çıkmış Gül Dalına Çemberim Dalda Kaldı Su Gelir Güldür Güldür Afyonkarahisar’da Ağıtlar Anadolu’nun en meşhur geleneklerinden birisi olan ağıtlar, Afyonkarahisar’da da yaşatılmaktadır. Afyonkarahisar’da ağıtlar özellikle Emirdağ Türkmenleri arasında oldukça yaygındır. Söylenen bu ağıtlarda samimi bir şekilde halkın yaşadığı çileler, sıkıntılar anlatılmaktadır.
Ağrı
Ağrıda Giyim Kuşam ERKEK GİYİMİ : Erkek giyimleri moda ve klasik giyime uygundur.Köyde çalışma zamanları ve sıcak günler hariç, her erkek ceket ve pantolonla dolaşır. Orta yaştaki erkekler ve yaşlılar, altta uzun don(tuman) ve fanila giyerler. Soğuk günlerde buna birde pijama eklenir.Pantolon, işlik gömlek ve kazak bunların üzerine geçirilir.Gömleğin üzerine ceket giyilmez, arada mutlaka yelek veya kazak vardır.Baştaki şapka bütün giyecekleri tamamlar. Yaşlılar şapka yerine fes yada papak giymeyi tercih ederler. Erkekler mutlaka bıyık bırakır. Sonbahar ve kış mevsimlerinde yün ve tiftikten örülmüş papak, çorap, eldiven ve kazak giyenler çok olur. En üste sako(palto) giyilir.Tiftik atkı, pazıbent, pamayıl, tütünlük(tabaka); tiftik veya yün eldiven ile tespih, erkek aksesuarlarıdır KADIN GİYİMİ : Köylerde kadınların giysileri daha milli ve mahallidir.Kadın giyeceğinde entari egemendir Kadın ve kızlar gelişigüzel , açık-saçık giyemezler. En altta can gömleği ve iç tuman giyilir. Üst üste entari giyme eski alışkanlıktan ve iklim şarlarından ileri gelmektedir. Entarilerin üzerine hırka veya kazak geçirilir. İş zamanları öne peştamal, kola kolçak takılır. En üstteki entarinin kadife , ipek veya simli olmasına dikkat edilir. Gümüş madeni ve öteki kemerler bunun üzerine bağlanır. Ayakta, çorap ve diz kapağının altına kadar uzanan tuman vardır. Genç kız ve gelinler başlarına eşarp bağlar, orta yaştakiler leçek, yaşlı kadınlar beyaz bezle(cuna) örter, üzerini renkli yazma(heyrat) ile bağlar.Kadınlar evden dışarı çıkacağı yahut başka bir yere gideceği zaman, başlarına şal veya çar(örtü) örterler. Günlük ve özel giyimlerde bazı kadın ve kızlar başlarına kofi takar, boyunlarına altın asarlar. Kadınlarda günlük süslenme pek olmaz. Süslenme; düğünlerde, bayramlarda, şehre veya bir yere giderken ve özel günlerde olur. Kadınların ellerine ve saçlarına kına yakmaları kadın güzelliğini tamamlayan öğedir. Boyuna ve bileklere takılan mavi ve renk renk boncuklar, süslenmek içindir. Şeve, sırğa, hızıma, hakgığ, sürme, altın ve bilezik, ben, mavi boncuk, yüzük, küpe ve kına kadın süs ve takı aksesuarlarındandır. Ağrı İli Geleneksel Oyunları Ağrı Sallaması: Köy düğünlerinde en fazla oynanan oyundur. Oyuna davul-zurna eşlik eder. Figürleri basit olduğundan herkes tarafından kolaylıkla oynanır. Oyunun süresi belli değildir. Basso (Besra): Davul ve zurna ile oynanır. Bu oyunun kaynağının Besra adlı güzel bir kızın yeteneklerini öven hareketler olduğu sanılmaktadır. Kız erkek birlikte en az 4 kişiyle oynanır. Laççi: Ağır ve hızlı olmak üzere iki bölümden oluşan ve 6 kişiyle oynanan bir kız halayıdır. Oyundaki figürlerin ceylanı canlandırdığı söylenir. Oyuna davul-zurna eşlik eder. Zeyno: Davul-zurna eşliğinde, en az 6 kişiyle oynanan orta hızda bir kız oyunudur. Geçmişi XlX.yy’a dayanmaktadır. Çep: 6 kişiyle davul-zurna eşliğinde oynanan ağırlama niteliğinde bir kız halayıdır. Taşlıçay, Diyadin ve Doğubeyazıt yörelerinde oynanır. Koffi: 6 kişiyle davul-zurna eşliğinde oynanan orta hızda bir kız oyunudur. Sarma: Tutak ve Patnos yöresinde an az 6 kişiyle, davul-zurna eşliğinde oynanan bir kız halayıdır. Hessike: Tulum ve davul-zurna eşliğinde kadın ve erkeklerin birlikte oynadığı bu oyun, ağırlama ve hoplatma bölümlerinden oluşmuştur. Çimen-i Çiçek: Ağırlama ve hoplatma bölümlerinden oluşan, en az 6 kızın oynadığı sözlü bir oyundur. Çalgı olarak davul-zurna, bazen de akerdeon kullanılır. Meyriko: Kadınların oynadığı bir oyundur. Baştaki oyuncu, müzik eşliğinde tek başına bazı figürler yapar, öbür oyuncular da el çırparak onu coştururlar. Daha sonra toplu olarak oyuna geçilir. Çoban Eli: İki kişinin elde sopalarla oynadığı bu oyun ağırlama ve hoplatma bölümlerinden oluşur. Oyuncular sopaları kılıç gibi kullanırlar. Bu oyun Doğubeyazıt, Cumaçay ve Diyadin yöresinde oynanır. Ömer Ağa: Davul-zurna eşliğinde 6 erkeğin oynadığı bir oyundur. Yeldirme ve hoplatma bölümlerinden oluşur. Zedikan, Eleşkirt, Toprakkale ve Kösedağ da oynanır. Ağrı Gülüm: Altı erkeğin oynadığı hızlı bir oyundur. Oyuna davul-zurna, bazen de klarnet eşlik eder. Doğubeyazıt, Diyadin ve Aladağ yörelerinde yaygındır. Bunların dışında, Tıllara, Dümme, Gelin Gel Bara, Nuray, Köylü Kızı, Hene, Nare, Daldala ve Lurke gibi halaylar vardır. Serhat Barı: Erkeklerin oynadığı bir bardır. Oyuncular birbirlerine çok yakındırlar. Omuzlar bitişik, eller ya bele sarılmış ya da aşağıdan birleştirilmiştir. Tutak ve Hamur çevresinde yaygın olan ve davul-zurna eşliğinde oynanan bu oyunda yiğitlik ve mertlik figürleri yer alır. Koçaklama Barı: Ağır ağır başlayan ve hızı giderek artan bir erkek barıdır. Davul-zurna eşliğinde 6 kişiyle oynanır. Yüksel Barı: Altı kişiyle oynanan hızlı bir erkek barıdır. Sürgün Barı: Ağırdan hızlıya geçen ve çeşitli ayak figürleriyle belirgin olan bir erkek oyunudur. Doğubeyazıt ve Patnos yörelerinde oynanır Ata Barı: Altı kişiyle oynanan hızlı bir oyundur. Ülker Barı: Kadın barıdır. Altı kişiyle oynanır. Ağırlama ve yellenme bölümleri vardır. Ağrı ilindeki halk oyunları içinde köy orta oyunu niteliğindeki Köse Gelin Oyunu ayrı bir yer tutar. Anadolu seyirlik oyunlarına iyi bir örnek olan Köse Gelin Oyunu, kırsal kesimdeki toplumsal yaşamı renklendiren köy orta oyunlarının en yaygınıdır. Ağrı El Sanatları a) Halı ve Kilim Dokumacılığı: Ağrı’da kış şartlarının ağır geçmesi nedeniyle yüne dayalı dokumacılık genellikle bu aylarda el tezgahlarında geleneğe bağlı olarak devam eder.Kilimin halk arasındaki adı yemenidir. Kilim ve halı dokumacılığı Ağrı’daki el sanatlarının en önemlileridir.Halı,yastık,heybe,yün çorap ve kazak,tiftik eldiven,çorap ve papak ‘da yün ve öremeye dayalı el sanatlarındandır. Hayvancılığın yaygın ve egemen olduğu ilde Morkaraman ırkı koyunların yünlerinden elde edilen iplik bir çok işlemden geçirildikten sonra ev tezgahlarında dokunacak duruma getirilir.En iyi iplikler bu Karaman cinsi koyunlardan elde edilmektedir.Kurs ve halıcılık atölyeleri hariç Ağrı’da halı ve kilimler ekseri mengenesiz dik döner yer tezgahlarında dokunur. b) Yün Kazak ve Yün Çoraplar: Yerli ırk koyunların yününden örülen kazak ve çoraplar sanat değeri taşıyan bir özelliğe sahiptir. Bu kazaklar ve çoraplar tezgahlarda yapılmayıp elde yapıldıkları için oldukça sağlam ve güzel motiflerle süslüdür. Çorapların parmak uçlarında geleneksel halı ve kilim motifleri kullanılır.Diğer motifler örgü şekliyle ortaya çıkarılır. Yünden ayrıca eldiven ve papak’ta örülür. Bunların beyaz renkli olanları daha fazla tercih edilir. c) Tiftik Papak ve Tiftik Çoraplar: Keçilerden taranarak elde edilen tiftik özel işleyiş biçimleriyle giyim eşyası olarak değerlendirilir. Elde edilen tiftik yıkanıp temizlendikten sonra taranır. Teşi adı verilen eğirme aletiyle eğrilip iplik haline getirilir.Tiftik giyecekler el örgü şişleriyle örülür.Örüldükten sonra sıcak ekmek arasına baskıya bırakılarak yumuşatılır. Tiftik giyeceklerin kabartılıp saçaklandırılması bu yöntemle yapılır. Tiftikten kazak , atkı ve eldivende yapılır.Tiftik çoraplar dize kadar uzandığından dizleme de denilir.Dizlemenin üzerine değişik halı ve kilim motifler işlenir. d) Üzerlik veya Nazarlık: El sanatlarıyla ilgili olarak halkın üzerlik veya nazarlık olarak tabir ettiği üzerlik, üzerlik otu tanelerinin ipliklere dizilerek geometrik şekiller verilen bir süs eşyası olduğu gibi inanç bakımından da kültürel değerler taşımaktadır.Halk inanışına göre üzerlik muska ve mavi boncuktan sonra nazardan iyi koruyan eşyadır. Üzerlik otu bulunmayan yerlerde arpa ve mısır taneleri boyanarak kuşburnu kızardıktan sonra toplanıp yapılır.Üzerine nazar boncuğu takılır.Özellikle Doğubayazıt’ta yetişen ve burada yapılan üzerlik köy odalarındaki duvarların başlıca süsüdür. e) Buğday ve Çavdar Sapından Yapılan Eşyalar: olgun hale gelmiş buğday sapları başaklarından temizlenerek ıslatılıp yumuşatılarak örmeye elverişli hale getirilir. Ağrılı kadın ve kızlar bunlardan çanta, sepet, çay tepsileri ve çocuk şapkaları yapmaktadırlar.Ayrıca bunlar güzel renkler boyanıp motiflerle süslendiği zaman turistlerin ilgisini çekmektedir. f) Keçe Yapımı: Keçecilik Ağrı’da hayvancılığa bağlı olarak gelişmiş diğer bir el sanatı koludur.Genellikle kuzu yününden yapılan keçeler,yünün hallaç taraklarından geçirilmesinden sonra özel yöntem ve tekniklerle sıkıştırılmasıyla elde edilir.Keçelerin üzerine renkli yünlerden desen yapılır. Keçeler kırsal kesimde yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan Ağrı halkının kullandığı bir yazgıdır.Köylüler kendi koyun ve kuzularından ürettikleri yünleri keçecilere götürerek ihtiyaçları olan keçeleri yaptırırlar. Keçeler sıcak tutması yönüyle bilhassa yaylalarda hayvancılıkla uğraşan halk için halı ve kilimden daha fazla bir önem taşır.Keçeden yazgı çoban başlığı, çoban kepeneği gibi eşyalar yapılır.Önemli bir ihtiyaç maddesi durumunda olan keçe ve keçecilik bölgede ticari bir meslek ve unsurdur.
Aksaray
HALAY Halaylar daha çok köy düğünlerinde oynanan oyunlardır. Davul ve zurna eşliğinde çekildiği gibi saz ve darbuka eşliğinde de çekilir. Aksarayımızda bilinen halaylar şunlardır; a) Üç ayak b) Karşılama c) Zonklama En yaygın halaylarımız (üç ayak halaylar); - Allılar - Selime Sektirmesi - Yılan Akmış Kamışa - Osman Abim Evde mi Kaşık Oyunlarından; - Karabiberim - Kesik Çayır (İnce Çayır) - Tombili - Kaynanalar - Yaban elleri Bunlardan kadınların karşılıklı oynadıkları “Kaynanalar” oyunu şöyle yapılır; Kadınlar eşit olarak ikiye ayrılır. İki adım aralık bırakılır. Müzik çalar (def veya kaşıkla ritim tutulur) karşı karşıya gelen gelin veya kızlar ritimle beraber söyler türküyü, kaşıklar elde, eller belde-çarşıda hedik kaynana- sağ kol omuz hizası yukarı kalkar –Dişleri gedik kaynana –sol kol omuz hizası yukarı kalkar Oğlun çerez getirmiş sensiz yedik kaynana- denir. Kollar tekrar edilir Al sana nispet kaynana Yas mı tuttun sen bana Ettiğinden sen utan Yar mı bulunmaz bana Sözleriyle sol ayak üzerinde kaşık ritimleriyle soldan dönüş yapılır. Tekrar edilir. İkinci kıtaya geçilirken eski duruş hali alınır ve yeni kıta figürleri aynen tekrar edilir. KÖKEKÇE Daha ziyade köy düğünlerinde para karşılığı belli yerlerden getirtilen (abdal) tabir edilen sanatçı grubu ile kadın kıyafetine girip, zil takarak göbek atan ve karşılıklı figürler çizen insanların oyunudur. Bu oyunu oynayanlara da köçek denir. Bu oyun, düğün, nişan, gına (Kına) gecesi, zamak ve oturak alemlerinde oynanan oyunlardır. Yörenin sazları (saz, cümbüş, ud, kaşık, dümbelek, maşa, def, güğüm vb.) Türkü ile ritmin uyumu, kaşıkla figürün birleşimi demektir. Bu kaşık oyunlarında figürler kadın ve erkeğe göre, zaman zaman yöre ve ortama göre değişebilir. Örneğin; Eski düğünlerde; kadınlar ayrı toplanır ve eğlenir, erkekler ayrı yerde toplanır ve eğlenirlerdi. Erkeklerin eğlenmesi zamak damı, hamam ve oturak alemi gibi yerlerde olur. Kadınların eğlencesi düğün damı, gına yakma yerlerinde olur. Bunların içerikleri de ayrı ayrıdır. Erkekler düğün günü öğleden sonra Güveybaşının davetiyle şehrin hamamına giderler. Orada mahalli çalgılar eşliğinde göbek taşına oturularak, rakı ikram edilir. Çalgılar çalar, bilinen oyunlar oynanır. Yıkanılır çıkılır. Ter atma yerinde çalgı ve içkiler devam eder. Ter atılır giyinilir. Hep birlikte Zamak Damına gelinir. İşte esas davet, ikram ve hizmet burada başlar. Zamanın en iyi meze yapan usta kadınları meze hazırlarlar. Tepsilere ve masalara sıralarlar. İçki şişeleri her tepsi ve masada yeteri kadar olur. Çalgılar ve çalgıcılar masası ayrı olur. Çalınır, söylenir, oynanır. Bu oyunlardan seçilenler. En çok oynananlar; - Yaban elleri - Şerif Hanım - Saffet Efendi - Kesik Çayır (İnce Çayır) - Karabiber - Konyalı - Süpürgesi Yoncadan - Kara Kara Kazanlar (Sıra Sıra Kazanlar) - Çek deveci develerin engine - Lamba da şişesiz yanmaz mı? - İlimon yar Amman GENÇ OSMAN DESTANI Yiğitlere Serdar Olan Aksaray’lı Genç Osman ''Bağdat’ın kapısın Genç Osman açtı, Gören kâfirlerin tebdili şaştı. Kelle koltuğunda üç gün savaştı, Şehitlere serdar oldu Genç Osman.'' Böyle diyor, Âşık Kul Mustafa. Genç Osman’la birlikte savaşa girmiş onu oğlu gibi bağrına basmış, onun kılıç hocalığını yapmış yiğit Kul Mustafa. Yıl 1621, Aksaray’ın Dorikini Köyü'nde bir yiğit doğar. Adını Osman koyarlar. Daha on yaşına girmeden babasını kaybeder ve onu dul anası büyütür. Aksaray’lı güreşi sever, Osman da akranları ile güreş tutar, ok atar, kılıç sallar, mermere yumruk atar, atar ki, çivi gibi genç olup çıkar. Akranları onunla güreşmekten çekinmektedirler artık. Yıl 1638, kendi gibi yiğit olan padişah 4. Murat Han, Orduyu Hümayunla Aksaray’a gelir ve Cuma namazını kendisi kıldırır. Aksaraylılara ilan eder ki Orduyu Hümayuna katılmak isteyenler varsa gelsin yazılsın! Gençler çığ gibi orduya katılmaktadır. 4. Murat Han bu manzaraya çok sevinir ve Aksaraylılara teşekkür eder. Bu arada, Genç Osman da orduya yazılmak için müracaat eder, fakat yaşının küçüklüğü dolayısıyla orduya alınmaz. Kısa zamanda toplanan ordu Bağdat’a doğru yol alır. Genç Osman gizlice orduya karışır. Bağdat’a yaklaşıldığı sırada padişah orduyu denetlemek ister, bakar ki; bıyıkları terlememiş bir genç de orduda bulunmaktadır. —Adın ne senin? —Osman Efendim. —Niçin katıldın orduya, bıyıkların bile yok. Bizde bıyıklarında tarak durmayan kişi orduya alınmaz, duydun mu? —Duydum efendim. —Pekiyi, öyleyse niçin katıldın orduya, git! Ananın koynuna çocuk. İşte bu lafa alınmıştı Aksaraylı Genç Osman. Padişaha dönerek; —Tarağınızı verir misiniz ? —Padişah kızgınlıkla, tarağını verdi. Osman tarağı aldı iki eliyle dudağının üzerine bastırdı. Kan yürümüştü ve padişaha dönerek; —İşte benim bıyığımda da tarak duruyor. Şimdi orduya girebilirmiyim dedi. 4. Murat o sert denen kişi oturdu hüngür hüngür ağladı ve Osman’a dedi ki: —Senin adın Genç Osman olacak ve seni öncü gazilere Serdar eyledim. Var git lalaya ismini yazdır ve tarağı da bana ver, ömrüm boyu saklayacağım. Haydi gazan geçmiş olsun benim yiğit oğlum. Bir hafta sonra, bir Cuma sabahı, Genç Osman öncülerin başında şimşek gibi kılıç kollamakta idi ve Bağdat Kalesine süzüldü. Ha bire koman yiğitlerim. Yiğitler vurdukça kırar, kırdıkça kırar düşmanı. Bağdat kapıları dayanamaz bunca savaşa. Açar kapıları Türk Ordusuna. Genç Osman, Sancağı Şerifi kaptığı gibi Bağdat Kalesi'nin en ince noktasına diker. Diker ki beş altı ok yer ve olduğu yere yığılır kalır, kelime-i şahadet getirir ve olduğu yerde can verir. Kayıkçı Kul Mustafa koşarak gelir ki ne görsün, Genç Osman’ın hain düşman tarafından parçalanmış körpe başını görürler. Oturur, Kayıkçı Kul Mustafa; Meşhur Genç Osman destanını yazar. Murat Han, Genç Osman’ın öldüğünü duyunca üzülür ve tarihe geçecek sözü söyler, “Keşke Bağdat gibi kaleyi fethetmeseydim de Genç Osman’ım ölmeseydi”. Böyle bir yiğit Aksaray’da doğmuş, Bağdat’ta şehit olmuş, o nedenle; Destan türküsü de Aksaray’da yaşamıştır. 700 yıl sonra TRT’ye Aksaraylı birisinin vermesi elbette doğrudur. İptida (evvela) Bağdad’a sefer olanda Atladı hendeği geçti geçti Genç Osman Vuruldu sancaktar kaptı sancağı İletti bedene dikti Genç Osman Eğerleyin kıratımın ikisin Fethedeyim düşmanların hepisin Sabah namazında Bağdat Kapısın Allah Allah deyip açtı Genç Osman Sultan Murat eydür gelsin göreyim Nasıl yiğitmiş ben de bileyim Vezirlik isterse üç tuğ vereyim Kılıcından al kan saçtı Genç Osman Kul Mustafa karakolda gezerken Gülle kurşun yağmur gibi yağarken Yıkılası Bağdat seni döğerken Şehitlere serdar oldu Genç Osman
Amasya
Amasya, Osmanlı şehzadelerinin yetiştiği şehir olarak bilinir. I. Mehmet, II. Murat, Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim gibi padişahlar şehzadeliklerinde burada görev yapmıştır. Şehrin müzeleri ve anıtları kültür hayatının önemli parçasıdır. Amasya Arkeoloji Müzesi'nin bahçesinde 12. yüzyıldan kaldığı bilinen Sultan Mesud Türbesi durur. 2010'da açılan Minyatür Amasya Müzesi ile şehrin girişindeki Ferhat ile Şirin Aşıklar Müzesi ve Aşıklar Müzesi de gezilebilir. Kentin içinde Pontus Kaya Mezarları bulunur. Yeşilırmak boyunca uzanan Yalı Boyu manzarası, eski evler ve 1865'te Hatuniye Camii'nin yanında yapılan Hazeranlar Konağı şehrin tanıdık görüntüleridir. II. Beyazıt Camii ile Burmalı Minare Camii de öne çıkan tarihi yapılardandır. Mutfak mirası da kültürün parçası: Amasya Keşkeği ve Amasya Çöreği, Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından coğrafi işaretle tescil edilmiştir.
Ankara
Müzeler Ankara ilindeki müzelerin büyük çoğunluğu Ankara şehir merkezi sınırları içerisinde kalır. İlde çeşitli kurumlarca işletilen 53 müze bulunmaktadır. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ait önemli eşyaları Ankara’daki müzelerde bulmak mümkündür. I. Türkiye Büyük Millet Meclisi binası’nda bulunan Kurtuluş Savaşı Müzesi, Anitkabir’deki Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi, II. TBMM Binası’ndaki Cumhuriyet Müzesi, Devlet Mezarlığı Müzesi bu tarihî müzelerin başlıcalarıdır. Bunların yanı sıra İsmet İnönü ve Mehmet Akif Ersoy’un evleri de birer müze olmuştur. Ankara’nın başkent olmasından dolayı doğal olarak Türkiye’nin ilk belli başlı müzeleri (Etnografya Müzesi, Devlet Resim ve Heykel Müzesi gibi) Ankara’da oluşturulmuştur. Çeşitli devlet kuruluşları da başkentte bulunmaları nedeniyle müzelerini burada kurmuşlardır, Ziraat Bankası Müzesi,Türk Hava Kurumu Müzesi gibi. Yakın yıllarda kurulan ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi, Feza Gürsey Bilim Merkezi, Çengelhan Rahmi Koç Müzesigibi yeni müzelerle Ankara’nın müze seçenekleri zenginleşmektedir. 1997’de “Avrupa’da Yılın Müzesi” seçilen Anadolu Medeniyetleri Müzesi, ziyaretçi sayısı bakımından Türkiye’de onuncu, Ankara’da birincidir. Müzede Paleolitik Çağ’dan günümüze Anadolu’nun arkeolojik hazineleri sergilenir. Ankara şehri dışındaki en önemli müze, Kral Midas’ın tümülüsünün de bulunduğu Polatlı’daki Gordion Müzesi’dir. Bu müzede bölgede keşfedilmiş, Tunç Çağı ve Frigya döneminden kalma arkeolojik eserler sergilenmektedir. Arkeolojik alanlar ve tarihî kalıntılar İlde birçok arkeolojik alan vardır. Buralarda keşfedilmiş kıymetli eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi’nde sergilenmekte, yapılar da ziyarete açık tutulmaktadır. Ahlatlıbel, Etiyokuşu, Karaoğlan ve Kocumbeli höyüklerinde taş ve bronz çağlarından yapıtlar bulunur. Hititlerden kalan çeşitli kalıntılar arasında Balıkhisar, Ballıkuyumcu, Bitik, Karaoğlan, ve Külhöyük höyükleri ve Gâvurkale taş oymaları sayılabilir. Ankara Kalesi, Galatlar zamanında inşa edilmiş ve sonraki yüzyıllar boyunca çeşitli medeniyetlerce kullanılmıştır. Başkentte Roma döneminden kalan önemli kalıntılar vardır. Roma Hamamı 3. yüzyılda Septimius Severus’un oğlu Roma İmparatoruCaracalla tarafından Sağlık Tanrısı Asklepios adına yapılmıştır. MÖ 2. yüzyılda Frigya tanrısı Men adına yapılmış olanAugustus Tapınağı zamanla yıkılmıştır. Bugün kalıntıları bulunan tapınak ise son Galatya hükümdarı Amintos’un oğlu kral Pilamenes tarafından Roma İmparatoru Caesar Divi Filius Augustus adına bir bağlılık nişanesi olarak yaptırılmıştır. Jülian Sütunu, 362 yılında Roma İmparatorluğu İmparatoru Julian’ın Ankara ziyareti onuruna dikilmiştir. Başkent dışında, Kalecik’teki Kalecik Kalesi Romalılardan kalmadır. Bir dağın içine oyulan Güdül’deki mağaralar ise ilk Hristiyanların Romalılardan saklandığı çok katlı bir yerleşim yeridir. Ankara ilinde Selçuklular ve Osmanlılardan kalma pek çok eser vardır. Yenimahalle ilçesindeki Selçuklu yapısı Akköprü, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad zamanında yaptırılmıştır. Alaaddin Camii, Ankara Kalesi içinde yer alır ve 1178 tarihlidir. Samanpazarı’nda bulunan Arslanhane (Ahi Şerafettin) Camii 13. yüzyılın başında yapılmıştır. Osmanlı dönemine ait önemli eserler arasında 15. yüzyıldan kalma Hacı Bayram Camii, Karacabey Camii ve Kurşunlu Han kervansarayı sayılabilir. Osmanlı son dönem mimari özelliklerini taşıyan Ankara Kaleiçi, Beypazarı, Ayaş, Güdül’deki tarihi evler korumaya alınmıştır. Müzik Ankara yöresinin geleneksel halk müziğinin başlıca telli çalgısı bağlama, başlıca nefesli çalgıları çeşitli düdük ve kaval tipleri, başlıca vurmalı çalgıları da davul ve defdir. Sosyal ortama bağlı olarak çeşitli halk müziği gelenekleri vardır: Divan . Divan sazı adı verilen yaylı bir sazla çalınır, başka çalgı olmaz. “Efe başı” denen yaşlı ve iyi saz çalan kişi ortaya oturur, daha az tecrübeli olanlar onun etrafında bir halka oluştururlar. Efe başı grubu idare eder, onu ardından herkes sırayla çalardı. Divanların özelliği tasavuffi bir hava içinde çalınır, terbiye edici, ibret verici türküler söylenir, oyunlar oynanırdı. Bunun ardından Kırat, Muhabbet havaları, Zil Havaları, Oyun Havaları ve Bozlak ve Ağıtlar gelirdi. Divanların sonunda bir Cezayir havası olurdu. Bunlardan Kırat , kahraman bir atın hikâyesini işleyen türkülerdir. Bozlaklar içli ve ince duygulu şarkılardır. Aşk, ölüm, isyan, üzüntü gibi duygular, doğaçlama olarak, vezinsiz söylenir. Ağıtlar ise üzüntülü ve acılı konuları işler. Topluluğun cinsine göre Muhabbet veya Oturaklar da olurdu. Muhabbet , yaşlı kimselerin oluşturduğu içkili topluluklarda çalınırdı. Saz parçaları rasında topluğun en yaşlısı konuçur, geçmiş öyküler ve fıkralar anlatır. Oturaklar , daha çok delikanlılar ve bekâr erkekler tarafından yapılır. Para ile tutulan kadınlar içki ve meze servisi yapar, oyun havaları başlayınca kadınlar ortaya çıkıp oynarlar. Dans Zeybekler , yiğitlik ve mertlik teması üzerine kurulu oyunlardır. Sazla oynanır ve ağır bir melodisi vardır. En az iki kişi tarafından oynanır. Zeybek oyunlarında dikkat edilecek husus, oyunun vermiş olduğu karakteristik hava ve melodiye göre jest ve figürleri ayarlamaktır. Yani duruş, kasılış ve poz zeybek oyununun gösterişini ortaya koyar. Zeybek oyunlarının başlıcaları, Ankara zeybeği , mendil zeybeği , Karaşar zeybeği , Seymen zeybeği , Seymen alayı ve Yağcıoğlu zeybeği dir.Ankara halk oyunları zeybekler ve düz oyunlar olmak üzere iki bölümde incelenir: Oyun havaları eşliğinde oynanan Ankara düz oyunları nın ahengi farklı, ritmi yumuşaktır. Sazın sesi bazen hareketli, bazen duygulu, bazen de coşkuludur. Düz oyunların figürleri ayak oyunlarıyla süslenmiştir ve birbirine çok benzer. Hepsi saz eşliğinde ve grup halinde oynanır. Bu oyunların en meşhurları, misket , fidayda ( hüdayda ), mor koyun , yandım şeker , name gelin , sabahî , yıldız , çarşamba ve Arap oyunu dur. Mutfak Eski Ankara evlerinde aşhane veya ayşene de denilen mutfak, evin en büyük kısmını meydana getirirdi. Mutfakta çork denilen bir ocak ve tandırın yanı sıra, iki katlı, müsandere denilen bir kiler bulunurdu. Mutfağın bir köşesine yakmak üzere odun istif edilirdi. Yemek genellikle mutfakta yere serilen sofralarda yenirdi. Mutfak eşyaları da yöreye has isimlerle adlandırılırdı. Örneğin fıçıya bodu , sofra bezine boğ , bıçağa eğri , oklavaya oklağaç , rafa terek , tepsiye tıngır denirdi. Günümüzde çağdaş mutfaklar ve adlar yaygınlaşmakla birlikte, eski Ankara mutfağına has birçok yemek ve tatlı hâlâ yaşatılmaktadır. 2008’de yapılan bir araştırmaya göre, 93 çeşit yöresel yemek, tatlı ve içecekleri ile Ankara ili, Gaziantep ve Elâzığ’dan sonra üçüncü en zengin mutfağa sahiptir. Bunların arasında, dutmaç ve miyane gibi çorbalar; Ankara tavası, alabörtme, calla, ilişkik, sızgıç, siyel, siyer, bici, pıtpıt pilavı, mucirim köftesi, tohma, şirden dolması, papaç, yalkı, carcıran, göter, kaile, topaç, cızlama, öllüğün körü gibi yemek ve hamur işleri; karga beyni, köyter, omaç, perçem, tiltil helvası, zerdali boranası ve Beypazarı yöresine ait 80 katlı baklava gibi tatlılar ile bazlamacın, gizleme, çerpit, kartalaç, kömbe, kete, saçkıran, şerit ve yarımca gibi ekmekler sayılabilir. Şenlikler İlde geleneksel hale getirilen birçok şenlik vardır. Bunlar içinde en önemlisi Beypazarı Festivali’dir. Bu şenliğin tam adı Uluslararası Tarihi Evler, El Sanatları, Havuç ve Güveç Festivali’ dir. Bu şenliğe Türkiye’den ve dünyadan birkaç kent katılır. Şenlik her yıl ekim ayında gerçekleştirilir. İldeki bir başka şenlik, Kızılcahamam ilçesinde düzenlenen Kültür ve Su Festivali’ dir. Geleneksel hale getirilen bu şenlik, her yıl ağustosayında gerçekleştirilir.
Antalya
Müzeler Antalya ilindeki müzelerin büyük çoğunluğu Antalya şehir merkezi ve Alanya sınırları içerisinde kalır. İlde çeşitli kurumlarca işletilen 11 müze bulunmaktadır. Özellikle ilk çağdan olmak üzere ve Türkiye’de cumhuriyetin kuruluş yıllarına kadarki döneme ait önemli eşyaları Antalya’daki müzelerde bulmak mümkündür. Tarihsel süreçten bakılırsa Antalya Müzesi’nden başlayarak Alanya Atatürk Evi Müzesi’ne kadar süregelen müzeler Antalya’nın tarihini aydınlatacak eserleri barındırır. Bunların yanı sıra Kaleiçi Müzesi ve Alanya Kızılkule Etnografya Müzesi de birer etnografya müzesi olarak hizmet vermektedir. İldeki Antalya Müzesi, Alanya Arkeoloji Müzesi ve Side Müzesi ilk çağ eserlerini, Alanya’daki İçkale Müzesi Selçuklu dönemi eserlerini, Antalya Atatürk Müzesi ve Alanya Atatürk Evi Müzesi de Türkiye Cumhuriyeti dönemi eserlerini ziyaretçilerine sunar. İldeki bu müzeler dışında tematik bir müze olan Antalya Oyuncak Müzesi aynı zamanda Türkiye’deki ikinci büyük oyuncak müzesidir. Türkiye’de yakın zamanda yagınlaşmaya başlayan kent müzesi kurma planları da Antalya’da uygulanmaya başlanmıştır. Antalya Kent Müzesi şu an büyükşehir belediyesi binasında ve bir kısmı açıkhava müzesi olarak hizmet vermektedir. Arkeolojik alanlar ve tarihi kalıntılar İlde sayısız arkeolojik alan vardır. Buralarda bazı keşfedilmiş kıymetli eserlerin bir kısmı Antalya Müzesi’nde sergilenmekte, yapılar da ziyarete açık tutulmaktadır. Antalya’nın 30 km kuzeyindeki Karain Mağarası paleolitik, neololitik, kalkolitik, eski tunç gibi protohistorik çağlarda ve klasik çağda insanlar tarafından sürekli bir biçimde iskan edilmiştir. Karain Mağarası insanlık tarihinin en eski yerleşim yerlerinin başında gelir. Antalya Kalesi’nin, (şimdiki adıyla Kaleiçi) kapısı Romalılar zamanında Kral Hadrianus’un şehri ziyaretine hitaben inşa edilmiş ve sonraki yüzyıllar boyunca çeşitli medeniyetlerce kullanılmıştır. Kuruluş tarihi tam olarak bilinmeyen Termessos kentinin tarih sahnesine çıkışı Büyük İskender’in MÖ 333’te kenti kuşatması ve Termesosluların güçlü bir savunma yaparak kenti teslim etmemesiyle olmuştur. Antalya’da MÖ 12. yüzyılda Yunan göçleriyle kurulan Pamfilya’nın antik kentlerinden Perge’nin kalıntıları günümüze ulaşmıştır. MÖ 10. yüzyıldan kalan antik kent Aspendos ve bu kentte M.S. 2. yüzyılda kurulan Aspendos tiyatrosu ilin Serik ilçesindedir. Demre ilçesindeki Simena, Türkiye’nin sadece denizden ulaşılabilen nadir yerleşimlerinden biridir. Kekova Adası ve çevresindeki kıyılarda doğal, kültürel ve coğrafi değerlerin korunması amacıyla oluşturulmuştur, 260 km² alanı kaplayan Kekova Özel Çevre Koruma Alanı’nın içerisinde yer alan Simena Antik Kenti, 1. Derece arkeolojik sit alanı olarak tescillidir. Demre’deki Myra, kaya mezarları, Likçe yazıtları ve sikkeler, kentin en azından MÖ 5. yüzyıldan itibaren varlığını sürdürdüğünü gösterirler. Side Antik kenti, M.S. 2. yüzyıla tarihlenen tiyatroda M.S. 3. yüzyılda orkestranın etrafı yüksek bir duvarla çevrilerek arena şekline dönüştürülmüş olmalıdır. Duvar üzerindeki su geçirmez sıva kalıntılarından havuz şekline de dönüştürülmüş olabileceğini düşünülse de bu teknik olarak mümkün görünmemektedir. M.S. 5. yüzyılda tiyatro içerisine Şapeller yapılarak Erken Hıristiyanlık Dönemi’nde de kutsal bir mekan (açık hava kilisesi) olarak kullanıldığı bilinmektedir. MÖ 13. yüzyıla ait Hitit metinlerinde şehrin adı Patar olarak geçen Patara, Tepecik Akropolü’nde ele geçen seramik parçaları, Orta Tunç Çağı özelikleri içerirken, yine Tepecik’in doğu yamacı eteklerinde ortaya çıkarılan, Demir Çağı öncesine ait taş balta Patara’nın tarihinin ne kadar eskilere gittiğini göstermektedir. 13 Antik kentten biri olan Olympos, kesin kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte İ.Ö.167-168 yılarında basılan Likya Birlik sikkelerinde adı geçer. Likya Birliği’nde üç oy hakkına sahip 6 şehirden biridir. Alanya Kalesi ise denizden ve karadan zor ulaşılabilirliği ve doğal korunaklı oluşu nedeniyle tarih boyunca kesintisiz yerleşim görmüş olan Alanya Kalesi, Anadolu’yu süsleyen yüzlerce kaleden bugün ayakta kalabilmiş, en iyi korunmuş ortaçağ kalelerinden birisidir. Müzik Antalya yöresinin geleneksel halk müziğinin başlıca telli çalgısı bağlama ve cümbüş, başlıca nefesli çalgıları sipsi, zurna ve kaval tipleri, başlıca vurmalı çalgıları da davul ve defdir. Antalya yöresi halk dansları, Antalya’nın komşu illeri Burdur, Isparta, Muğla ve Mersin yörelerinde oynanan halk dansları ile “Teke Folkloru” diye adlandırılan bölgesel bir özelliğe sahiptir. Bölgede müzik alanında olduğu gibi halk oyunlarında da yörüklerin etkisi ağır basar. Antalya’nın doğusundaki ilçelerde ise Konya kaşık havası, Boğaz havaları, Serenler Zeybeği, Anamur Yolları, Silifke’nin Yoğurdu, Cezayir havaları çalınır. Bu oyunlar tek tek veya toplu olarak da oynanır. Teke Zortlatması, oynayanlara ve adı geçen bölgede yaşayanlara göre, bu ad, teke adı verilen erkek keçinin hareketlerini yansıtmasından dolayı verilmiştir. Zortlatma; sıçrama, hoplama anlamına gelir. Oyunun sekme, arkaya hızla dönerek yürüyüp kaçma, direnme ve korku dolu ani sıçramalar gibi figürleri tekenin hareketleri ile büyük bir benzerlik gösterir. 9/8’lik usulün sanat müziğindeki aksak ve raks aksağı olarak bilinen şeklinin 9/16’lık türevi Teke Zortlatmasının en belirgin unsurudur. Yörede zeybek de yaygın bir oyundur. Kıvrağıyla da ağırıyla da oynanan zeybeğin Antalya civarında 9 farklı türü çalınır, oynanır.
Ardahan
YÖRESEL HALK OYUNLARI Ardahan'ın bütün yörelerinde hemen hemen aynı oyunlar oynanır. Enstrüman olarak genellikle davul ve zurna, Kafkas oyunlarında ise Akordeon ve Nagara adı verilen davul kullanılır. Ardahan yöresi genelde halay ve bar şekli oyunlar oynar. Bu oyunların oynandığı toplumsal olaylar ise şöyle sıralanabilir; düğün, nişan, asker uğurlama, üzüntü, sevinç gibi duyguların ifade edildiği durumlar. Yöremizde oynanan belli başlı oyunlar ise şunlardır. A. BAR OYUNLARI B. TEK OYUNLAR Ağır Bar Ondört Sallama Şeyh Şamil Temur Ağa Ay Gizi Bir Mezara Doldurur Nare Beş Açılan Lorke Karabat Şeker Oğlan Hanım Yaylada Sarı Seyran Kaççıke Tavuk Barı Gazelo Hoş Bilezik Haran Döne Kıskanç Kürdün Kızı Ardahan'ın Yolları (Dümme) Hafif Bar Paşa Göçtü ARDAHAN AĞZI LEYAKIL DÜŞMEK :Yorgun düşmek ŞOGURT :Salya YEĞİN :Çalışkan titiz ENDEZE :OLMAK Oyalanmak TUSMAK :Sinmek MURUSLARINI DÖKMEK : Suratını asmak YÜNGÜL :Hafif AĞZINI GÖZÜNÜ TUZ GİBİ YALAMAK :Çok özlenen kimseler için söylenir GOMBA DÖNMEK :Takla atmak GIGIL YÜZLÜ :Yüz yapısı küçük olan kimseler için söylenir HERSLENMEK :Sinirlenmek ABURSUZ :Rezil PÜRÇEK :Saç Tutamı GOLOP :Ağaçtan yapılmış yoğurt kapı SİTİL :Yoğurt Kabı GAGAÇ : Zayıf kimseler için söylenir BİTİG :Köpek yavrusu CİRTAKOZ :Deli GANFET :Akide Şekeri FARS :Kötü rezil kadin ÇAĞILDAMAK : Gülmek CİCİP :Ağız kenarında ve yüzde çıkan yaralar TEŞT :Saç leğen GEŞLENMEK :Donmak,Üşümek SOYHA, ANDIR, MERET : Uğursuz şeyler için söylenir HINGILIM ATMAK :Gereksiz hareket ve işler KÖÇMEK :Evlenmek DILDIBIL :Çırılçıplak GURUĞ TAVUK Anaç tavuk HARO :Kiler,ambar OBBAZ :İşe yaramaz aylak SEĞİRTMEK : Çabuk davranmak PELLÜK :Ayaktaşi oyunu YAŞIK :Ağaçtan yapılan kasa GOPPAL :Büyük burun PORTLAK :Göz Yapısı büyük plan VEDRA :Kova BİBİ :Hala CUCUL :Civciv DOY DOY :Güvercin PEŞ GÜN :Sofra GUŞGANA :Tencere CİNCAR :Isırgan Otu ZIRZA :Aşmalı kilit BİJLİ :Sivri PALAZ :Bez HERZAL :Tekerleksiz el arabası ZAĞAR :Küçük köpek İSTOL :Yer sandalyesi GIJİK :Kıvırcık saç ÇİRNAĞ :Tırnak YEKTİ :Yetim MUÇURLAMAK :Buruşturmak ŞARILDAYAN :Yıldırım COPLANMAK :Şişmek PEŞKİR :Havlu GIDİK :Oğlak GUDİK :Küçük Köpek KARTOPU :Patates BİŞKA :Kibrit CAMUŞ :Manda LAZUT :Mısır BEDASIL :Soysuz TEVÜR :Çeşit GUNÇUL :Uç GULLEP :Menteşe GODET :Süpürge sapı GOTİK :Manda Yavrusu GAGAL :Göz SEKÜ :Divan FURĞUN :Öküz Arabası KOR ARABA :Kağnı GAŞGA :At Arabası İŞKAP :Dolap CİCE :Büyük Abla GİZLENGUGİ :Saklambaç BEYABUR Rezil BAÇ ETMEK :Öpmek GIJGIRMAK :Yoğurdun ekşimesi HARMUTLAMAK :Suyu ılıtmak GİDİL :Küçük PİŞİK :Kedi MOZİK :Dananın büyüğü GARABAN :Köy evinin girişi KERSEN :Hamur teknesi GODA :Büyük zar FANTİ :İskambil HERG :Sürülmüş Tarla HAROS :Nadasa bırakılmış tarla PULUL :Ot Yığını GALAMAK :Yakmak GALAK :Tezek Yığını KOTETE :Tabure CEMSE :Askeri araç konvoyu KAVÇAL :Uzun çene NİGART :Tavuğun gagası TAR :Tavukların kümeste üzerine çıktıkları yer ÇİMMEK :Banyo yapmak TEREK :Raf GUZUK :Kambur DILLO :Hafifmeşrep ÇIKMAK :Yırtmak GATAKLAMAK :Kovma, Uzaklaştırma MURUSLARINI DÖKME :Suratını asma MÜRGÜLEMEK :Uyumak GAJ GÖZ :Çakır göz CİNDAL :Kedi Yavrusu GORUĞÇU :Kır Bekçisi LOBYE :Fasulye GIJO :Kozalak BED :Çirkin CANCUR :Erik LIBBIZ :Parasız, Züğürt KAYIŞ :Kemer TELLÜK :Yünlü takke MİNTAN :Gömlek ÇENKÜRMEK :Küçük Köpeğin Havlaması GOCİK :Kaban ŞOŞARTMAK :Abartma ŞUŞLANMAK :Fazla yatma AĞBUN :Gübre AKHORA :Yakın bir yer BADİYE :Geniş ağızlı tas BULUZ :Elbise CİCLOBA :Arpacık ÇİNÇAVAT :Varyemez, cimri DEYHORA :Uzağı tarif eden işaret zamiri GÜZGİ :Ayna ĞUĞUN :Ağlama HELHEL :Havai kimse AGOZ :Sabanın açtığı iz JUJUN :Tatlı kaşıntı KERSEN :Hamur teknesi KOLOPA :İçi oyulmuş kap KÜSGİ :Ağaç sırık GARAVUL :Bekçi LÖK :Büyük PÖRÇÜK :Tırpanı sapına bağlayan yeri SOKO :Mantar SAKO :Kolsuz ceket ŞÜŞİT :Huni ŞİNEL :Palto ŞÖHE :Siyah boncuk TAPUL, PULUL :Ot demeti TAT :Çorabın ayağa giyilen daban kısmı TORHOLA :Kabuk tutmamış yumurta TIĞ :Saman ekin karışımı yığın DINAZA :Alay etme ÜLEŞMEK :Bölüşmek YABA :Beş parmaklı ağaç dirgen ZAĞ :Keskin sivri ZABUN :Fakir ZANGAL :Tabansız uzun çorap ZEDA :Tarlanın sürülmemiş tarafı GUZUK :Kambur ZURGANA :Eğri büğrü vücutlu ZENNE :Kadın ZUBUN :Mintan POCİLEMEK :Baltayı taşa vurma MÜRGÜLEME :Otururken hafif uykuya dalma TAĞAYİRLENME :Kendinden geçme CENÇİKLERİN GEVŞEDİ :Hoşuna gitme SINAMA :Deneme YÖREMİZDE EFSANELER KÜR ÜZERİNDEKİ UĞUZ TAŞI EFSANESİ Ahıska Nekeleye köyü Hırtıs arasında Ardahan'dan gelen Kura suyunun üzerinde Uğuz taşı denen iki kapı boyunda bir kesme taş vardır. Uğuzlar'dan iki kardeş o koca kaya gibi taşı bir taş ocağından keserek buraya köprü kurmak için getiriyorlar. Bunlar taşı kesip Kura'nın kıyısına koyduktan sonra öğle yemeği için evlerine giderler. Bu sırada Uğuzlar'a göre ufak yapılı bir adam da onların evine konuk gider.Uğuz'un atının torbası bir Somar (320-330 kg. kadar) arpa alır. O ufak adam Uğuz'un gözünün koca bir kilim gibi duran atın torbasını doldurduktan sonra gücü yetmediğinden atın başını eğdirir ve kolaylıkla arpa dolu torbayı hayvanın başına takar. Uğuz'un anası bunu görünce oğullarına der ki "Sonunda dünyayı bunlar ele geçirip yiyecekler". Bu durumu gören iki Uğuz kardeş de ufak adamın gücü ile büyük işleri başardığını bu at torbası olayında gözleri ile gördüğünden Kura üzerinde kurmak istedikleri taş köprüyü yapmaktan vazgeçerler. Sonradan o uzun ve dev yapılı Uğuzlar saflık ve hile bilmezliklerinden zamanla yok olup giderler. Uğuzlar sık sık uyumazlarmış. Uyudukları zaman da yedi gün aralıksız uyurlarmış. "Uğuz'un uykusuna yattığı" sözü buradan kalmadır. ÇILDIR GÖLÜ DİBİNDEKİ ESKİ ŞEHİR Eskiden Çıldır Gölü'nün dibinde bir şehir varmış. Buranın beyi Akçakala'da otururmuş. Çukurda kurulmuş olan bu şehrin, dokuz burma musluklu çeşmesi varmış. Bey "Gece gündüz çeşmeden su alanlar sakın çeşmeyi kapatmayı unutmasınlar yoksa şehri su basar" demiş. Şehirde kadın erkek bu buyruğa uyarmış. Bir gün akşamın karanlığı basmışken çeşmeden su doldurmakta olan bir kıza yedi yıldır gurbette olan ağabeyinin geldiğini müjdelemişler. Dokuz burma musluklu çeşmenin bir musluğundan su dolduran kız sevindiğinden evine koşup giderken burmayı kapatmayı unutur. O gece karanlığında çukur yerlerdeki evleri su basarken artık dokuz burmalı çeşmenin yeri de belli olmaz. Evi biraz yüksekte olanlar işin farkına varınca çoluk çocuğun elinden tutarak hiçbir eşya almadan yokuş yukarı kaçarlar. Ertesi gün şehirden ancak kilisenin kümbeti görülür ve akşama kadar onlarda sular altında kalır. Şehirden sağ kurtulup kaçanlar Akçakala adasına gelirler. Çıldır gölü işte dibindeki o dokuz burmalı çeşmenin suyundan ortaya çıkmıştır. Eğer (güneydeki) Taşbaşından bu gölün ayağı Zarşat'a doğru akmasaydı Akçakala adası ile öteki köyleri de su basardı. UĞUZ ÇAYIRI VE UĞUZ DAĞI EFSANESİ Eskiler der ki Gürcülükten bile önceleri Cınıvızlar (Cenevizli-Romalılar) daha görünmeden Uğuz dağı ile çevresindeki yaylalarda Uğuz (Oğuz) denilen çok iri yapılı bir millet yaşarmış. Bu Uğuzlar'ın bir beyi varmış ki bütün Ardahan ve Cavk da denilen Akhılkelek ile Zegan (Posof'un Ilgar ve Cin Dağı kesimleri ile Şavşat sınırlarındaki Arsiyan dağı etekleri) bunun mülkü imiş. Bu Uğuz'un dağı ile çevresinde ve Kura suyu üzerindeki kışlaklar bu beyin has otlağı imiş. Öteki dağlar ve anılan yerlerde o zamanlar hep çamlık ve ormanlık imiş. Uğuz dağının yanında her yıl 300 araba ot biçilmekte olan Uğuz'un çayırını bu bey her yaz bir Uğuz'a biçtirirmiş. Biçen adam buralarda yaylayan ve çok iri birisiymiş. Bu Uğuz, Uğuz çayırının 300 arabalık otunu bir günde hem biçer hem de yığarmış. Uğuz bir yaz günü buraları tırpan ile biçerken bacısı kendisine öğle yemeği getirir. Sıcakta biçenle uğraşırken kendi terinin buğusu gözlerini bürüyen Uğuz çayırın gür bir yerinde kızgın kızgın çalışır. Bu sırada omzunda heybesiyle öğle yemeği getiren ve yanına yaklaşan bacısını gözü görmez ve otlarla birlikte onu da ikiye biçer ve bunu yaparken bile farkına varmaz. Kol başına geldiğinde bel den çıkarttığı masatını tırpanına vurmaya çalışan Uğuz bir de görür ki tırpanı al kana boyanmış. "Bir hayvanın canına mı kıydım" diyerek yazıklanırken hemen o kol boyunu dolaşır. Bir de ne görsün öğle yemeğini getirmiş olan bacısını ikiye biçmiş. Hiddetle masatı yere vurur aktaştan olan mastın yarısı çayıra saplanır. Bugün dışarıda kalan kesimi bir adam boyundan yüksektir. Ellerini yere vurup tırpanı da bırakarak hemen bacısının iki parçasını birleştirip masatın dibine gömer. Kendisi kederinden Uğuz dağının tepesine çıkar ve orada ölür. KURŞUN ASKER EFSANESİ Posof ilçesine bağlı secede de Kahraman Mehmetçik hudut karakolunda nöbetçidir. Kulağına sesler gelir ve karşı tepeden düşman görünür. Arkadaşları duysun diye silah atar, onlar gelinceye kadar düşman sarar. Ruslar kurşun yağmuruna tutulur. Bu köye "Kurşun Çavuş" denmiştir. TEKÇAM EFSANESİ İlimizin merkeze bağlı Ovapınar Köyü dağlarında bulunan ormanlık bir alan zamanla yok olur, ancak bir tane çam ağacına kimse dokunmaz. Geceleri ağacın etrafında mumların yandığını gören yöre halkı bu çam ağacının kutsal olduğuna inanır ve dilek dilemek için buraya gelir. Ancak bir gün çevredeki köylerden birinde yaşayan bir adam ağacı kesmeye karar verir. Ağacın yanına gelerek baltasıyla kesmeye başlar ve baltayı vurduğu yerden kan gelir. Ağacı kesmeye kararlı olan adam vazgeçmez ve ağacı keserek evine götürür. O günün akşamında bu bölgeye görülmemiş derecede bir yağmur yağar ve adamın yaşadığı köyden bir sel geçer. Sel köyden sadece bu adamın evini ve ailesini götürürken, başka kimseye zarar vermez Bugün ağacın bulunduğu yerde "Tekçam" denilen bir çeşme akmakta ve yöre halkı yağmur yağmadığı zaman buraya gelerek yağmur duası etmektedir. HOCA Eskiden hocalar maaş alamazlarmış, üç hoca bir eve misafir olmuşlar, akşam yemeği hafif yenir.Birisi yatsıdan sonra acıkmış, sayıklama numarası yapmış; "Kapan geldi üç molla, dosta hediye yolla , yassuluğa helva gele,topar laha" demiş, ev sahibi cevap vermiş; "Senin dediğin hağdur, o da bizde yoktur. Kavuğunu koltuğuna sığdur.Sayığla , dur sayığla." MERTEK Ölüm döşeğinde yatan adam çocuklarını çağırarak; -Ben öldükten sonra mezarımın üzerini eski merteklerle (evlerin üzerini örtmekte kullanılan tahta) örtün der. Çocukları bunun köylü tarafından hoş karşılanmayacağını ve kendileri için bir ayıp olduğunu söyleseler de adam eğer vasiyetini getirmezlerse hakkını helal etmeyeceğini söyler ve bir müddet sonra ölür. Bunun üzerine çocukları babalarının vasiyetini yerine getirir ve mezarın üzerini eski merteklerle örterler. Toprağa verilen adamın yanına melekler gelir ve ilk sorgusunu yapacaklarını söylerler. Hazırlıklı olan adam meleklere çıkışarak; -Bu ne biçim iştir kardeşim, kaç defa hesap vereceğiz.Beni hatırlamıyorsunuz, şu üzerimdeki tahtaları da mı görmüyorsunuz?Diyerek melekleri geri gönderir. BUJLANMA Annesi hastalanan adam, oldukça yaşlı olan annesini doktora götürür.Hastasını muayene eden doktor, nineye; -Şikayetin ne teyze , diye sorunca, Yaşlı kadın: -Ayağlarım bujlaniyir oğlum der. Bu yöresel terimden hiçbir şey anlamayan doktor bu sefer oğluna sorar.Adam -Yani doktor bey,demek istediki;Ayağlarım gejerleniyir,tikine duramiyirim. Gejerlenme-Bujlanma=Uyuşma TÜRKÜLER DİMME Ardahan'ın yollarında Güller açar bağlarında Öyle bir yar sevmişim ki Orıüç ondört çağlarında Eyvah dimme dimme nazlı yar dimme Ben özüm sarhoş sen şarap verme Dimmeyi ben çayda gördüm Elinden bir fayda gördüm İki öptüm bir sevdim Ondan vefayı da gördüm Eyvah dimme dimme nazlı yar dimme Ben özüm sarhoş sen şarap verme Semavarı alıştırın Maşa alıp karıştırın Yarim benden küsüp gitmiş Onu benle barıştırın Eyvah dimme dimme nazlı yar dimme Ben özüm sarhoş sen şarap verme Semavarı al eyledim Şekeri bal eyledim O yar gelecek diye Koçu kurban eyledim Eyvah dimme dimme nazlı yar dimme Ben özüm sarhoş sen şarap verme BU GELEN NAHIR MIDIR Bu gelen nahır mıdır, Ay maral maral maral Saralan tahıl mıdır, Kız mısın gelin maral Dediler yarin gelir, Ay maral maral maral Menzili yakın mıdır, kız mısın gelin maral Bu dağda maral gezer, Ay maral maral maral Telini tarar gezer, kız mısın gelin maral Dağ bizim maral bizim, Ay maral maral maral Avcı burda ne gezer, kız mısın gelin maral GÖLELI GELİN Hele sen Göle'nin neyini gördün Altmış kız gelinin boyunu gördün Sürüden ayrılan koyunu gördün Göle'li gelin, elleri kınalı gelin Göle'li gelin edalı gelin Kaşları gözleri sürmeli gelin On parmağın onu birden kınalı gelin Göle'nin dağları, bağlı meşeli İçlerinde biter, gül menevşe Yardan ayrılması çetin bişedir. Göle'li gelin edalı gelin Kaşlari gözleri sürmeli gelin On parmağın onu birden kınalı gelin İçlerine girsem ne derler Sevmedikleriyle alay ederler, Göle'li gelin edalı gelin Kaşları gözleri sürmeli gelin Göle'nin dağlan, kardan geçilmez Soğuktur suları bir tas içilmez Göle'li gelin edalı gelin On parmağı birden kınalı gelin. ÇAYDA ÇINAR AĞACI (TELLO) Çayda çınar ağacı tello Çift gezer iki bacı tello Büyüğü hele mele tello Küçüğü can ilacı tello Hop tello can tello can tello Yaktın beni suna can tello Suda balık yan gider tello Açma yaram kan gider tello Buna tabib neylesin tello Ecel gelmiş can gider tello Hop tello can tello can tello Yaktın beni suna can tello Arpa çayın kenarı tello Aktı söndü feneri tello Ben bu derdi çekemem tello Bölüşek yari yari tello Hop tello can tello can tello Yaktın beni suna can tello ARDAHAN Nasıl Metedeyim Ardahan seni Düz ovan geniş, gezmek isterim Bahar gelince çayır çimen açılır Sanki gül bahçesi, türlü çiçek açılır. Yağ peynirinden, Anadolu geçinir. Malı koyunları sürü sürü geliyor Yaylan senindir, gönül eğliyor Kız gelinin halay tutmuş oynuyor Dadalar sabaş söylüyor, davulcu vuruyor Yayla suyun serin akıyor, neşe saçıyor Nuri bu sözleri, böyle söyledi. Gezdi dağı, bucağı gönül eğledi. TOYUĞUM Benim toyuğum ağıdı balam Derisi dolu yağıdı balam Dün bu zaman sağıdı balam Seni yanaşın toyuğu tutan Oğlanasan toyuğu çalan Benim toyuğum çil çildi Kanatları tel tel idi. Toyuğ değil bir fil idi. Seni yanaşın toyuğu tutan. Oğlanasan toyuğu çalan. Zübeyde hala çıhdı dama Bir sağa bahdı bir de sola Toyuğu tuttu attı dama Adlanasan toyuğu tutan. Oğlanasan toyuğu çalan. AĞITLAR 1915 ARDAHAN AĞITI Ardahan'ı dağıttılar Onbin altın nakd ettiler Bazıları kaçtı gece, Kimi zehir diller içe, Nazlı nazlı kız gelini, Tipiler tuttu yolunu, Camii, mescid doldu şivan Kırdı nafı "Agop" "İvan" Kırdılar bütün erleri, Soldu açılmış gülleri Beylerini çağırttılar Yandı günahtan Ardahan Yandın fizahtan Ardahan Karlı dağlar açtı gece Ne günler gördün Ardahan Hani şenliğin Ardahan Kazaklar büktü belini Kız, gelin hani Ardahan Yetim meskeni Ardahan Orda kuruldu bir divan, Hani zenginlerin Ardahan Misafir seven Ardahan Kazakları görüp sızlar, Neler gördün sen Ardahan Oldun hep viran Ardahan Kaynak: Ardahan Valiliği
Artvin
Artvin'in kültürü, ilde yüzyıllardır birlikte yaşayan toplulukların izlerini taşır. Kıyıdaki Hopa ve Arhavi'de Laz kültürü, Borçka, Murgul ve Şavşat çevresinde Gürcü kültürü, Hopa'nın dağ köylerinde Hemşin kültürü öne çıkar; Lazca, Gürcüce ve Hemşince bugün de konuşulur. Halk oyunlarında kıyıda kemençe ve tulumla oynanan horonlar, iç kesimlerde davul ve zurnayla oynanan barlar yaygındır. Ata Barı ilin en tanınmış oyunudur; Deli Horon, Hemşin Horonu ve Borçka Horonu da sık oynanır. Şavşat ve Macahel köylerindeki taş temel üzerine kurulmuş ahşap evler, ilin geleneksel mimarisini yaşatır. Her yıl haziran sonunda Kafkasör Yaylası'nda yapılan Kafkasör Kültür, Turizm ve Sanat Festivali, boğa güreşleri ve halk oyunlarıyla Artvin'in en büyük buluşmasıdır.
Aydın
Aydın Geleneksel Giyim Aydın yöresi geleneksel giysilerin kullanımı hızlı kentleşme, modern yaşantı ve moda eğilimleri gibi nedenlerle gün geçtikçe azalmaktadır. Fakat çeşitli kutlamalarda, festivallerde ve özel günlerde geleneksel giysileri görmek mümkündür. Aydın’da şehirliler, Türkmenler, Aleviler, Yörükler olmak üzere farklı kültürel özelliklere sahip guruplar vardır. Bu guruplarda kadınlarda görülen ortak giysi parçaları şalvar, gömlek, üçetek, fermile ve zıbındır. Geçmişte Kullanılmış Geleneksel Kadın Giysileri Geçmişte kadınlar ayağa şalvar, üzerine de içlik adı verilen gömlekleri giyerdi. Gömleğin üstüne geniş kollu cepken giyilirdi. Peştemal adı verilen kırmızı çizgili ipek örtüler ise bele dolanırdı. Başa oyalı krep takılır üzerine üstlük adı verilen beyaz örtü örtülür. Gömlek: Pamuklu ve ipekli dokumlardan dikilir. Yörük ve Türkmenlerde gömleğin boyu diz altına kadar iner. Bele kadar olan kısmı vücuda oturacak şekilde belden aşağısı ise büzgülüdür. 4-5 metre kumaştan dikilen gömleklerin yakası yuvarlak kesimli olup ön taraf göğüse kadar açıktır. Şalvar: “ Gönçek, don” gibi adlarla da anılan şalvarın uskufa ve çitareden yapılanlarına “koca don” denir. Koca donun ağı boldur ve diz altına kadar iner. Üçetek: Yöredeki köylerde zıbın olarak da adlandırılır. Şehirde giyilenlerde daha çok simli ve ipekli kumaşlar kullanılır. Kırmızı, pembe, mor ve kahverengi kumaşlar tercih edilir. Önlük- Göğüslük: Alevi kadınlar tarafından göğsü kapatmak için kullanılır. Yarım metre kumaştan yapılan önlük yuvarlak ve boyna paraleldir. Kuşak: Üçeteğin beline sarılan kuşak, kenarlarına simden saçaklar ve püsküller takılarak süslenir. Fermile/Fermene: Şehirde kadife, köylerde ise pamuklu kumaşlardan yapılır. Önü belden bir iki düğme kapatıldığı gibi genellikle açık olarak kullanılır. Fes: Bordo veya kırmızı renkli olup başa giyilir. Alın kısmına maddi duruma göre gümüş veya altın paralar dikilir. Fesin tepe kısmında bulunan gümüştepelikten aşağı gümüş zincirlerle veya sim tellerle işlemeli püsküller akar. Krep: Daha çok şehir merkezinde kullanılır ve kenarları iğne oyaları ile süslenmiştir. Kullanılan her iğne oyası motifinin ayrı bir anlamı vardır. Gelin başına biber oyalı krep takmışsa bu onun acı çektiğini, kaynanasından dert yandığını gösterir. Gül oyalı, karanfilli krepler ise mutlu olduğunu gösterir. Uladu örtü: Saf ipekten yapılan uladu örtünün kenarları sim tel ve renkli iplerle işlenir. Fesin üzerine üçgen katlanılarak örtülen krepin üzerine örtülür. Fes işlemeli ise tepesindeki püskülü öne bırakılır. Çeki: Genellikle ince kumaşlardan sarı, kırmızı, yeşil, siyah, mor olarak hazırlanır. Kare şeklinde kesilen kumaşlar 2-3 cm en kalacak şekilde katlanıp dikilir. Dikilmiş üç renk kumaş başın arkasına doğru sarılır ve arkada bir nevi örgü sistemiyle bağlanarak uçları sarkıtılır. Çorap: Köylerde burun kısmı renkli iplerle nakışlı beyaz yün çoraplar giyilir. Ayakkabı: Siyah gön papuçlar, topukları nalçalı ve altları kabaralı kunduralar giyilir. Aydın İli Geleneksel Oyunları Aydın Çocuk Oyunları Alev Aldı Oyunu (Aydın) Dokuz Kiiremit Oyunu (Aydın/Buharkent) Rüzgar Gülü (Aydın/Nazilli) Patlangaç (Aydın/Bozdoğan-Yazıkent kasabası) Topaç Çıkarma (Aydın) Aydın Halk Dansları Erkek zeybek oyunları: Bayramlarda, kurtuluş günlerinde, düğünlerde, nişanlarda, sünnet düğünlerinde, çeşitli eğlence toplantılarında ve kutlamalarda herkesin izleyebileceği geniş mekanlarda oynanan oyunlardır. Oyunlara en az iki zurna ve bir davuldan oluşan çalgı takımı eşlik eder. Oyunda tek zurna-davul kullanılmışsa usta oyuncular “ayağım dönmeyo” diyerek oyuna kalkmazlar. Erkek zeybek oyunlarında cura, bağlama, tambur, çoban düdüğü, dilsiz kaval, keman, klarnet, cümbüş gibi çalgılar da kullanılabilmektedir. Darbuka kadın çalgısı olarak kabul edildiğinden erkek zeybek oyunlarında kullanılmaz. Yiğitlik, mertlik, çeviklik, atılganlık, sağlam karakterlilik anlamına gelen zeybekliğin oyunları da aynı kavramlar üzerine kurulmuştur. Oyunlarda akılcılık hakimdir. Soğukkanlılık ve kararlılık vardır. Aydın Zeybek Oyunları Aydın Zeybeği Yörük Ali Zeybeği Gerali Zeybeği Harmandalı Zeybeği Ortaklar Zeybeği Nazilli Zeybeği Germencik İnova Zeybeği Çine İki Parmak Zeybeği Bayındır Koşması Zeybeği Abdal Havası Zeybeği Karaali Koşması Zeybeği Soğukkuyu Zeybeği Ataköy ( Damderesi) Zeybeği Sabah Namazı Zeybeği Kocaarap Zeybeği Yağmur Yağdı Kuruoğlu Zeybeği Kerimoğlu Zeybeği Kadıoğlu Zeybeği Elifoğlu Zeybeği Tahtacıoğlu Zeybeği Hataboğlu (Hatipoğlu) Zeybeği Sinanoğlu Zeybeği Ödemiş Zeybeği Muğla Zeybeği Ağır Melas(Milas) Zeybeği Eski Tavas Zeybeği Yeni Tavas Zeybeği Köroğlu Zeybeği Ege Çiftetellisi (Kadın/Erkek) Mevlana (Kadın/Erkek) Sepetçioğlu (Kadın/Erkek Aydın Yöresinde Oynanan Kadın Oyunları Düğün, nişan, sünnet düğünü, hıdrellez ve çeşitli eğlence toplantılarında oynanan oyunlardır. Kadın oyunlarına öncelikle cümbüş, darbuka, tef bazen de kemandan oluşan “çengi” adı verilen çalgı gurubu eşlik eder. Yöre kadın oyunları imkan bulunduğunda bağlama ailesi, kabak kemane, dilsiz kaval gibi sazlar eşliğinde de oynanır. Halk Tiyatrosu Aydın’da genellikle Karpuzlu ilçesi köylerinde görülen köy seyirlik oyunları asker uğurlamalarında, düğünlerde, bayramlarda oynanır. Büyük bir coşku içerisinde oynanan oyunlar, bu özel günlerin eğlence kaynağıdır. Oyunlar, genelde askerlik çağına gelmiş gençler tarafından oynanır. Seyirciler de bir şekilde oyuna dahil edilmeye çalışılır. Çiftlik Oyunu Deve Oyunu Arap Oyunu Sınır Taşı Oyunu Gelin Kaçırma Oyunu Ayı Oyunu Köçek Oyunu Gavur İmam Oyunu Halk Müziği ve Müzik Araçları Erkek İçin; Aydın Zeybeği, Harmandalı Zeybeği, Eski Tavas Zeybeği, Ortaklar Zeybeği v.b. Kadın İçin; Harmandalı Zeybeği, Muğla Zeybeği, Fatma Gelin, İnce Mehmet Aydın Yöresi Türküleri Abalımın Cepkeni Akşam Oldu Yakamadım Gazımı Altı Kızlar Atçalı Kel Mehmet Efe Ayşem (Arabadan Atladım) Baba Aydın’a Vardın mı Bir Zaman (Ey Şahin Bakışlı) Çaktım Çaktım Yanmadı Denizlerin Kumuyum Duman Da Vardır Dumanı Vardır (Bozdoğan Zeybeği) Eğil Kavağım Eğil Eklemedir Koca Konak Emirim Suya Gider Fesimin Kozasına Genç Osman Germenciynen Baltacıgın Arası Harmandalı Hergün Sarhoş İnce Memed Isparta’dan Çıktım Başım Selamet Menderes (Ayağına Potini Giymiş) Nazifimin Evleri Şu Benim Karşımda Duran Top Yatağın Önü Gayfe Üçgözler (Kalenin Başında) Yolumda Sen Falımda Sen Yörük Ali Aydın El Sanatları İnsanların gereksinimleri doğrultusunda ortaya çıkmış, doğa şartları, yaşayış özellikleri ve iklim gibi etkenlerle çeşitlilik göstermiş olan el sanatları Aydın ve çevresinin önemli kültürel özelliklerindendir. El sanatlarından bazıları; İğne oyaları, kıl dokumacılık, toprak seramik yapımcılığı, semer ve eğer yapımcılığı ve hasır dokumacılığıdır. Dokumacılık Giyim kuşamda kullanılan dokumalar sanayileşme sonucu önemini yitirmişse de yörenin el dokuması halı, kilim ve heybeler kendilerine özgü nakış ve renkleriyle ünlüdür. Sumak tekniği ile dokunan Yörük çuvalları da yöreye özgü özellikler taşır. Aydın’da sürdürülmekte olan geleneksel bir dokuma örneği de her türlü iklim koşullarına elverişli olan kıl çadır örtüsü yapımıdır. Kıl dokumacılığın ham maddesi keçi kılıdır. İğne Oyası Dünya literatüründe “Türk danteli” olarak bilinen iğne oyalarının çok eskilere dayanan bir geçmişi bulunur. Bazı kaynaklar, iğne oyaları ile yapılan örgülerin XII. Yüzyılda Anadolu’dan Balkanlar’a oradan İtalya yolu ile Avrupa’ya yayıldığı belirtmektedir. Oya, süslenmek ve süslemek ayrıca taşıdıkları mesajlarla bir iletişim aracı olarak da kullanılan ve tekniği örgü olan bir el sanatı olarak tanımlanır. Günümüzde geleneksel kullanım alanlarının yanı sıra kadın giyim aksesuarlarında da kullanılır. Çömlekçilik (Seramik) Günümüzde Çarşıyaka’da 3, Cuma mahallesi ve Büyükdağlı mahallesinde 25’e yakın seramik ocağı bulunmakta ve 50’ye yakın aile geçimini bu yolda elde etmektedir. Testi, bardak, güveç, saksı ve çeşitli süs eşyaları üretilmektedir. İhtiyaca yönelik ürünler, süs eşyalarına göre daha fazla rağbet görmektedir. Turizm faaliyetlerinin arttığı yaz aylarında çömlek atölyeleri de en yoğun dönemlerini yaşamaktadır. Çömlek yapımında demir oksit oranı yüksek killi kırmızı toprak kullanılmaktadır. Körüklü Çizmecilik Körüklü çizme, Aydın efesinin değişmez aksesuarı olup siyah renktedir ve altı kösele olup el işçiliği ile yapılır. Körüklü çizmenin dışında dana derisi, içinde ise sahtiyan adı verilen palamutla pişirilmiş (terbiye edilmiş) keçi derisi kullanılmaktadır. Yorgancılık Aydın’da hemen her ilçede yorgancı esnafı bulunmaktadır. Yorgancılık mesleğine günümüzde ilgi azalmış olduğundan yeni çırak yetişmemektedir. Yorgancıların çoğunluğunu emekli oldukları halde mesleklerini devam ettiren ustalardan oluşmaktadır. Yaz aylarıyla beraber artan düğünler için çeyizlik olarak hazırlanan ipek saten yorganların satışıyla birlikte yorgancıların da gelirleri bu mevsimde artmaktadır. Nakış Nakışlar genellikle Türk işi iğne tekniklerinden muşabak, mürver, balık sırtı, civan kaşı, düz pesent, verev pesent, hasır işi teknikleri kullanılarak yapılır. İplik olarak çamaşır ipeği, domino, muline nakış iplikleri kullanılır. Kumaş olarak Ödemiş ipeği ve yöresel dokuma kumaşlar kullanılır. Kumaşlar ipek, pamuk veya yün olabilir. Motifler kasnağa geçirilmiş kumaş üzerine boncuk iğnesi, kurdele iğnesi, dikiş iğnesi ile nakşedilir. Tel sarmalarda ve tel kırmalarda motifleri oluşturmada malzeme olarak bakır tel ve el nakışı simleri kullanılır. Tel sarmada velev sarma, düz sarma, ibrikçi düğümü (muşabak), sarhoş bacağı tekniği kullanılarak motifler meydana getirilir. Semercilik Semercilik günümüzde nadir rastlanan mesleklerden biridir. Aydın merkezde bu işi yapan tek usta Aydın Merkez’de bulunan tarihi Zincirli hanın hemen yanında küçük bir dükkanı olan 82 yaşındaki Orhan Çerezcioğlu’dur. Orhan Çerezcioğlu bu mesleği dedesinden devraldığını ve on iki yaşından beri bu işin içinde olduğunu söylüyor. Tam yetmiş yılını bu işe vermiş. “Eskiden işler iyiydi yanımda çırak da çalıştırırdım. Tam altı çırak yetiştirdim. İki tanesi ölene kadar bu işi yaptı. Diğerleri işler azalınca rençberlik falan yapmaya başladı. Şimdi bu işi yapan bir ben varım Aydın’da. Ben de elimde kalanları satınca bırakacağım. Artık yeni semerde yapmıyorum zaten” diyor.
Balıkesir
BALIKESİR HALK OYUNLARI Balıkesir Halk Oyunları zengin bir kültürel yapıya sahiptir.Yörede bulunan birçok farklı etnik grup kültür çeşitliliğini ortaya çıkarmaktadır ve bu halk oyunlarına da yansımaktadır. Genel olarak bakıldığında oyunlar daire,düz çizgi ve karşılıklı geçişler şeklinde oynanmaktadır. Yöredeki oyunlar genel halk oyunları türlerinden Zeybek,Güvende,Kaşık Oyunları ve Bengi sınıfına girmektedir. Pamukçu Bengisi yörenin en ünlü oyunudur.Dursunbey İlçesinde Bakanlığımızca UNESCO;ya kültür mirası adayı olarak sunulan “Barana Geleneği” sürdürülmektedir. Sözkonusu gelenek; 15 Kasım 2010 tarihi itibariyle Dünya Kültür Mirasına kaydedilmiştir.Balıkesir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün girişimiyle, Kültür ve Turizm Bakanlığı-Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü; SOKÜM(Somut Olmayan Kültürel Miras) konusunda önemli bir başarıya imza attı ve Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde yaklaşık 300 yıldan beri devam eden “Barana Geleneği”nin Dünya Kültür Mirası arasına girmesini sağladı. Balıkesir Yöresinde Günümüzde Oynanan Başlıca Halk Oyunlarının İsimleri: Harmandalı,İkili Güvende,Toplu Güvende,Bengi,Baydan Nazmiye,Karyolamın Demiri,Akpınar,Hatçam,Azime,Bağ Yüzünün Çamları,Durnalar,Tüllek(İğde Dalı),Demirciler, Ağır Hava,Koca Arap,Kemeraltı,Doğanlar Zeybeği,Sekme,Kayalcanın Taşları(Yörük Ali),Mendili Oyaladım,Karşılama,Şerifem,Aşağı Yoldan,Tünleme,Mende,Yörük Dağı,Ninna, Suda Balık Oynuyor,Sarı Karınca,Köroğlu,Aldı Dereleri,Koybatın Dereleri,Dursunbeyin Hanları,Şıngır,Edremit Güvende,Yılanı Yılanı,Savaştepe Zeybeği,Bandırmalı Güzelim,Alay Havası,İsmailler Zeybeği,Koca Kuş,Koca Ceviz,Dada Zeybeği,Entarisi Damgalı,Oğlanın Adı Hakkı,Ergama,Sabai Güvende,Tabancalı,Kozak Dağının Çamları,İsmailli,Yanık Hatçem. Kadınların Oynadıkları Oyun Adları: Akpınar, Hatçam, Mende, Azime, Durnalar, Demirciler,Tüllek (İğde Dalı), Mendili Oyaladım,Yörük Dağı,Ninna,Suda Balık Oynuyor,Bandırmalı Güzelim,Kozak Oyunu,Entarisi Damgalı,Oğlanın Adı Hakkı,Ergama,Sarı Karınca. Kadın Oyunlarında Çalgı: Geleneksel olarak bakır tava,kazan,kaşık ve zilli maşa kullanılmaktadır. Erkeklerin Oynadıkları Oyun Adları: İkili Güvende,Toplu Güvende,Bengi,Ağır Hava,Karşılama,Koca Arap,Kemeraltı, Sekme,Kayalcanın Taşları,Şıngır,Edremit Güvende,Yılanı Yılanı,Savaştepe Zeybeği,Alay Havası,İsmailler Zeybeği,Koca Kuş,Dada Zeybeği,Doğanlar Zeybeği,Aldı Dereleri,Koybatın Dereleri,Sabai Güvende,İsmailli,Tabancalı. Erkek Oyunlarında Çalgı: Geleneksel olarak bağlama,davul,zurna veya klarnet kullanılmaktadır. Yörede oynanan başlıca oyunlar şöyledir. PAMUKÇU BENGİSİ Yörede ünlü olan oyun çeşitlerinden biridir.Pamukçu Köyü ile bu oyun özdeşleşmiştir. Kelime anlamı “sonu olmayan,ebedi” olan oyunun menşeisinde cengaverlik unsuru bulunmaktadır.Benginin kendine has bir çıkış havası vardır.Asıl havadan ayrı olup gezinti şeklindedir.Bengi 8-10-12-15 kişi ile oynandığı gibi,daha fazla kişilerle de oynanır.Bengi’de beş figür vardır.Figür aralarındaki hareketler ise oyunun manasını belirler.Oyunlar daire biçiminde ve soldan sağa doğru oynanır. Pamukçu yöresinde köy düğünlerinde,bayramlarda ve eğlencelerde İkili Güvende,Toplu Güvende ve Bengi oynanmaktadır.Bengi oyunun yurt çapında tanıtımı için 1975’de Pamukçu Köyü’nde bir dernek kurulmuştur. Dernek faaliyetlerini sürdürmektedir. İKİLİ GÜVENDE Murat KARABULUT tarafından derlenen oyun köy düğünlerinde, bayramlarda, Akpınar eğlencelerinde ve sohbetlerde gençler tarafından oynanır. Sadece iki kişi tarafından oynanan bu oyun oldukça hareketlidir. Belirgin figürleri dönme ve çökmelerdir. Bu oyun boy ve kabileler arasında yapılan mücadelede, iki tarafın en güçlü savaşçılarının karşılaşmasını temsil eder. Oyuna başlamadan önce müzik eşliğinde kısa bir gezinti yapılır. Yörede bu gezintiye “ Aldırma “ , oyuna başlama haline gelmeye de “ Oyuna Alma “ denir. Baştan sona kadar çökme ve dönme figürlerinden meydana gelen oyun, hızlı tempoda yapılan seri hareketlerle sürdürülür. TÜNLEME Sevinç YAŞAR tarafından derlenen oyun bayanlar tarafından düğün ve kına gecelerinde oynanmaktadır.Daha çok Balıkesir ilinin Kepsut ilçesine bağlı Ahmet Ölen köyünde bu oyun görülmektedir. Oyun kadın ve genç kızların bakır tava ile söyledikleri türkü eşliğinde en az dört kişi veya daha fazla kişi ile kaşıkla oynanmaktadır. 1-Oyun Türküsünün Sözleri: Sevdiğim aşağıda ben yukarıda savaşam İzin ver Allah’ım yare kavuşam Sen benimsin ben seninim ey güzel. Barış, mezarların kar olmayınca Girmem evinize yar olmayınca Bu tepeden o tepeye ev olur Alem sevdiğine yanar del(i) olur. 2-Oyunun Figürleri : a)Düz Figür: Figür sağ ayakla nokta yapılarak başlar.Sağ ayak taban basarken sol ayak dizden yukarı çekilir ve sağ ayak üzerinde iki kez sekme yapılır. En son olarakta iki ayağın tabanı yere basılır.Aynı zamanda kollar baş hizasında yanda yukarıya kaldırılır. b)Geçiş Figürü: Figür sağ ayak nokta yapılarak başlar.Sağ ayak taban basarken sol ayak parmak ucu ile vücut ağırlığı yukarıya çekilir,bu hareket iki kez tekrar edilir.Daha sonra sol ayak taban basarken sağ ayak dizden yukarı çekilir ve bir kez sekme yapılır bundan sonra sağ ayak tabanı basılırken sol ayak dizden yukarı çekilir ve iki kez sekme yapılır.En son olarakta iki ayağın tabanı yere basılır.Aynı zamanda kollar baş hizasında yanda yukarıya kaldırılır. 3-Oyunda Giyim – Kuşam: 1-Başa;altta çetki üstte çember (Allı bez-Karanfilli bez ) 2-İçe;Dokumadan göynek yada dokuma olmayan fistan 3-Üstte;Kaftan ( Üçetek ) 4-Yakalık 5-Zıbın 6-Kemikli bağ 7-Şal ( Arkalaç ) 8-Peşkir 9-Yün çorap 4-Oyunda Aksesuar: Kaşık. Geleneksel Türk Tiyatrosu Balıkesir Yöresi köy seyirlik oyunları Bigadiç,İvrindi,Dursunbey ve Sındırgı İlçelerinde daha çok görülmektedir.Bu oyunlardan bazıları şunlardır:Deve Oyunu,Afyon Kazması,Öküz Oyunu,Değirmenci,At Oyunu,Delioğlan… Günümüzde oynanan başlıca oyunlar şunlardır:Bigadiç-Kayırlar Köyü:Deve Oyunu,Bebek Oyunu, Afyon Kazması , İvrindi:Kepçecik Oyunu, İvrindi-Yürekli:Bebek Oyunu,Delioğlan, Dursunbey-İsmailler Köyü:Deve Oyunu. -Tülü Milli günlerde düğün ve bayramlarda,debbağ esnafı tarafından gerçekleştirilen bir gösteridir. En az on kişiden oluşan bir grup keçi ve koyun derilerinin tüylü yerleri dışa gelecek şekilde giyer. Deriden bir başlık,ucuna tüylü deri takılmış bir sopa ve üzerlerine dongurdaklar takarak ahalinin üzerine yürünür. Tülü grubunun başında bir “Tülü Kadısı” bulunur.Bir eşeğe ters binerek bahşiş vermeyenlere elindeki sopanın tüylü kısmıyla su atar. -Deve Oyunu Deveyi yapabilmek için 2.5 m. uzunluğunda 5 cm. genişliğinde dört tane, aynı genişlikte ve 50 cm. uzunluğunda üç tane çıta, fındık dalından kesilmiş yaklaşık 1 m. uzunluğunda beş veya altı, 3-3.5 m. uzunluğunda iki tane çubuk, at veya eşeğin kafa kemiği, koyun ye de keçi derisi, 4.5 tane çan, kilim, battaniye veya tül ile ipin hazır olması gerekir. İlk önce uzun çıtalar parelel olarak üç kısa çıtayla ön, orta ve arkadan tutturulur. Uzun çıtalara karşılık olarak eşit aralarla beş, altı, delik açılır, uzun çubuklar çıtaların üzerinden kavisli şekilde uzatılarak uçları öndeki ve arkadaki deliklere girdirilir. Diğer kısa çubuklar da diğer iki çıtada karşılıklı olarak açılmış deliklere kavisli olarak girdirilir. Uzun çubukların arka deliklerden sarkan uçları birleştirilerek bağlanır. Bu kısım devenin kuyruğu olur. İskeletin ön kısmındaki çıtaya yine 50 cm. uzunluğunda başka bir çıta 45 derecelik açıyla tam ortadan çakılır. Bu çıtanın ucuna 90 derecelik açıyla ucu aşağı doğru uzanan başka bir çıta çakılır.Çıtanın üzerine at veya eşeğin kafa kemiği bağlanır. Kafa kemiğinin altındaki destek olarak uzatılan çubuğun ucuna, çekildiğinde oynayacak şekilde küçük bir çıta bağlanır. Bu çıta devenin alt çene görevini yapar. Alttaki oyuncu bu ağaç parçasının ucuna bağlı ipi çektiğinde devenin ağzı hareket etmiş olur. Kafa kemiğinin üzerine koyun veya keçi derisi sarılır, üzerine yular şeklinde ip bağlanır. Bu ipin bir ucu deveyi önden çeken kişinin eline verilir. Devenin çenesinin altına beş veya altı tane çan bağlanır. Çanların çıkardığı seslerle deve oyununun başlamış olduğu köye duyurulur. Gövde iskeletinin üzerine büyük bir kilim, kilimin üzerine de battaniye yada tül örtülür. Bu kişi kilimin içerisine girerek tam ortadan iskeleti omuzlarına alır ve yürümeye başlar. Böylece devemiz oyun için hazırlanmış olur. Sıra oyuncuların hazırlanmasına gelir. Dört kişiye beyaz elbise giydirilir, ellerine ve yüzlerine soba isi sürülerek Arap haline getirilir. Oyunda rolü olan diğer oyuncular günlük kıyafetleriyle oynarlar. Deve ve oyuncular hazırlandıktan sonra akşam karanlığı basınca köy meydanında büyük bir ateş yakılır. Köyün bir ucundan oyun başlatılır. Araplardan biri önde deveyi çeker, diğerleri devenin etrafında gezinerek ve çeşitli sesler çıkartarak yürürler. Devenin arkasında oyunu seyretmeye gelen köy halkı yürür. Kalabalık, deve meydanda yakılan ateşe yaklaştıkça artar. Kalabalıktan bir grup tef eşliğinde deve havası türküsünü söylerken deve de müziğe uygun hareketleriyle oynar. BALIKESİR'DE EL SANATLARI Balıkesir İli halk kültürü açısından zengin bir yapıya sahiptir. El sanatları, halk oyunları ve halk mutfağı en göze çarpan alanlardır. Balıkesir’in Sındırgı İlçesinde dokunan ve adıyla ünlenen el sanatı olan Yağcıbedir Halıları Balıkesir denilince ilk akla gelen üründür. Yağcıbedir Halıları kullandıkça değer kazanmaktadır. Sındırgı Yağcı Bedir halılarının otantik özelliklerinin bozulmadan gelecek nesillere orijinal haliyle aktarılabilmesi için geleneksel motif, doku, yapı ve boyaları bir proje çerçevesinde bilimsel olarak kayıt altına alınmaktadır. Ülkemizde iğne oyacılığında en tanınmış merkezlerden biri de Gönen İlçesidir. Balıkesir yöresinde yaygın olarak yapılan oya çeşitleri iğne ve boncuk oyacılığıdır. Balıkesir’in geleneksel halk sanatları beş başlık altında toplanabilir: 1. Dokumalar: Balıkesir yöresine göçen Yörükler göçebe yaşam sürerken zamanla yerleşik hayata geçmişlerdir. Dokuma konusunda usta olan bu yerleşimlerde daha çok kirkitli dokumalara rastlanmaktadır. Halı dokumalarıyla ünlü olan Yağcıbedir Yörükleri Balıkesir Yöresinde XVII.yüzyıldan itibaren görülmeye başlamaktadır. Balıkesir’de Yağcıbedir Yörükleri’nin yerleşim yerleri şunlardır: Sındırgı İlçesi Karakaya, Eğridere,Alakır,Çakıllı,Eşmedere ve Gölcük Köyleri,Bigadiç İlçesi Kayalıdere Köyü,Kepsut İlçesi Ahmetölen Köyü. 1.1. Kirkitli Dokumalar 1.1.1. Yağcıbedir Halıları: Balıkesir İlinde Sındırgı İlçesinde dokunan ve adıyla ünlenen el sanatı olan Yağcıbedir Halıları Balıkesir denilince ilk akla gelen üründür.Bu halılar Yağcıbedir Yörüklerinin ellerinden çıkmakta olup Yörük kültürünün en önemli ürünlerinden biridir. Yağcıbedir Halılarının iki önemli özelliği vardır. Bunlardan biri doğal bitki yaprağı ve köklerinden elde edilen “kök boya” adı verilen boyalarla boyanmış ipleri diğeri ise özgün motif kullanımıdır. Renkli yün iplerden iştar tipi tezgahlarda dokunan halılarda “yörük düğümü” ya da “Türk düğümü” tarzında dokuma görülmektedir.Halılarda kullanılan renkler koyu kırmızı,koyu mavi,lacivert ve de az da olsa beyazdır. Lacivert renk zeminde ve bordürlerde,kırmızı renk bordürlerde,köşe ve göbek motiflerinde beyaz renk ise bordürlerde ve mihrap çizgilerinde görülür. Yağcıbedir Halıları motifleri bakımından Karagöz,Heybe Sulu ve Yedi Elli olarak üç gruba ayrılmaktadır. Bu grupların içinde bir çok motif çeşidi mevcuttur. Bunlardan bazıları: Canavar,koyun,geyik,at,yıldız,çiçek,mührüsüleyman,salyangoz,akrep,kartal,heybesuyu,eli belinde,mihrap,kırkayak,çınar yaprağı….Halıların boyutları genelde 110×200 m² dir. Yağcıbedir halıların ömrü 150-200 yıl olup bu halılar kullanıldıkça değer kazanmaktadır. Günümüzde yapımı devem eden halı dokumacılığında renk ve desenlerde farklı taleplerin olması halılarda yozlaşmaya sebep olmaktadır. Buna rağmen orijinal yapıya bağlı kalınarak da halı üretimi Yağcıbedir Yörük köylerinin olduğu (Sındırgı İlçesi Karakaya, Eğridere, Alakır, Çakıllı, Eşmedere ve Gölcük Köyleri,Bigadiç İlçesi Kayalıdere Köyü,Kepsut İlçesi Ahmetölen Köyü.) yerlerde devam etmektedir. Ayrıca köylerde 3000 civarında halı tezgahı olup,yılda yaklaşık olarak 300.000 adet çeşitli ebatlarda halı dokunmaktadır.Ülke ekonomisine yılda ortalama 1 milyon TL. arası gelir sağlamaktadır. 1.1.2. Zili/Sili Düz kirkitli dokuma türü olan zililere Balıkesir’in dağ köylerinde sık rastlanmaktadır.Kullanılan motif isimleri:beyaz tabak,gök tabak,çiyan ayağı,tavuk ayağı ve yedi baladır.Boyut olarak,motif sayısı ele alınarak,yedi tabaklı veya dokuz tabaklı olarak zililer yapılmaktadır. Renk olarak kahverengi,beyaz,kırmızı,mavi seçilmekte ve sipariş üzerine renk dokusu değiştirilmektedir.Yörede Kepsut İlçesi’nin Dedekaşı Köyü Zili dokumalarıyla ünlüdür. 1.2.Mekikli Dokumalar 1.2.1.Bez Dokuma İpliği kumaş haline getirme işine dokuma denilmektedir.Balıkesir Yöresinde özellikle Manav Köylerinde bez dokumalar halen yapılmaktadır. Genelde ev sakinleri ve marangoz işbirliği ile yapılan dokuma tezgahları bu köylerde hemen hemen her evin bir odasında yer almaktadır.Bez dokumaların atkısında orlon,çözgüsünde pamuk ip,marama adı verilen baş örtülerinde ise yün ip kullanılmaktadır.Kırsal kesimin ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak yapılan dokumalar çaput kilim/yaygı,marama,bohça olarak değerlendirilmektedir. 1.2.2. Şayak-Aba Dokuma Şayak-Aba koyun yünü veya yapağı kullanılarak “Çufalık” adı verilen tezgahlarda dokunan kaba ve kalın bir kumaştır.Bu dokuma çeşidini daha çok Balıkesir İlçelerinden Balya,İvrindi,Kepsut ve Dursunbey’de kırsal kesimde yapıldığı ve giysi olarak kullanıldığı görülür. 1.3. Keçe Yapımı Keçe hammaddesi yün olan,yünün sabunlu su ile ıslandırılıp birçok işlemden geçirilerek dövülmesi ile oluşturulan bir kumaştır.Türklerde göçebe yaşam ile ortaya çıkan geçmişi uzun olan bu el sanatı azalarak da olsa günümüze kadar gelmiştir. Kullanım alanları ise:Yaygı keçesi,paspas,kepenek,külah,yelek,pantolon,çantadır. Keçenin yapımında yün yapılacak eşyaya göre tartılır ve yay-tokmak yardımıyla veya Makine ile taranıp,kabartılır.Yere açılan hasıra göz kararı ile yünün büyük bir kısmı saçkı ile atılarak yerleştirilir ve hasır rulo şeklinde sarılır. Bu sırada yünün keçeleşmesini sağlayacak sabunlu su için kazana su konulur ve kaynatılır.Kaynayan suya sabunda eklenerek ateş üzerinde su karıştırılır ve bu sabunlu su keçenin oluşumundaki her aşamada kullanılır. Rulo olarak sarılan hasır açılır ve yassılmış yünün üzerine tasa konulan sabunlu su süpürge yardımıyla,yünün her tarafına gelecek şekilde sepilir.Islandırılan yün hasıra sarılır. Hasırın dışına Tepme İşleminde kirlenmemesi için çuval bezinden sargı sarılır ve ip ile hasır sıkıca bağlanır.Keçe Ustası ayakları ile hasırı dükkanın içinde bir götürüp bir getirerek Tepmeye başlar.Tepme İşlemi yaklaşık yarım saat sürer ve yün gitgide gevşemeye başlar.I.Tepmeden sonra açılan hasırda keçeler ters yüz edilir.Keçenin kenarları kaba yün ve sabunlu su kullanılarak el yardımıyla düzeltilir bu işleme Çatkı denilir. Keçenin sağlamlığını arttırmak için keçenin altına ve üstüne bir kenara ayrılan yün saçkı ile sepilir.Eğer kepenek yapılıyorsa kepeneğin ense ve külah kısmı da bu sırada sepilmektedir. Sabunlu su yünün üzerine sepilerek hasır toplanır ve bağlanarak II.Tepme İşlemi gerçekleşir.Bu işlem yaklaşık yarım saat sürer ve açılan hasırdaki keçeye istenilen motif veya sipariş veren kişinin ad ve soyadı baş harfleri,sipariş üzerine yapılmıyorsa yapan Ustanın adını baş harfleri daha önceden hazırlanmış renkli keçe parçaları kullanılarak sabunlu su ile yapıştırılır.Tekrardan sabunlu su kullanılarak ıslanan keçe hasıra sarılarak bir on dakika daha tepilir ve keçe hasırın içinden çıkarılıp tezgah üzerine alınır. Sargı ile sarılan keçe kol gücü ile dövülüp haşlanmaya başlanır.Keçe iki üç saat boyunca hem ıslandırılır hem de dövülür.Kol ile dövme işleminin çeşitli biçimleri vardır: Yuvarlama,Kollama,Körükleme.Zaman geçtikçe keçe sertleşip sıkılaşmaya başlar ve biraz da küçülür.Yünün rengi keçe rengine gelince keçe katlanarak suyu süzülsün diye bir kenara konulup bir gün dinlendirilir.Böylece sık sık sabunlu su ile ıslandırılan keçenin emmediği suyu da akıtılmış olur. Keçe ertesi gün tezgah üzerine alınarak düzden,tersten,enden ve boydan olmak üzere farklı şekillerde katlanarak bir süre yuvarlama yapılır. Sonra tezgaha açılan keçeye tokaçla vurularak keçenin katlama yerleri ve kenar kısımları düzeltilir.Keçe sırığa sarılır,yaklaşık on dakika sırık ile keçe tezgah üzerinde yuvarlanıp açılır.Tokaç ile vurularak düzeltilen keçe şekline uygun bir şekilde asılarak kuruması için açık havaya çıkarılır.Havanın sıcaklık durumuna göre kuruma işlemi bir veya iki gün sürmektedir. Yapılan keçe türü Çoban Kepeneği ise son Tokaçlama İşleminden sonra Tokaç yardımıyla kepeneğin ön yüzünde açılacak olan kanatlar belirginleştirilir ve bıçak yardımıyla aşağıdan yukarıya bu kısımlar açılır.Makas ile ense ve yaka kısmı düzeltilir.Yeni açılan yivler el ile ovularak sertleştirilir.Böylece bu kısımlardan oluşacak açılımlar önlenmiş olur.Kepenek şekli bozulmasın diye askıya asılarak açık havada kurumaya bırakılır. Desen Oluşturmada Kullanılan Renkli Keçenin Hazırlanması: Bir teneke kutuda veya kazanda kaynatılan suyun içine istenilen renk için yün boyası atılır ve karıştırılır.Boya boza kıvamına gelince kazanın altındaki ateş azaltılarak içine renksiz keçe parçaları atılır ve kaynamaya bırakılır.Boyanın içine atılan bir avuca yakın tuz boyanın keçeye tamamen geçmesini sağlar ve yarım saate yakın boya içinde bekletilen keçeler istenen rengi alınca boyadan çıkarılır.Açık havaya çıkarılarak kurumaya bırakılır. Bu şekilde bir çok renkten hazırlanan renkli keçeler desen yapımında kullanılır.Keçeler desene göre kesilerek kullanılır. Yapılan keçe ürünleri sanayii ve kırsal kesimin ihtiyacını gidermeye yöneliktir.Balıkesir’de yapılan sanayi keçeleri ile kepenekler Eskişehir,İzmir,Ankara, İstanbul, Kastamonu, Bilecik, Bursa ve civar ilçelere pazarlanır. Balıkesir Merkez’de ve Savaştepe İlçesi Sarıbeyler Beldesi ve bazı dağ köylerinde yapımı devam etmektedir. 1.4. Oya Yapımı Oya; iplik,boncuk,pul gibi gereçlerle tığ,iğne,mekik,firkete ve şiş kullanılarak çeşitli tekniklerle yapılan el sanatı ürünüdür.Oyalar isimlerini hayvanlardan,bitkilerden,figürlerden ve nesnelerden alırlar.Balıkesir yöresinde yaygın olarak yapılan oya çeşitleri iğne ve boncuk oyacılığıdır. İğne oyası,iplik üzerine veya kumaş kenarına motiflerin iki veya üç boyutlu olarak genellikle tane şekillerinin yan yana dizilmesi ile oluşturulmaktadır. Balıkesir’de iğne oyacılığında en tanınmış merkez Gönen İlçesidir.Yapılan oya modellerinin başlıcaları şunlardır:Sepette gül,katlı gül,gelin yelpazesi,gelin tacı,selvi yaprağı,kollu karanfil,kabak çiçeği,zilli maşa,portakal oya,dut oya,horoz ibiği,zülem kadeh,beşli kiraz,cilveli kiraz,tül işi,kirazlı çark,dutlu biber,hercai menekşe,sinek oya.Yapılan oyalar süs,çeyiz ve hediye olarak değerlendirilir.İlçede oya yapımı kadınlar arasında yaygın olup aile ekonomisinde büyük paya sahiptir. Gönen çevresinde özel bir yeri olan oyacılığın,ilçede Salı günleri kurulan “Oya Pazarı” ve her yıl 6 Eylül Kurtuluş Etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen “Oya Festivali” ile gelişmesi ve sektörünün oluşması sağlanmıştır. Ayrıca Tığ Oyası (Tığ Danteli) de Balıkesir Yöresinde yaygın olarak görülmektedir. 2. Ağaç İşleri: İvrindi İlçesi Korucu Beldesi ve köylerinde daha çok gördüğümüz ağaç işleri yapımına yörede dağ köylerinde de rastlamak mümkündür. Ağaçtan yapılan eşyalar:Kaşık,oklava,kirkit,ağızlık ve bastondur.İvrindi İlçesi Korucu Beldesinde yapılan ağaç kaşıklar boyanarak süs eşyası olarak da değerlendirilmektedir. 3. Çömlek Yapımı: Çömlek yapımı için uygun toprağın alınarak sulanıp,çiğnenmesi ve yoğrulması ardından motorlu çark üzerine konulup el ile şekil verilmesi ile oluşturulan eşyalara çömlek denilmektedir.Günümüzde İvrindi İlçesi Kayapa Beldesi’nde çömlek ürünleri desti,küp,sigara tablası,saksı ve güveç yapılmaktadır.Plastik eşyaların çıkması toprak işlerindeki talebin azalmasına sebep olmuştur. 4. At Arabası Yapımı: Motorlu taşıt araçlarının çıkmasıyla önemini kaybeden at arabası yapımı yörede günümüzde yalnızca Susurluk İlçesi’nde yapılmaktadır.Ahşaptan yapılan at arabaları renkli boyalarla çeşitli manzaralar boyanarak süslenmektedir. 5. Yorgan Yapımı: Balıkesir İlinde Yorgan Yapımı uzun yıllar öncesine dayanan bir sanat dalıdır.Teknolojinin gelişmesi,hazır çeyiz,hazır yorgan,hazır yastık sektörünün hızla ilerlemesi yorgan sanatını olumsuz etkilemiştir.Yörede yorgan ihtiyacını genelde Balıkesir Merkez’de bulunan on altı adet yorgan dükkanı karşılamaktadır.Yorganlar kullanımlarına ve isteğe bağlı olarak iki çeşit yapılmaktadır:Gündelik ve Fantezi(Model) Yorganlar.Çok emek isteyen bu el sanatında günümüzde model çeşitliliği dikkat çekmektedir. BALIKESİR'DE GELENEK VE GÖRENEKLER Balıkesir yöresinin düğünden doğuma, sünnetten ölüme kadar günlük hayatın akışı içerisinde çeşitli dönüm noktalarına yönelik gelenekleri vardır. Doğum Adetleri: Çocuk ailenin temelini sağlamlaştıran,neşe sevinç kaynağıdır. Ancak çocuk sahibi olamayan kadınlar diğer yörelerde olduğu gibi bu yörede de çeşitli yollara başvurmaktadır. Bunların başında adak yerlerini ziyaret etmek gelmektedir. Ayrıca evde hazırlanan koca karı ilaçları diye tabir ettiğimiz ilaçlarda kullanılmakta ve bu konuda çeşitli inanmalar uygulanmaktadır. Yörede doğacak olan çocuğun cinsiyetini saptamak içinde çeşitli yöntemlere başvurulur. Bu yöntemlerden birisi ateşe şap atmaktır. Şap yanınca kabarmaya başlarsa doğacak çocuk erkek, kabarmazsa kız olacağına inanılır. Başka bir yolda gebenin sütünü bir bardak suya damlatmaktır. Süt dağılmadan dibe inerse erkek,dağılırsa kız çocuk beklenir. Doğacak çocuğun genellikle baba tarafından evin ocağını tüttürecek, soylarını sürdürecek bir erkek çocuk olması istenir. Doğumu kolaylaştırmak için de şunlar yapılır: Hocalara tabar verilir. Onlarda içine dualar yazarlar. Daha sonra tabağın içine su konur ve gebeye içirilir. Gebenin örülü saçları,düğmeleri çözülür. Evdeki kapıların ve sandıkların kilitleri açılır. Ayrıca gebe kadının bağırışlarının başkalarınca duyulması çok günah sayılır. Duyanlar günahları bağışlanana dek çocuğun doğmayacağına inanılır. Birkaç kez çocuğu olup ta ölen anneler, buna bir çare bulabilmek için kendilerince tedbirler alırlar. Bunlardan bazıları şunlardır: Hasan adlı üç çocuktan birer çivi alınır. Bunlar demirciye verilir. Demirci bunlardan gece yarısı bir bilezik yapar. Çocuk doğar doğmaz bu bilezik koluna takılır. Gebenin önüne yeni kalaysız bir bakır tepsi konur. Çocuk bu bakır tepsinin içine doğar. Daha sonra tepsi bir yoksula verilir. Hiç çocuğu ölmemiş birkaç anneden,birer parça bez alınır. Bunlardan dikilen gömlek,doğar doğmaz çocuğa giydirilir. Doğum olduktan sonra doğan bebeğin göbeği kesilirken ebe tarafından bebeğe göbek adı verilir. Daha sonra genellikle üç gün içinde çocuğun adı verilir. Ailenin büyüğü, yaşlı bir erkek tarafından çocuk kucağa alınır ve kıbleye karşı döner. Çocuğun kulağına ezan okur,üç defa da adını söyler. Böylece adı verilmiş olur. Çocuğa genellikle erkek tarafına öncelik tanınarak büyükannenin ya da dedenin adı verilir. Çocuğun doğduğu yedinci günde çocuk Mevlidi okunur. Mevlide bu mutlu günü kutlamaya gelen yakınlar çağırılır. Çocuğun ellerinin doğduğu zamanki durumuna göre geleceğine ilişkin tahminler yürütülür. Örneğin elleri kulaklarına doğru kalkmış durumdaysa ileride büyük adam olacağına, göğsünde ise bilgiç olacağına, doğar doğmaz ellerini bir şey arar gibi kımıldatırsa iyi huylu olacağına inanılır. Çocuğa meme verilmesi için doğumun üzerinden üç gün geçmiş olması gerekir. İlk memeden önce Kur’an üzerinden toz alınır. Bu toz çocuğun ağzına ve annesinin memesine sürülür. Loğusaya özel bir özen gösterilir ve “al basmasına” uğramaması için çaba harcanır. Bu nedenle ölü evinden gelenlerin bir yere uğramadan loğusaya gelmelerinin, kırklar çıkmadan iki loğusanın görüşmesini ve loğusanın yalnız kalmasının sakıncalı olduğuna inanılır. Ayrıca loğusa al basmasından korunabilmek için kırmızı kurdele bağlar. Otuz gün boyunca anne dışarı çıkmaz. Hep evde kalarak bebeğiyle ilgilenir. Yirmi yedi veya yirmi dokuzuncu gününde çocuk yıkanır. Günün tekli sayılarla bitmesine dikkat edilir. Suyun içine bir gümüş,bir altın yüzük atılır. Ayrıca bir süpürge çöpünü 29 kez parçalayıp suya atılır. Bu suyla önce bebek sonra anne yıkanır. Sabahtan yıkanma işlemi bittikten sonra öğleden sonra en yakınlarına kırk uçurmaya giderken genç anne güzel giyinip süslenirse ileride bebek büyüyüp genç kız veya delikanlı olunca, süsün giyiminin yakışacağına inanılır. Gidilen yerden geri dönülürken ev sahibi bebeğe,para mendil,yumurta,ekmek vb. verilir. Yumurta, yumurta gibi güzel olsun, ekmek eli ekmek tutsun, para, parasız kalmasın, mendil; temiz olsun diye verilir. Bebek kırk uçurmaya gittiği yerden boş döndürülmez. Anne ve bebeği,bütün yakınlarını dolaşarak kırk uçururlar. Otuz yedinci ya da otuz dokuzuncu günü otuz kırkında işlem tekrarlanır. Anne ve bebeği yıkanırlar. Yine öğleden sonra en yakınlarından birine gidip kırk kırkını uçururlar. Çocuk altı aylık olunca babasının cebinden para aldırılır. Çocuğun aldığı paraya göre yorum yapılır. Çocuk az para aldıysa ileride nasibinin az olacağına, çok aldıysa nasibinin çok olacağına inanılır. Çocuğun aldığı parayla akşam ellerine kına yakılır. İsteğe göre bu akşam eğlence de düzenlenir. Zamanı geldiği halde yürüyemeyen çocuklar sela vakti kollarından tutularak sallanır. Eğer yürüyüp de düşüyorsa hamurdan büyükçe bir simit pişirilir. Bu simit çocuğun başından aşağıya geçirilir. Ayak hizasına geldiğinde parçalanırı ve mahallenin çocuklarına dağıtılır. Sünnet Düğünü: Sünnet düğünü erkek çocuğun sünnet ettirilmesinin kutlanmasıdır. Sünnet düğününü yapan aile oğlunun sünnet edilmesine duyduğu sevinci,yakınlarıyla bunu kutlayarak paylaşır. İslam Dininin gereklerinden olan her erkek çocuğunun sünnet edilmesi halk arasında bazı gelenekleri beraberinde getirmiştir. Düğün sahibi düğünden önce bir takım hazırlıklara başlar. Daha önceden çağrılan yengeler, Çarşamba günü düğün evine gelerek sünnet çocuğunun karyolasını süsler. Perşembe günü yengeler düğün sahibi adına çok yakınlara kına,tanıdıklarına da şekerle sünnet düğününe çağırırlar. Düğün evinin erkekleri de çağırılması gereken erkek tanıdıkları Pazar günü sünnet düğününe davet ederler. Perşembe veya Cuma günü düğün için ekmek yapılır. Aşçı, bulaşıkçı ve tefçi,davulcu tutulur. Cumartesi akşamı kadınlar toplanır. Mevlit okunur. Mevlit bittikten sonra sünnet olacak çocuk ortaya oturtulur ve eline genellikle sırça parmağına kına yakılır. Sünnet çocuğuna kınayı yengeler yakar. Düğün sahibi yani sünnet çocuğunun annesi kına yakan yengelere iğne oyalı bez örtü verir. Orta yerde kına yakılırken sünnet çocuğunun yakınları para takarlar. Bir süre sonra kalabalık dağılır. Pazar günü davetliler sabah 10-13 civarı verilen davete gelirler. Davete gelenlere sofra açılır, yemek verilir. Sünnet çocuğuna davetliler para,altın takarlar. Davetliler yemeklerini yedikten sonra sünnet çocuğunu gezdirmek için beklerler. Bir at getirilerek sünnet çocuğu bu ata bindirilir. Atın üstüne duvar halısına benzeyen küçük ipek dokuma halı serilir. Atın kulak kısmına kırmız veya mavi krep asılır. Bunun yanında havlu,çamaşır vb. de asılabilir. Bütün bu asılanlar daha sonra atın sahibine kalır. Ata bindirilen sünnet çocuğu davul zurna eşliğinde, atın arkasında konvoy oluşturan yakınlarının kullandıkları arabalarla mahalle aralarında gezdirilerek tekrar düğün evine gelinir. Daha önce bir yakını tarafından tembihlenen çocuk attan inmez. Çocuğun attan inmesi için yakın akrabaları ve babası vaatlerde bulunur. Çocuk istediği şeyi almaları için “ tamam “ dedirtinceye kadar attan inmez. Bu pazarlıktan sonra attan inmeye razı olan çocuk attan inerken başından şeker serpilir. Attan indirilen çocuk yakınları tarafından sünnet odasına götürülür ve sünnetçi tarafından sünnet edilir. Sünnet edilirken çocuğun yanında babası ve yakınları da bulunur. Eğer sünnet çocuğu tekse çocuğa arkadaş olacağına inanıldığı için düğün evinin penceresinden aşağıdaki çocuklara doğru horoz uçurulur. Kim kaparsa horoz onun olur. Sünnetten sonra düğüne çağrılan kadınlar gelir. Onlara sofra açılır. Yemek verilir. Daha sonra tefçi eşliğinde oynarlar. Gündüz düğüne gelen kadınlar oynarlar. Akşamüstü kalabalık dağılır. Akşam yine toplanılır ancak bu kez meydan genç kızlarındır. Akşam da genç kızlar oynar. Geç saatlerde düğün sona erer. Askerlik: Askerlik çağı gelen ve askerlik kağıdı gelen gençler akrabaları ve komşuları tarafından toplu olarak her öğün ayrı evde olmak üzere yemeğe davet edilirler.Her genç helalleşip evinden ayrılırken işleri yolunda gitsin diye arkasından su dökülür.Askere gidecek gençlerle, köy halkı köy meydanında toplanır ve köy imamı çağrılarak dua edilir. Bu törene gelenler askere gidecek gençlerin cebine para koyarlar. Gençler askere uğurlandıktan sonra askere giden gençlerin evleri ziyaret edilir. Askere giden gencin evine huzur içinde dönmesi için gencin ailesi tarafından “Sıvık hamur”dan saç üzerinde çırpma pişirilerek bu hamur işi komşulara dağıtılır. Bu olaya “Döndürme” de denilmektedir.Yörede askerliğini yapmayanlar çocuk ve cahil sayılmaktadır. Düğün Adetleri: Günümüzde artık kırsal kesimde uygulanan bu adetler gün geçtikçe azalmakta ve çağa yenik düşmektedir. Kırsal kesimde uygulanan evlilik aşamaları şöyledir: Görücü usulüyle kız beğenilir.Erkek tarafı yakınlarından birkaç kişi dünür olarak görevlendirilir. Dünürler iki kez kız evine giderler.Birincide iyi karşılanırlarsa ikinci gidişte kızı isterler ve söz kesilir. Söz kesmeye “el öpme” denir.Kız evine oğlan evinden yiyecekler ve giyecekler hediye olarak gönderilir. Kız evinde verilen davette oğlan evi hazır bulunur ve söz kesimi gerçekleşir. Perşembe veya Pazar gününe rastlayan bir gün için nişan tarihine karar verilir. Nişanda maddi güce göre her iki tarafta hediyeler alır ve nişanda bu hediyeler takdim edilir. Oğlan evi düğün yapmaya karar verdiğinde kız evine haber gönderir.Karşılıklı düğün hazırlıkları başlar. Kızın yengeleri kız tarafını,oğlanın yengeleri oğlan tarafını düğüne davet ederler.Buna “düğüne okuma” denir. Düğünün başladığı gün kadınlar arası eğlence yapılır ve buna “ikindi kınası” denir.Erkekler keşkek döğer,kına gezdirir ve misafirleri ağırlar. Bütün bunlar damadın yakın arkadaşı “sağdıç” ve arkadaşları tarafından yapılır. Bir de bayraktar vardır. Bu kişi düğün konvoyunun önünde Türk bayrağını taşıyan kişidir. İkinci gün “oturma” adı verilen eğlenceler yapılır. Bu günün akşamında da “Kına Gecesi” gerçekleştirilir. Düğünün ikinci günü davetli evlerden davul zurna eşliğinde hediyeler toplanır. Düğün eğlencelerinde kızlar ve erkekler ayrı evlerde toplanarak oyunlar oynanıp, maniler söylenir. Düğünün son gününde “Gelin Çıkarma” yani gelin alma gerçekleşir. Günün sabahında damadın arkadaşları toplanıp başta bayraktar ve arkasında konuklar ve akrabalarla kız evine giderler. Çalgılar eşliğinde kız evinden dışarı çıkar ve gelinin başına bereket gelmesi amacıyla buğday sepilir. Böylece damat evine getirilir. Bu arada kızın çeyizi de bu düğün kervanıyla birlikte veya daha önce erkek evine taşınır. Gelin erkek evine geldikten sonra odasına çıkarılır. Camide yatsı namazını kılan ve arkadaşları tarafından eve getirilen damat çeşitli şakalarla birlikte gerdeğe girer. Birkaç gün sonra da kız evi ve erkek evinin ziyaretleriyle evlilik töreni sona erer. Ölüm Adetleri: Ölümünden sonra sırtüstü yatırılan ölüye yapılacak ilk iş ölünün çenesini çekmektir. Kollarını yana getirmek ve ayak başparmakların pamuk ipliğiyle bağlamaktır. Daha sonra ölü şişip patlamasın diye karnının üzerine kara saplı bir bıçak konur. Ölünün bulunduğu odaya kedi girmemesine özellikle dikkat edilir. Çünkü ölünün üzerinden atlayan kedinin cadı olacağına inanılır. Her hangi bir yerde biri ölünce Azraillin kılıcını testilere soktuğuna inanıldığından,o mahalledeki tüm sular dökülür. Bu arada konu-komşu ölü evine ölen kişinin yakınlarına baş sağlığı dilemeye gelirler. “Allah taksiratını affetsin”, “ Allah sabırlık versin” gibi teselli edici dualarla ölünün yakınlarının üzüntülerini paylaşırlar. Ellerinden gelen her türlü yardımı yaparlar. Bu da halk arasında kötü gününde bile kopmayan bir bağ olduğunu gösterir. Ölüm gününün ertesinde, sabah erkenden kefen su ve tabut hazırlanır. Bükülmemiş pamuk ipliğiyle mezar ölçüsü alınır. Bu iplik daha sonra ölüyle birlikte gömülür. Ölü erkekse bir erkek, kadınsa bir kadın getirir. Su kazanının dibine çöre otu atılır. Ateş üflemeden yakılır. Su kaynadıktan sonra,yıkayıcı kefen biçer, ölü yıkamaya götürülünce döşeği kaldırılır. Yerine bir tabak un konur. Daha sonra bu un bir yoksula verilir. Su kazanının altında kalan yanmamış odun parçalar ile kül dışarı atılır. Böyle yapılmazsa o ailenin ölüyü unutamayacağına sürekli yüreğinin yanacağına inanılır. Ölü evden çıktıktan sonra,hemen arkasında dışarıda bulunan çocuklara şeker, bisküvi, ceviz vb. dağıtılır. Ayrıca ölünün geri kalan elbiseleri de yoksullara verilir. Kadınlar ölü evden çıktıktan sonra mevlit okurlar. Ölünün gömüldüğü ilk gece tevhit çekilir. Daha sonar gece boyunca tebareke okunur. Tebarekelerin akşam ile yatsı arasında okunmasına dikkat edilir. Yedinci gün mevlit okunur. Bu arada üçüncü gün “gödek” denilen lokma pişirilip, yakınlara ve fakirlere dağıtılır. Yedi gün boyunca eş dost konu-komşu, tanıdıklar ölü evine yemek getirirler. Kırkıncı ve elli ikinci gün yine kadınlar ölü evinde toplanarak mevlit okurlar. Cüz okunur, hatim indirilir. Mevlide daha fazla kişi çağrılır. Genellikle tanıdıklar ve fakirler gelir sofra atılıp yemek verilir. O günlerde ölen kişi anıldığı gibi,ayrıca hayırda yapılmış olur. Bayram Adetleri: HIDRELLEZ Mevsimlik bayramlarımız içerisinde yer alan ve halkımız arasında baharın başlangıcı olarak kabul edilen Hıdrellez Kültür-Bahar Bayramı her yıl 6 Mayıs günü kutlanmaktadır. Hıdrellez günü Hızır ve İlyas Peygamberlerin yeryüzünde buluştukları gün olarak kabul edilmektedir. Bugüne Hızır günü denilmektedir. Halk arasında kullanılan takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Mayıs’tan 6 Kasım’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başlaması ve hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış Hızır’ın yeryüzüne inip zor durumda olan insanlara yardım ettiği gün olması nedeniyle mevsimlik bir bayram olmuştur. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hıdrellez Bayramı etkin olarak kutlanmaktadır. Hıdrellez günü yeşillik alanlarda,su kenarlarında veya türbe, yatır yakınlarında yapılır. Bu yerlere gidilerek Bahar bayramı coşku içinde kutlanır.Hıdrellezden önce çeşitli hazırlıklar yapılmaktadır. Bu hazırlıklar, evin temizliği,üst-baş temizliği, yiyecek içeceklerle ilgili hazırlıklardır. Hıdrellez gününden önce evler baştan başa temizlenir. Çünkü temiz olan evlere Hızır’ın uğrayacağı düşünülür. Aynı zamanda Hızır’ın eve kolay girip bolluk bereket getirmesi için kapı ve pencereler açık bırakılır. Hıdrellez günü ateş yakılır.Bu gün yaz ayının başladığı gün olarak kabul edildiğinden, kış günlerinin son işaretini yok etmek istenilmektedir. Hastalıklardan korunmak isteyenler dua ederek yeşil çimenler üstüne yatarak yuvarlanırlar. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece gül dallarına bozuk paralar kırmızı atlas keselere sarılarak bağlanır. Önümüzdeki yılın bereketli geçmesi istenilmektedir. Kısmeti çıkmayan kızların başında kilit açılır. Baht açma törenleri yapılır ve bu törene “dağara yüzük atma” denir. Balıkesir’de yaygın olan diğer bir gelenekte Çırpılı Dede ve Çömlek Kıran Dede adlarıyla bilinen iki ziyaret yerine gidilmesidir. Bu yerlere de adaklar yapılır. Barana Geleneği: Barana kelimesi Farsça Barhana (Barhane) kelimesinden gelmektedir.Halk arasında konak, han gibi anlamlarda kullanılan bu kelime zamanla barana şekline dönüşerek topluluk adı olarak kullanılmıştır. Bugün Anadolu’nun çeşitli yörelerinde gezek,oturak,sıra gecesi ve şeker bağlaması gibi adlarla sürdürülen geleneklerle benzerlikler de göstermektedir. Esasen gençlerin kendilerini eğittikleri bir örgütlenme olan Barana’da eğlence bir araçtır. Daha sonraları toplumsal değişimlerin etkisiyle eğlence ön plana çıkmıştır. Her yıl hasat bitiminde eylül ortası veya ekim başı gibi başlayıp Hıdrelleze kadar devam eden bu gelenek Balıkesir’in Dursunbey İlçesi’nde görülmektedir. Hasat bitiminde Barana kurmak isteyen arkadaşlar biraraya gelerek Barana’yı oluştururlar.Bu aşamada önemli olan Barana’nın ismi ile görev bölümüdür. Barana’da beş önemli görev vardır.Bunlar için seçimler yapılır: Patron veya Başkan: Gençler arasında ve toplumda sayılan ve sevilen birisi seçilir. Hakim veya Başkan Yardımcısı: Başkan olmadığı zaman onun yerine geçer. Çavuş: Tarafsız ve adaletli birisi seçilir. Çavuş yardımcıları veya Falakacı: Güçlü kuvvetli ve saygılı kişilerden seçilir. Seçimlerin ardından ilk toplantının nerede yapılacağı kararlaştırılır.Toplantının günü ve seçilenler cep defterine yazılır. Barana üyeleri 16 veya 17 kişiden oluşur. Ayrıca Barana üyeleri arasında en fazla üç yaş fark olması gerekir. Barana grupları akranlar arasında kurulur. İlk toplantı bir evde yapılır ve bu toplantılar kan kardeşliğini sembolize ettiği için “kanlı pilav” olarak ifade edilir. Barana’nın İşleyişi Barana üyeleri seçimin ardından bir Pazar akşamı sohbetin yapılacağı evde buluşmak üzere ayrılırlar. Ev sahibi dümbelek, tef ve zilli maşadan oluşan müzik aletlerini bir çuvalın içine koyup evine götürür. Ailesine, Pazar akşamı evde toplantı yapılacağını ve hazırlık yapmalarını ister. Aileler yıllardır bu uygulamayı bildikleri için oğullarının barana üyesi olmasından gurur duyarak, büyük bir mutlulukla hazırlıklarını tamamlayıp Pazar akşamını iple çekerler. Pazar akşamı Barana üyelerinin tamamı sohbetin yapılacağı evin en yakınındaki camiye giderek yatsı namazını kılarlar. Cami çıkışında birlikte eve doğru yönelirler ve belli bir mesafeden sonra başkanın işaret vermesiyle ‘Sabahtan Kavuştum’ türküsünü söylemeye başlarlar. (Parçanın ilk dörtlüğü) Sabahtan kavuştum ben bir güzele Güzel senin uykuların uçtu mu Senin gönlün yad ellere düştü mü Gülün bir tanesi sen kerem eyle (ben yandım) Eve geldiklerinde merdiven dibinde şu parçaya geçilir: Küçüğüm nereden gelirsin Gasaved gönlümü alırsın (ben yandım) Ergeç sen benim olursun Gasaved gönlümü alırsın (ben yandım) Ev sahipleri türküyü duyar duymaz kapının önüne çıkarlar ve gelenleri karşılarlar. Misafirler tek tek “hoş geldiniz, sefa getirdiniz” denilerek içeri alınırlar. Avluda hep birlikte bir iki dönüp oynadıktan sonra sohbetin yapılacağı odaya çıkılır. Onları oda kapısında ev sahibi ve barana üyesi karşılar ve ‘evimize hoş geldiniz!’diyerek içeri alır. Odaya girişte belli bir sıra yoktur ama genellikle başkan önce diğer üyeler onun ardından içeri girmeye özen gösterirler. Oda ocaklığı(şömine) olan evin geniş odasına geçilir. İçeride hasırlar serilidir. Hasırların üstünde kilimler, odanın kenarlarında yastıklar vardır. Yastıkların hemen önünde ise oturanların rahat etmesini sağlayan minderler bulunur. Ocaklığın yanı başına başkan tam bağdaş kurarak oturur,o nun karşısına hakim oturur. Barana Başı’nın “rahat oturun” demesiyle sohbete şu türküyle başlanır: Eminemin çam dibinde sesi var Varın bakın bohçasında nesi var Bir yazmayla top püsküllü fesi var Aman Eminem kalk gidelim dağlara Mekân tutalım mor sümbüllü dağlara Hakimin yanında çavuşun yardımcıları gelecek şekilde gençler karşılıklı otururlar. Başkan gibi rahat oturan sadece hakimdir. Diğerleri diz üstü otururlar.Ev sahibi barana üyesi ve onun en can arkadaşları kapı açık ise kapının dışında dururlar.Herhangi bir hizmet görmek için hazır olurlar. Eve girildikten sonra merdiven başında, oturulurken, söyleşiye başlarken hep ayrı özel ezgiler çalınıp koro halinde söylenir. Kırık hava,bkarşılama ve zeybek oynanır. Oyunlar esnasında oyunu bırakan kaşıkları bir arkadaşının önüne bırakır. Bu şekilde herkes oynamış olur. Başkanın “herrol” komutu ile oyunlara ara verilir.Ardından en yaygını “yüzük oyunu” olmak üzere çeşitli eğlencelik oyunlar oynanır. Daha sonra yemek yenir, kahveler içilir, masallar öyküler anlatılır, çeşitli konularda söyleşilir ve “Sohbet Övme” gibi çok özel ezgiler okunur. Sohbet Övme Türküsünün ilk dörtlüğü şöyledir: Uzun çarşı baştan başa Keklik seker taştan taşa Geçmiş olsun (………..) paşa Sevdiğim bir o,saydığım bir o Olacak sohbet senindir Senindir,gerçek senindir. Sohbet Övmede ayrıca o geceki ve gelecek toplantının söyleşilerini yapacak kişiler açıklanır. Sohbetin bir de yargılama bölümü vardır. Bu bölümde suçlular yargılanır ve suçlarına göre cezalara çarptırılır. Kumar oynamak,yalan söylemek,sarhoş olmak ve benzeri davranışlar suç sayılmakta ve suçlulara cezaları hemen uygulanmaktadır. Gizlilik Barana’nın önemli özelliklerinden biridir.Söyleşi yerinin açıklanması yasaktır. Sohbet ahbapları birbirlerini sevmek, saymak ve birbirlerine yardımcı olmakla yükümlüdürler. Baranalar tümüyle toplumsal,ahlaksal ve eğitsel bir kurum niteliğindedir. Dursunbey Baranası Türk geleneklerini sürdürmektedir. Kaynak: http://www.investbalikesir.com
Bartın
Bartın Folklörü Genellikle 4’lü ve 6’lı gruplar halinde ayrı ayrı oynanan Bartın halk oyunlarının en belirgin olanları şunlardır: Mavili Dıv Dıv Kavşak suyuna giderken Haydah Nirinay Bahçelerde Patlıcan Gide gide Elma aldım Bartın’dan Bartın çiftetellisi GELENEKSEL GİYSİLER: 200 yıllık Bartın Mahalli kıyafetlerinin geleneksel özellikleri erkek giyimde tamamen kaybolmasına rağmen bayan giyiminde ve takılarda nispeten yaşatılmaktadır. Erkek Giyimi: Şehirde bol ağlı ve Süvari Yamalı pantolon, keten yada şayak ceket, yakasız mintan, yelek ve kuşaktan ibarettir. Ayaklara ise yemeni veya çapula giyilirdi. Kırsal kesimde zıpka pantolon ile ayaklara çarık tercih edilirdi. Bayan Giyimi: Şehirdeki kadınlar göynek, şalvar, eski desenli yazma giyerken, genç kızlar, Uskufa veya Kutnu Yelek, İpek Göynek, Şalvar, Tombaklı Kemer, özel bir teknikle yapılmış Çatku Tel Kırma yazma ve Taç kuşanırdı. Kırsalda yaşayan kadınlar; etek dışındaki bölümü çiçek desenleriyle süslü "Şilityan" isimli şalvar, basma ve pazenden yapılmış entari giyip, ince bezden ve yine çiçek desenli başlık ile bu başlığı da örtüp yarı bele uzanan "örtme" tercih ederlerdi. Vücudun alt tarafı için, Şilityanı kapatmak üzere bele düğümlenen, pamuk yada ipekten dokunmuş ve Rize'de yapılanı tercih nedeni olan" Peştamal" kullanılırdı. Ayakkabı olarak alçak topuklu yemeniler tercih nedeniydi. BARTIN ÇİFTETELLİSİ Balkanlarda ve ülkemizin batı bölgelerinde yaygın olan bir halk oyunu çeşididir. Özellikle Bartın Zonguldak ve Bursa'da bu tür oyunlar yaygındır. Ezgi ve ritim birbiri ile benzerlik gösterirken figürlerde farklılıklar vardır. 18. yy sonlarına kadar davul, zurna ve türküler eşliğinde, 19. yy başlarından itibaren de Ud, Keman, tef Klarnet, Flüt, Cümbüş ve Darbuka gibi çalgılar eşliğinde oynanan oyunların asıl müziğini türküler oluşturur. Kadının zarafet ve güzelliğini, canlılık ve hareketliliğini simgeleyen bu oyunlar, oyuncuların giysi ve takı zenginlikleri yönüyle de diğer yöre oyunlarımızdan ayrıcalıklı özellikler taşımaktadır. Geçmişte davulcuların omuzlarına astıkları çift davulla oynadıkları bilinmektedir. Tutunmadan, ayrık olarak oynanan oyunlar, Kaşık, Zeybek ve Zil oyunları tütündendir. Bartın Türküleri Bartın’da Yöresel Halk Oyunlarını ve Türküleri düğünlerden ayrı düşünmek olası değildir. 18. yy sonlarına kadar davul, zurna ve türküler eşliğinde, 19. yy başlarından itibaren de Ud, Keman, Klarnet, Flüt, Cümbüş ve Darbuka gibi çalgılar eşliğinde oynanan oyunların asıl müziğini türküler oluşturur. Türkülerin kaynağı ise, yöre insanının özel yaşamıdır. Kentteki bir olay, aktüel bir konu hemen türkü haline dönüşür ve dilden dile dolaşır. Dıv Dıv da Dıv Dıv Atlı geliyor atlı Altında kilim katlı Benim sevgili yarim Baldan şekerden tatlı Dıv dıv dıv dıv dıv Dıv dıv dıv dıv dıv Dıv dıv dıv dıv dıv dıvc Dallarda yeşil yaprak Kirazlar tabak tabak Kavuşalım sevdüğüm Sonumuz kara toprak Dıv dıv dıv dıv dıv Dıv dıv dıv dıv dıv Dıv dıv dıv dıv dıv dıv Mapushane İçinde Yanıyor Gazlar Bartın-Muzaffer Özden-Muzaffer Sarısözen Mapushane İçinde Yanıyor Gazlar Bayramdan Bayrama (Da A Canım) Çalınır Sazlar Kiminin Annesi Ağlar Kimine Kızlar Böyle De Düştüm Zindana Yanar Yanar Ağlarım Demir De Parmaklıktan (A Canım) Bakar Döner Ağlarım Mapushane İçinde Mermerden Direk Kimimiz Onbeşlik (A Canım) Kimimiz Kürek İdam Cezasına Dayanmaz Yürek Böyle De Düştüm Zindana Yanar Yanar Ağlarım Demir De Parmaklıktan (A Canım) Bakar Döner Ağlarım Gel Çıkalım Dağlara Gel çıkalım dağlara Aman dağlar olsun evimiz Aman her ağaçtan bir yaprak Aman olsun kiremitimiz Gidemem ben gidemem Aman yol yokmudur arada Aman seni benim elimden Aman ancak alır yaradan Gemi gelir yanaşır Aman içi dolu çamaşır Aman benim yarime Aman her giydiği yaraşır Dondurmam dondurmam içkiyi bulandırmam Dondurmam dondurmam serhoşum uyandırmam Kaynak: http://360sanalturbartin.com/tr
Batman
Gelenek ve Görenekler KIZ GÖRME VE KIZ İSTEME : Evlenmeler, görücü usülü ile yapıldığı gibi, gençlerin birbirlerini görüp tanımaları ile de yapılmaktadır. Evlenmede görücü usulünü anlatacak olursak; erkek tarafı görücü gözüyle kız evine gider. Gelinlik kız tarafından sunulan kahveyi içerek kızı değerlendirirler. Kızı tekrar görmek isterlerse su isterler. Erkek tarafını temsilen yaşlı bir kadın, su getiren gelin adayının fiziğini süzer. Yürüyüşünü inceler, hafif seslenişle işitme özelliğini, ayrılırken de öperek ağız kokusunun olup olmadığını öğrenmeye çalışırlar. Görücü kız evinden ayrılırken, kendi aralarında beğendikleri kızı kimin için isteyeceklerini, istenildiği takdirde verilip verilmeyeceği hususunu kız yakınlarından sorup öğrenirler. Erkek tarafı bazen aracı kullanarak kız tarafından kız istemek üzere evlerinde çay içmeye gelip gelmeyeceklerini ve gün vermelerini isterler. Kız tarafı gerekli araştırmayı yapmak için “ Biz de aile arasında konuyu düşüneceğiz. “ diyerek zaman isterler. Kız tarafı isteği uygun görürse erkek tarafının aracısı ile çay içmek için misafir oldukları günü bildirirler. Bu da kızın verileceğinin teyidi olur. Erkek tarafı imam ile birlikte birkaç kişilik grupla kız evine gider. Kız istenir ve söz kesilir. Bundan sonra nişan ve düğün yapılır. İlimizde düğünler genelde Perşembe ve Cumartesi günleri başlar. Takip eden günlerde devam eder. Düğünlerde davul, zurna, tef, kemençe ve kaval çalınmaktadır. BAŞLIK PARASI : Hızlı bir gelişim ve bu meydanda değişim gösteren topluluğumuzda eski adetlerin yerini yeni değer yargılarının aldığı görülmektedir. Toplumumuzda sosyal bir yara olan başlık parası kısmen kalkmıştır. Şehir ve ilçe merkezlerinde bilhassa okumuş aileler arasında bu usul terk edilmiştir. Köy bazında özelliğini muhafaza eden başlık geleneği, başlık parası alan kız tarafının bu paranın üstüne ilaveler yaparak geline çeyiz yapması suretiyle sürdürülmektedir. CENAZE TÖRENLERİ : Cenazenin kaldırılmasını müteakiben üç gün taziye kurulur. Bu süre köylerde daha da uzar. Cenaze yakınları bu sürede işlerine gitmez. Başsağlığı vermek üzere çevreden gelenleri karşılarlar. Başsağlığı, (Taziye) için cenaze evine gelenler, maddi durumlarına göre beraberlerinde çay şekeri, un, yağ gibi hediyeleri getirirler. Bu durum il merkezinde yapılmaktadır. Başsağlığı (Taziye) için gelenler, Kuran-ı Kerim’den bir sure veya Fatiha Suresini okur. Mevtaya rahmet ve mağfiret dilerler. Eve gelen misafirlere çay ve yemek verilir. SÜNNET : Dini bir vecibe olan sünnet, ailelerin maddi gücü nispetinde yapılan eğlence ile başlar. Önce sünnet olacak çocuk, arkadaşlarıyla birlikte araba ile şehirde gezdirilir. Sünnet giysileri giydirilir. Sünnet öncesinde evlerde mevlit okunur. Daha sonra davetlilere yemek ziyafeti verilir. Seçilen kirvenin kucağında çocuk sünnet edilir. Kirve, ömür boyu bir akraba gibi değer görür ve aileden sayılır. Kaynak: http://www.batmankulturturizm.gov.tr/TR,56591/gelenek-ve-gorenekler.html
Bayburt
Bayburt, köy ve mahalle odalarıyla tanınır. Vikipedi'ye göre bu gelenek Türkiye'de yalnızca Bayburt'ta yaşatılmaktadır. Odalar önce varlıklı ailelerin cenaze, düğün ve sohbetlere ev sahipliği yapmak için kurduğu yerlerdi. Kışın insanlar odalarda hikâye ve halk masalları anlatır, aşık karşılaşmaları ve oyunlar yapardı. Otel olmayan köylerde misafirler de burada ağırlanırdı. Odalar çoğunlukla 100-150 metrekare büyüklüğündedir; duvar dibinde halılı oturma yerleri ve ahşap tavanları vardır. Bugün birçoğunda salon, mutfak ve kütüphane de bulunur. Şehrin gezilecek yerleri arasında Bayburt Kalesi, Aydıntepe Yeraltı Şehri, çağdaş sanat müzesi Baksı Müzesi, Kenan Yavuz Etnografya Müzesi, Bayburt Ulu Camii ve Korgan Köprüsü sayılabilir. Yaz aylarında Dede Korkut Şenlikleri yapılır, 21 Şubat kurtuluşu her yıl kutlanır. Ramazan'ın on dördüncü gecesi çocuklar iftardan sonra birbirine şeker, kuruyemiş ve meyve dağıtır.
Bilecik
Bilecik Edebiyatı Şeyh Edebalı Edebalı, 1208 yılında Horasan’ın Merv şehrinde doğmuştur. Osman Gazi’nin kayınpederi ve Anadolu’nun ilk Ahi Şeyhlerindendir. çocukluğunu Horasan’da geçiren Edebalı, tahsilini Şam’da tamamlayarak devrin büyük bilginlerinden ders almış ve Eskişehir’in İtburnu Köyüne yerleşmiştir. Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi, kuruluş döneminde ahilerden ve özellikle Ahi Şeyhi olan Edebalı’dan büyük yardım görmüşlerdir.Osman Bey, Söğüt’teki tanışmasından sonra (1281) sık sık Şeyh Edebalı’nın Eskişehir’deki dergahını ziyaret ederek onun görüşlerinden faydalanmıştır. Edebalı Bilecik’in fethinden sonra da Bilecik Kadılığına tayin edilmiştir.
Bingöl
Bingöl Adetleri, Gelenek ve Görenekleri Her toplumun kendine has adet ve inanışları vardır. Yöremizde geçmişten günümüze gelen ve halk arasında var olan, töreler, adetler, inançlar halk tabipliği az da olsa itibar görmektedir. Yeni doğan çocuğun kırkı çıkmayıncaya kadar evden çıkarılmaz, o ev komşulara ateş vermez. Yeni doğan çocuğun kulağına ezan okunur. Karga (Saksağan) kapıda öterse uğursuzluk getirir Eve yeni gelen gelinin kayınbaba ve kayınbiraderlerle konuşması ayıplanır. Aile büyüklerine karşı çocuğu kucağına alma, onunla ilgilenme ve sevme hoş karşılanmaz. Güneş ve ay tutulmalarında ezan okunur ve iki rekat namaz kılınır. Kesilen tırnaklar toprağa gömülür. Köpeklerin uluması uğursuzluk getirir. Cuma günleri yaş odun kesilmez,ekin biçilmez Ölü evinde üçgün yemek pişirilmez Yeni doğan bebeğin kesilen göbeği cami duvarına konursa çocuk din alimi, okul duvarına konursa tahsilli olur. Sarılık hastalığına yakalanan kimselere sarı boncuk veya altın takılır, sarı elbise giydirilir. Cuma günleri çamaşır yıkanmaz. Nazardan korunmak için mavi boncuk veya muska takılır. Bazı çıbanları patlatmak , içindeki iltabı çekmek için üzerine soğan veya geniş yapraklı bitki(yörede Pelhaves denilen yaprak konur) Armut ve elma ağaçları çok çiçek açarsa o yıl kar yağar. Geceleri hava bulutlu olup içinde kırmızılık varsa yağış olmaz. Bulutlar doğuya doğru kayarsa hava güneşli olur, Batıya kayarsa yağış olur. Kuşlar sürü halinde ağaçların tepesine konarsa o yıl kışın erken geleceğine ve şiddetli geçeçeğine inanılır. Geceleyin aynaya bakmak uğursuzluk getirir. Akşamları evi süpürmek bereket kaçırır. Yolculuk yapanların arkasına su dökülür. Arının soktuğu yere çamur sürülür,Sıcak taş ve demir bastırılır. Gün batımından sonra tırnak kesmek uğursuzluk getirir. Bingöl El Sanatları Mahalli El Sanatları Bingöl’de mahalli el sanatları daha ziyade dokuma ve örgücülüğe dayanmaktadır. Zira Bingöl ve yöresinde halkın en önemli kaynağı hayvancılık olduğu için geleneksel el sanatlarında da bu unsurun tesirini görmek mümkündür. Dokuma ve örgücülüğün yanında, ağaçtan ve topraktan yapılan el sanatları da yaygınlık göstermektedir. Ancak bugün geleneksel el sanatları gelişen teknoloji ve şehirleşmeyle birlikte yavaş yavaş yok olma eşiğindedir. İnsan elinin emeğiyle yapılan sanatlar yerini makinelere bırakmak zorunda kalınca el sanatları da işlerliğini kaybetmiştir. Yalnız Bingöl’de (bilhassa kırsal kesimlerde) hala mahalli el sanatlarına rastlamak mümkündür. Özellikle dokuma ve örgücülük az da olsa çömlekçilik varlığını korumaktadır. Kent merkezlerinde halı dokuma tezgahları ve kursları açılarak halıcılık faaliyetleri bir plan çerçevesinde sürdürülmektedir. Kırsal muhitlerde ise halk öncelikle kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla halı, kilim, palas, çorap, eldiven, heybe, keçe ve çömlekçilik ile ağaçtan yapılan tahta kaşıklar, hamur tekneleri, oklava ve kaval gibi mamulleri geleneksel olarak kendi el becerisi ve sanat zevki ile üretmektedir. Bingöl’de özellikle kırsal kesimde yaptığımız inceleme ve gözlemler neticesinde en yaygın olarak sürdürülen mahalli el sanatlarını yapıldıkları malzemelere göre nazarı dikkate alarak şöyle sınıflandırmak mümkündür. Hayvansal Ürünlerden Yapılan El Sanatları Halkın çoğunun bu yörede hayvancılıkla uğraştığını ve dolayısıyla da hayvansal ürünlerden faydalandığı bilinmektedir. El sanatlarında dokuma ve örgücülük için hayvanın yününden yararlanılarak üretilen başlıca ürünler şunlardır: Halı Bingöl’de halıcılık işi genellikle sonbahar ve kış aylarında devam eder. İlkel dokuma tezgahlarında üretilen halıların yanı sıra son yıllarda Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğünün açmış olduğu halıcılık kurslarında modern tezgahlarda çağa uygun, kaliteli halı üretimine başlanmıştır. Halk Eğitim kurslarında özellikle Hereke ve Isparta tipi halı çeşitleri dokunmaktadır. Üretilen halının kalitesi kullanılan yünün cinsi, dokunuştaki incelik ve maharet, desen ve boyamalardaki estetiğe göre değerlendirilir. Bingöl halılarında hakim olan renk kırmızıdır. Halılarda kullanılan motif ise daha çok çiçek, deveboynu, elibelinde, geometrik şekiller ve diğer bitkilerin şekilleri motifleridir. Halının yapımında kullanılan yün ise iyice temizlendikten sonra çıkrıklar ve kirmanlarla kullanışlı hale getirilip dokumada kullanılır. Kilim Yöre insanının yüzyılların verdiği tecrübe ve maharetle ürettiği Bingöl kilimlerinde tabiatın güzellikleri ve renk cümbüşleri bir estetik anlayış ve sanat zevki hakimdir. Kilimlerde güneşin doğuşu canlı hayvan resimleri bitki motifleri ve simetrik veya geometrik desenler kullanılır. Kilimin yapımında kullanılan yün tabii renginde yada yerli boyalarla boyanarak uygun hale getirilir. Kilimin dokumasında halıdan farklı olarak ilmikler atılmayıp çözgü iplerinin arasında masura geçirilir ve kerkitle sıkıştırılır. İmal edilen kilimler oda süslemeleri yatak örtüleri ve namazlık olarak kullanılır. Heybe Umumiyetle omuzda, at, eşek vb. yük hayvanlarında yük taşıma aracı olarak kullanılan heybe birbirine yapışık iki torbadan ibarettir. Eşya ve yük taşımak için yapıldıklarından dokumaları çok sağlam olarak yapılır. Yörede atın terkisinde eğere bağlanır. Heybe, palas ve kilim parçalarından yapılır. Tezgahı basit olup, kilim ve palas tezgahlarında dokunur. Çözgü ipleri yünden ve keçi kılından olur. Desenleri kilim ve palas desenlerinden pek farklı değildir. Keçe Beyaz veya kırmızı kuzu yününden yapılır. Yapımına geçmeden önce yün ayıklanıp yıkanır. Güneşte kurutulan yün kilim üzerine serilir. Serme işlemi sonrası kilim ile beraber rulo yapılır. Rulo yapılan yün ısıtıldıktan sonra düz bir zemin üzerinde güçlü ve kuvvetli dört erkek tarafından bir gün devamlı ara vermeksizin ayaklarla yuvarlanarak dövülür. Dövülme işinden sonra rulo açılır düz bir zemin üzerinde kurutulmaya bırakılır. Yapılan keçe evlere üzerinde oturmak için serilir. Bunun dışında dikdörtgen biçiminde dikilip soğuk günlerde çobanlara giydirilir. Çorap Genellikle koyun yününden yapılır. Çorapların üzerinde halkın zevk ve sanat anlayışını yansıtan motifler kullanılır. Renk olarak en çok beyaz renkte olan çoraplar siyah ve kırmızı yünden de yapılmaktadır. Motif olarak bitki, hayvan ve eşyalarla ilgili şekiller ve simgeler kullanılmıştır. Çorap yapımına üç şişle başlanır. Yapılışı 4cm’ye ulaştığı zaman şiş sayısı beşe çıkarılır. Yörede kış şartları şiddetli ve uzun sürdüğü için hemen hemen her evde çorap örme işi yapılır. Çorapların ağız kısmına istenilirse püsküllerde takılır. Eldiven Eldivenin örümü de çorap örümü gibidir. Çoraplar ya beş parmakla örülür yada tek çıkıntılı olarak örülür. Genelde beyaz ve kahverengi kullanılıp, sade veya desenli de yapılabilir. Desen olarak genelde çiçek şekilleri veya diğer bitki şekilleri kullanılır. Parmak uçlarına ve ağız kısımlarına da istenilirse püsküller takılarak süs verilebilir. Yukarıda belirttiğimiz dokuma ve örgücülükten başka Bingöl’de kadınların ve genç kızların yaptıkları elişleri de oldukça yaygınlık göstermektedir. Özellikle simle kumaşlara işlenen süsleme biçimi ile yazma ve yemeni uçlarına, laçık uçlarına yapılan çiçek motifli oyalar yörede sıkça rastlanan diğer el sanatlarıdır. Ayrıca el yapımı masa örtüleri, sehpa örtüleri gibi dantele dayanan ürünler de dikkati çekmektedir. Ağaçtan Yapılan El Sanatları Ağaç işçiliğine dayanılarak yapılan el sanatları içinde en çok dikkati çekenler şunlardır: Dekik Bingöl’e özgü olup “dekik” olarak tabir edilen bir tür çoban çalgısıdır. Çok eskilerden beri Bingöl’de yapıldığı söylenen dekik, top biçimindeki yuvarlak bir ağaç parçasının içinin oyulması suretiyle yapılır. İki yanında iki delik olup bunlardan bir sigara kağıdı ile kapatılarak nefesle çalınır. Böylece ahenkli bir sesi çıkarması sağlanmış olur. Dekik özellikle Genç ilçesi Çaytepe ve civar köyleri ile Kiğı ilçesi köylerinde hala yapılmaktadır. Kaval Türk halkının müziğinde kullanılan üflemeli bir çalgı olan kaval dilli ve dilsiz olmak üzere iki biçimde yapılır. Gürgen ve şimşirden yapıldığı gibi kamıştan da yapılır. Gürgen ve şimşirden yapıldığı gibi kamıştan da yapılır. Özellikle çoban çalgısı (zel) olarak yörede çokça kullanılırı. Eski devirlerde ildeki ustalarca sıkça yapılmasına rağmen günümüzde bu el sanatı da giderek zayıflamaya azalmaya başlamıştır. Kaval Anadolu’nun pek çok ilinde olduğu gibi Bingöl’de de halkın muhayyilesinde, sanat anlayışında mühim bir yere sahiptir. Zira bir çok hikaye ve efsanede bahis mevzu olur. “Kara Koyun” efsanesinde çoban bolca tuz yedirilen ve birkaç gün susuz bırakılan kara koyunu su içmekten caydırmak ve ağanın güzel kızını almak için kavalını ustaca alıp herkesin olamayacak bir şey dediğini yapmayı başarır. Kavalıyla, duygu dolu ezgileriyle kara koyunu etkileyip su içmekten vaz geçirir. Kaşık ve Kepçe Kaşık ve kepçeler önce kaba şekilde kesilip, yontulmuş ağaçlardan yapılır. Daha sonra üzerleri işlenip cilalanır. Ancak bu işlemeli ve cilalanmış kaşıklar zamanla yerlerini sade, desensiz tahta kaşıklara bırakırlar. İşlemeli olanlar daha ziyade sergi için veya vitrinlik eşya olarak kullanılmak için yapılırlar. Yöredeki köylerin çoğunda hala tahta kaşık ve kepçeler yapılıp mutfak aksesuarında yerlerini muhafaza etmektedirler. Fakat modernleşme ve sanayileşme ile birlikte artık eskisi gibi tahta kaşık ve kepçeler el emeği göz nuru ile üretilmeyip geleneksel özellikleri yavaş yavaş yitirmeye başlamıştır. Metal kaşık, çatal ve kepçe gibi mamuller yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca Bingöl’de bu ağaç işlemelerinin yanında yağ, bal ve hamur tekneleri ile yöreye özgü imal edilen çeyiz sandıkları da yapılırdı. Özellikle Cumhuriyet öncesinde bu el sanatları halkın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak yapılırdı. Bu el sanatları içinde bilhassa çeyiz sandıkları ustaların ince sanat anlayışı ve yılların verdiği tecrübe ile çok estetik bir görünümde imal edilirdi. Değişik desenler ve oymacılık motifleri işlenip istenilirse boyalanarak kullanıma hazır hale getirilirdi. Yine yörede çocuklar için ağaçtan yapılmış araba, beşik ve oyuncaklar ile çiftçilikle uğraşan halkın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak saban, döven, harman savurma v.b. tarım aletleri de çokça yapılan el sanatlarındandır. Kırsal yerleşim birimlerinde bu el yapımı mamullere hala rastlamak mümkündür. Topraktan Yapılan El Sanatları Topraktan yapılan el sanatları kullanılabilecek ve kolaylıkla yoğrulup şekillendirilebilecek özel bir çamurdan yapılır. Yumuşak ve işlenebilir halde bulunan toprağa çeşitli teknikler uygulanarak bazı biçimler verilir. Bu tarz malzemenin kullanılmasıyla yapılan el sanatları içinde çömlekçiliğe dayanan çeşitli boy ve biçimlerde destiler, küpler, tava ve tencereler ile toprak ve taşın malzeme olarak kullanılmasıyla yapılan ekmek tandırları dikkati çekmektedir. Tandır Halkın ihtiyacına yönelik olarak topraktan ve taştan yapılan ekmek tandırları bir tür fırın görevi görmektedir. Tandırda pişirilen ekmeğin kendine has bir lezzeti vardır. Hala bir çok kırsal kesimde olduğu gibi kent merkezlerinde de bu tandırlara rastlamak mümkündür. Çömlek yapımında olduğu gibi tandır için de kolay yoğrulup şekil alabilecek özel bir toprak kullanılır. Bu toprak yoğrulup içine biraz da saman karıştırılarak dayanıklılığı ve yapışkanlığı sağlanmış olur. Yoğrulan çamur çubuklar halinde üst üste dizilerek kaynaştırılıp 70-80 cm civarında bir yükseklikte çanak haline getirilir. Bu çanak ağız kısmından dibine doğru genişliği artacak şekilde olup, tabanında da ön tarafa doğru bakan bir tünelciği vardır. Bu tünelcikten tandırın külü alınır, temizliği yapılır. Yapılan bu tandır çanağının etrafı taşlarla örülerek yapısı korunmuş olur. Ekmek pişirilmek istendiğinde tandır odun, tahta gibi yakacaklarla ısındırılır. Normal bir sıcaklığa sahip olan tandırın iç kısmına, çanağına hazırlanan ekmeklik hamur ıslandırılarak yapıştırılır. Bu şekilde ekmekler tandırın çanağında odun ateşi ile pişmiş olur. Bingöl Halk Oyunları Bingöl halk oyunları kendine özgü karakteri ile büyük bir beğeni kazanmıştır. Özellikle komşu iller tarafından taklit edilmektedir.Bingöl halk oyunlarının bilhassa Diyarbakır’da oynandığına tanık olmaktayız. Kartal Oyunu Bu oyunda Oyuncular, dağlarda sert kayalar üzerinde uçan kartalları andırır. Oyunun, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıktığı rivayet edilir. Karlıova’dan Şeref Meydanı’na doğru saldırıya geçen Rus kuvvetleri ile askerlerimiz ve milis kuvvetlerimiz arasında meydana gelen savaşta galip gelen kuvvetlerimizin kahramanca savaşını öyküler. Savaş meydanında kalan düşman cesetlerine kartalların hücum etmesiyle, kartal oyunu sembolize edilmiştir. Delilo Oyunu Oyun kızlı ve erkekli oynanır. Çevrede en fazla oynanan oyunlardan biridir. Meryemo El ele tutuşarak bir çember yapılır. Tutulan eller içe ve dışa doğru sallanır. İleri çökme hareketleri yapılır. Oyun oynanırken şu türkü söylenir. Çepik (El Çırpma) Çok sert figürleri olan bir oyundur. Oyun, yöre insanının tabiat ile olan mücadelesini ve oyuncular arasında bir nevi kuvvet denemesini yansıtır. Oyun; davul, zurna eşliğinde oynanır. Müziğin başlaması ile birlikte sağ ayakla oyuna başlanır. Üç adım öne yürünür, üç adım bitiminde eller çırpılır. Bu hareketlerin bir kaç kez tekrarından sonra eşler birbirlerine dönerek ellerinin içleri ile üçer defa sert bir şekilde karşılıklı vuruşurlar. Bu vurma hareketleri bir kaç kez yapılır Çaçan Hareketli bir oyundur. Yörede en çok sevilen ve tutulan oyunlardandır, Ayaklar yeri döverek tempo tutulur ve öne doğru üç sıçrama yapılır. Hareketlerin aynı anda yapılmasına özen gösterilir. Oyun oynanırken en çok şu türkü söylenir. Diğer Halk Oyunları Gövend (Halay), Horani Seyirlik ve Eğlencelik Oyunlar Sarımsak Oyunu Darı Sulama Değirmenci Muhtar Kalaycı Kalkağan Şenliği Çulapı (Üç Ayaklı Çatal Ağaç) Oyunu Gelin Oyunu Cirit Oyunu Şel Atmak (Taş Atmak)
Bitlis
Bitlis El Sanatları İlimizde geçmişte ve günümüzde yapımı devam eden el sanatların şöyle sıralayabiliriz. a) El Tezgahlarında dokunan el sanatları : Gej ( Yöresel Kumaş ) : Mutki ve Hizan İlçelerinde dokunmakta olan bu el sanatı İl Kültür Müdürlüğü ile Mutki Halk eğitim Merkezi Müdürlüğünce açılan kurslarla desteklenmektedir. Yöresel elbiseler sadece Halk oyunlarında kullanılmaktadır. Hammadde ve pazarlama sıkıntısı çekilmektedir. Seccade ve Heybe: Bitlis İl Merkezi ile Tatvan ve Hizan ilçelerinde halkın kendi evinde kurduğu el tezgahlarında dokunmaktadır. Cacım : Cacım İlimiz Tatvan ilçesinde dokunmaktadır. Aba : Aba dokuma iki çeşit olarak dokunmaktadır, Birincisi keçi kılından ikincisi ise tiftik yünden dokunmaktadır, kıl dokuma kısa kollu, tiftik dokuma ise yelek olarak dokunmaktadır. Aba dokuma Mutki ilçesinde yapılmakta ve Mutki Halk eğitim Merkezi Müdürlüğünce açılan kurslarla devam sürdürülmektedir. Abalar modern giyside kullanılabilecek durumdadır. Hammadde ve pazarlama sıkıntısı çekilmektedir. Bitlis Kuşağı : Tatvan ilçesinde dokunmaktadır,halk oyunları aksesuarı olarak kullanılmaktadır. Sadece Halk oyunlarında kulanılmaktadır. b) Dokuma Tezgahlarında Dokunan El Sanatları : Halıcılık : İlimizde Halıcılık Sümer Halı destekli olarak halıcılık yapılmaktadır. Sümer Halı Tatvan ve Hizan İlçesinde faaliyetleri devam ettirmektedir. 2000 yılı içinde de İl Kültür Müdürlüğünce halıcılık kursuna başlanılmıştır. Kilimcilik: İlimizde Kilimcilik Ahlat ve Adilcevaz İlçelerinde faaliyetlerinin sürdürmektedirler. Bu atölyeler İlçe Kaymakamlıkları Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarınca sürdürülmektedir. c) Yöresel Ayakkabı Harik: Yöreye has olan bu ayakkabı ( Harik ) İl Merkezinde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün bünyesinde açılan kurslarla faaliyetlerine devam etmektedir. Yöresel Ayakkabı ( Harik) Halkoyunlarında, özel günlerde ve süs olarak şark köşesinde kullanılır. Pazarlama sıkıntısı çekilmektedir. d) Toprak Seramik (Çömlekçilik): İlimizde toprak seramik Mutki İlçesi Kavakbaşı Beldesi ile Güroymak İlçesi Günkırı köyünde faaliyetleri devam etmektedir. e) İğne ve Boncuk Oyası: Nineden toruna geçen ve eli biraz iğne tutabilen kız çocuklarının ilk öğrendikleri el sanatıdır. f) Taş İşçiliği: Sivil mimari tarzını oluşturan Taş İşçiliği Sanatı zarafet ve inceliği ile göz kamaştıran bir sanattır. Ahlat İlçesinde taş işçiliği sanatı yapılmakta, bu sanatı destekleme amacı doğrultusunda Ahlat Kaymakamlığınca geleneksel olarak her yıl yarışma düzenlenmektedir. Taş işçiliğinin maliyetli olması insanları daha ucuz malzemeye yönlendirmektedir. g) Bastonculuk: Ahlat ve Adilcevaz İlçelerinde yapılan Ahlat Bastonu ile ün salan bu el sanatı, ceviz, karaağaç, dut ve kiraz ağaçlarını el marifetiyle yöresel desen oymak ve kemik işlenerek vernik veya golmak cila ile cilalanarak Selçuklu motifleri ile süslenmektedir. Bastonculuk sanatına desteklemek için İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Ahlat Kaymakamlığınca geleneksel yarışmalar düzenlenmektedir. Bitlis Atasözleri Büyük söyleme başan gelir, Kırktan sonra mağara, hoş geldin bayram ağa, Allah verince dingo bağından da verir, Baba malı tez tükenir gerek evlat kazana, Ayağıma yer edem, gör sana neler edem, Kör gözden yaş, molla evinde aş, Acem belayem, tokem kadayem, Şipanem şilor, gelen gilor, Nur yağınca tandıra girmiş, Keçel derman bulsa öz başına sürer, Eşek bizim eşek ama çülü değişmiş, Görümüm geldi ölümüm geldi, beşiğim geldi tabutum geldi, Bir lâf duyduğunda kulağın kar, dilin lâf et, Az vardi acedan, bir de çıktı pacedan, Jüjünün balesi jüjüye şirindir. Bitlis’e Özgü Kelimeler Beredayi: İşe Yaramaz Fittoz: Hoppa,Oynak Bızap : Buzağı Gılez : Salya Çapu : Alkış Gülyaz: Kiraz Çılızer : Zayıf Herkendaz : Ateş Köreği Çipin : Sinek Jüjü : Kirpi Dav : Dolu Yağmur Kartol : Patates Dırçik : Zıplamak Keşur : Havuç Dingila Fıstık : Tahteravalli Moz: Siyah Arı Pestaf : Deste Pişik : Kedi Şilor : Erik Şipane : Eşik Tıhtımorik : Bögürtlen Zıngılav : Çan, Zil Bitlis Türküleri DİDEBAN ÜSTÜNDEYİM Dideban üstündeyim Gökmeydan baş aşağı Dal boyun kastındayım Belinde şal kuşağı Erenler dua etsin Alay kalkmış gidiyor Ben murat üstündeyim Hepsi Bitlis uşağı Giderim Van’a doğru Yolun İran’a doğru Kes başım kanım aksın Kadrim bilene doğru BİTLİS’İN ÖNÜNDE BAĞLAR Bitlis’in önünde bağlar hanıme lele Bitlis’in başında bora hanıme lele O yar oturmuş gül bağlar delalım lele Cahil idim düştüm tora delalım lele Bu hasrete dayanamaz hanıme lele Beni tora düşürenler hanıme lele Ne hastalar ne de sağlar delalım lele Dilerim yansınlar nara delalım lele Vay hanım hanım hanım hanıma lele Vay hanım hanım hanım hanıma lele Sensin benim yar dermanım delalım lele Sensin benim yar dermanım delalım lele BİTLİS’TE BEŞ MİNARE Bitlis’te beş minare beri gel oğlan beri gel Tüfeğim dolu saçma beri gel oğlan beri gel Yüreğim dolu yare beri gel oğlun beri oğlan Sevdiğim benden kaçma beri gel oğlan beri gel İsterem yanan gelem beri gel oğlan beri gel Doksandokuz yarem var beri gel oğlan beri gel Cebimde yok beş pare beri gel oğlan beri gel Bir yarede sen açma beri gel oğlan beri gel ATEM TUTEM Atem tutem men seni Hop hopun omsun oğul Şekere katem men seni Nur topun olsun oğul Akşama baban gelende oğul Kınalı kavak dibinde oy Önüne atam men seni Toyluğun olsun oğul. Bitlis Manileri Bu dağın karı menem Gün vursa erimenem Yedi yıl yerde kalem Civanem çürümenem ********************************************** Bulak başı poturak At minderi oturak Bir sen söyle bir de men Bu sevdadan kurtulağ ********************************************** Şafaklar sökülende Al elma dökülende Yarimi çağırasız Mezarım örtülende ********************************************** Ay paceden gitmiyor Elim yare yetmiyor Hafta bir mercimek Boğazımdan gitmiyor ********************************************** Başında puşan kurban Dudağan dişan kurban Yalanız sana değil Eşan yoldaşan kurban ********************************************** Belediye önü taştır Kızların gözü yaştır Arvatlar ağlamayın Manto çarşaftan hoştur ********************************************** Bitlis’in etrafı dağlar İçinde gülden bağlar Fazla mektup yazardım yarim gariptir ağlar ********************************************** Kar yağar lapa lapa Bizim evin damına Kız seni alacağım Ananın inadına ********************************************** Avih’in yolu ince Düşümde gördüm gece Kuşlar kurbanız olem Yarimin hali ince ********************************************** Bitlis çayı bir düman Ben bu dertten kurtulmam Yarimi sular aldı Ölsem bile unutmam ********************************************** Bitlis çayı bulanık Ağlarım yanık yanık El alem gece uyur Ben her zaman uyanık ********************************************** Dama serdim hasırı Al koynuna yesiri Kaynana ölür ise Ev olur arı sili Bitlis Halk Oyunları Yöreye özgü halkoyunları oldukça renklidir. Doğuanadolu Bölgesinin diğer illerinde de oynanan ve aynı adla anılan oyunlar, “Bar” ve “Halay” türlerindendir. Oyunlar genelde insanın sertlik, birlik-beraberlik ve insan sevgisi duyguların ifade eder. Bitlis Genel Halk Oyunu Çeşitleri; Ağır Küvenk -Nare -Değirmenci Sıppe -Tiringo -Kavaş Garzane -Deriko -Harkuşta Pappure -Zeybek -Meyroki Aşırma -Dıldıl -Küvengin Yollarında Temirağa -Memyane -Perijvan Yöremizde halkoyunlarında çalgı aletleri olarak genelde davul-zurna kullanılır. Ayrıca def, bilhassa köylü oyunlarda kullanılan müzik aletidir. Bitlis Yöresel Giysileri Bitlis halkı yöresel giysilerini çok yönlü düşüncelerle seçmiş ve kullanmıştır. Tamamen el dokuması olan erkek giysileri, “Gej” denilen tiftik kılından dokunan kumaşla yapılır. Giyilen giysiden bayanın evlimi, bekarmı, zenginmi, nişanlımı olduğunu anlamaya yarayan özellikler mevcuttur.
Bolu
Bolu Kültür ve Dil İlimizde konuşma ve yazı dili sade bir ifade tarzıyla Türkçe’dir.Ağız ve şive olarak belirgin şekliyle: niçun gelmeyan, napıyen,oluncası,gelincesi,nem ben,bilmeyonku gibi örneklendirilebilir.Gün,hafta ve ay adları resmi takvimimizde olduğu gibi kullanılmaktadır. Sadece pazar günü “kapalı pazar veya dernek” pazartesi “Bolu pazarı” günüdür. Bolu Edebiyatı Anadolu’da bir çok yerde makamı olduğu bilinen YUNUS EMRE’nin ilahileri ve şiirleri Bolu ve çevresinden derlenen çok sayıdaki cönklerde görülmektedir. Hatta Yunusun ilahileri ile düğün törenlerinde gelin ve damat yeni bir kumaş üzerinden birkaç kez yürütülür.Mengen ilçemizin Gökçesu nahiyesinde Yunuslar Köyü ve Yunus mezarı diye ziyaret edilen bir yer vardır. Kemal Ümmi XV. Yy.da yaşamış mutasavvıf şairdir.Her yıl ,ömrünün önemli bir bölümünü geçirmiş olduğu Bolu’nun Sazak bölgesindeki Tekke Köyünde adına geleneksel anma günü düzenlenmektedir. XVI.yy sonlarında yaşadığı bilinen destan kahramanımız Köroğlu Bolu deyince akla gelen isimlerden biridir. Ayrıca kılıç kalkan ile oynanan Köroğlu oyunu mevcuttur.İl merkezinde Belediye meydanında bulunan Köroğlu heykeli dikkat çekicidir. 1772 yılında Yeniçağ Şahnalar köyünde doğan asıl adı İbrahim olan Aşık Dertli 1845 yılında Ankara’da vefat etmiştir.Şair Dertli’nin anıt mezarı Bolu Gerede karayolu üzerinde Şahnalar köyünde bulunmaktadır. Her yıl anma günü düzenlenmektedir.Geredeli Figani,Mudurnulu Yağcı Emin çıraklarıdır. Bolu Anlatmaları Geredeli Aşık Figani Nasihat Destanı Erenler pendini guşeyle cana A akil doğru sözü arar demişler “Men aref” bağını kıldınsa me’va Senin içün her dem bahar demişler Şu kahpe felekten murat alınmaz Yalancı dünyada ebet kalınmaz Malı olmıyanın dostu bulunmaz Çaylar denizlere akar demişler Çok zaman gün bulut içinde kalmaz. Derler bunalıp da hiç adam olmaz Altun yere düşmeyince pul olmaz Er düştüğü yerden kalkar demişler Figani pendimi yabana atma Rey senin ister tut,istersen tutma Eğer arif isen sözü uzatma Südsüz inek durmaz malar demişler Bilinen en yaygın Köroğlu efsanesi,destanı,türküsü,oyunudur.Ayrıca Akşemseddin Hz.’lerinin, Mudurnu’da mezarı bulunan Şeyh’ül İmran, Karaarslan,Ümmi Kemal gibi zatların kerametlerine dair anlatımlar da mevcuttur. Bolu Manileri İşte geldim büklüm büklüm Sırtımdaki davul yüküm İşte geldim hanenize Selam verdim cümlenize ************************************** İncirim var ezilecek Tülbentlerde süzülecek Çok bekletme benim ağam Mahallem var gezilecek ************************************** Çeşme önünde yarim Boduçmu dolduruyon Söz verdin de gelmedin Çocuk mu kandırıyon ************************************** Fındık toplayan gelin Fındık dalda kalmasın Eğil bir yol öpeyim Ahdım yerde kalmasın Bolu Kalıplaşmış Sözler Acıtma arsız edersin,acıktırma hırsız edersin Ağızdan burun yakın,kardaştan karın yakın Ağzı eğri olsa da,zengin karısı söylesin Allah dört gözden ayırmasın Allah kötüler bahtı versin Bolu’lunun taşınca ayranı,tanımaz bayramı Burası Bolu, öyne de olu, böyne de olu Çok endeleyen ya kele, ya köre Dilmi güzel, dilber mi güzel Ekmek elin, su gölün, odun abant’ın Engelsiz döngel yenmiyor Evin geniş olacağına elin geniş olsun Fukaranın döngeli köhnümez Kırk gün kıran olmuş, gene de eceli gelen ölmüş Sevip dostuna, boşanıp kocana varma Uşağın hoşafta hakkı olmaz Yük altındaki eşek anırmaz Allah göynünün muradını versin Bolu Hayatın Dönüm Noktaları Doğum gelenekleri denildiğinde ilk olarak hamile kadının yerine getirmesi gereken sorumlulukları göz önünde tutulmalıdır.Yöremizde bu inanışlar şöyle belirlenmiştir. Hamile kadın,sahibinin haberi olmadan başkasının malına el süremez,aksi halde doğacak çocuk haramzade olacaktır.Tüylü nesnelere bakılırsa çocuğun tüylü olacaktır.Ela gözlü evlat isteyen anne aya bakar.Hamile kadın manda kaymağı yemez,yerse vakitsiz doğar.Çocuğun adı doğduğu gün konur.Loğusa yatağı yedi gün bekletilir.Çocuk kırk günlük olunca annesi ve akrabaları ile hamama götürülür.Bebek kırklanırken annesine gösterilmez. Eğer görürse anneyi korku basar ve hastalanır.Bebek kırklanırken suyun içine güzel olması için altın atılır.çocuğun çabuk yürümesi için bir Cuma günü iki ayağı ip ile bağlanır ve camiye götürülür.Camiden ilk çıkan erkeğe bu ip kestirilir buna köstek kesme denilir. Kız ve erkek çocuğun kundak giysileri doğumdan önce hazırlandığı için farklılık gözetilmez.Ancak kız çocukları için pembe,erkek çocuklar için mavi renkli giysiler tercih edilmektedir.Doğum yapan anneye bebek görmeye gidilmektedir.Akrabalar,komşular bebek görmeye hediyeleri ile birlikte giderler ve orada misafirlere loğusa şerbeti ikram edilir. Loğusa şerbeti “Nöbet şekeri” adı verilen kırmızı renkli şekerin suda eritilmesi ile yapılmaktadır.Halk arasında “Kırk basması,Al basması” denilen inanış gereği loğusa kırk gün odasında yalnız bırakılmaz .Çocuğun ilk çıkan dişini gören hediye alır. Bebek görmeye gidenin giysisinden bir parça iplik koparılır kundağa koyulur. Evlenme geleneklerinde eskilerin büyük ölçüde terk edildiği görülmektedir. Nadiren kaçarak evlenme,içgüveysi,başlık parası yerine süt hakkı,kına gecesi kız ağlatma,resmi nikah ve imam nikahı,sağdıç ve yenge,çeyiz serme,urba görme,nişan ve düğün günümüzde devam eden geleneklerdir. Sünnet ve ölüm gelenekleri dinsel törenlerle yerine getirilmektedir.Ancak sünnet ve düğünde bazı aileler davul dövdürür, köçek oynatır. Bolu Bayramları, Törenleri ve Kutlamaları Dini bayramımız olan Kurban bayramı dini vecibelere göre kutlanmaktadır.Ramazan bayramına üç ay kala her evde hareket başlar.Dileyen üç ay orucuna başlar veya üç gün oruç tutar.Şaban ayının on beşinden sonra temizlik başlar.Camlar silinir,çamaşırlar yıkanır.Ramazana hazırlanırken komşu bayanlar toplanıp yufka açarlar. Ramazanda Kuran okunur,mukabeleye gidilir, her evde öncelikle fakir ve dul olanlar iftar yemeğine alınır, muhtaçlara yardım edilir. Ramazanın simgesi haline gelmiş iftar topu, sahurda çalınan davul olduğu gibi birde Ramazan pidesi vardır.İftardan önce kahvaltılık çıkartılır,çorba,pilav,dolma,et yemeği,komposto, tatlı, salata yapılır.Çok eskilerde Ramazan ayında Karagöz oynatıldığı, dışarıdan gelen cambaz ve kuklaların çok rağbet gördüğü anlatılmaktadır.Kandillerde hamurdan lokma dağıtılır.Sahurda keşli cevizli makarna yenilmektedir. Bolu İnanışlar Cuma günü öküz koşulmaz, ev işi yapılmaz. Salı günü yeni bir elişine başlanılmaz,Salı sallanır. Ayın başında ekin ekilmez. Kadın hasta olduğunda sandığına açmaz, turşuya el değmez, turşu bozulur.Kırkı çıkmamış bebeği görmeye gitmez, bebek sarılık olur. İki bayram arası düğün olmaz. Güneş tutulurken namaz kılınır, ay tutulurken silah atılır. Kara kedi uğursuzluk sayılır. Köpek uluması hayra yorulmaz. Baykuşun bir evin bacasına konması ve ötmesi o evden ölü çıkacağına delalettir. Kazak başlarken lastik örgü yarım bırakılırsa iş üremez. Üzerine kuş pislemesi talihin açılacağına işarettir. Gece dışarıya çöp atılmaz, cin çarpar.Gece sakız çiğnenmez, ölü eti çiğnenir. Kapı eşiğine oturulmaz, iftiraya uğrarsın.Kız istemeye gidilirken hayırlı olması için Perşembe akşamı tercih edilir.Önce sağ ayakkabı giyilir. Bolu El Sanatları Ve Hediyelik Eşya Mudurnu ilçesinde iğne oymacılığı ve Kıbrısçık yöresinde kaval yapımı, Gerede’de bakırcılık ve dericilik, Göynük’te ağaç işlemeciliği el sanatlarının başında gelir. Bolu Halk Oyunları Yöre oyunlarını kadın ve erkekler ayrı mekanlarda oynamaktadırlar.Halk oyunlarımız en az iki kişi tarafından oynanıp,kadınlarda bu sayı altıdan fazla olmaz. Oyunlar karşılıklı ve yön değiştirerek daire ve çizgi formunda oynanır. Oyunlar bireysel olup son ve komut veren gibi özel kişiler yoktur. Çiftetelli gibi düz oyunlarda en ince özellik, kadın veya erkeklerin göbek atma ve omuz sallamasıdır. Kadın ve erkek oyunlarında sekme,sürtme,atlama(hoplama) ve yürüme ayakta yapılan temel hareketlerdir. Oyunların tümünde kollar dirsekten kırılarak yanlarda sabit veya önde belle omuz arasında aşağı ve yukarı hareket ettirilir. Yörede türkü adları aynı zamanda oyun adları olmuştur. Kadın oyunlarının hemen hepsi türkü eşliğinde oynanır. Türküye genelde tef çalan kadın söyler. Günümüzde tefin yerini teyp kasetleri almıştır. Düğünlerde yaşlılar ve gençler aynı anda oyuna kalkamazlar. Özellikle Kıbrısçık ilçesi halk oyunları ve giysileri açısından zenginlik göstermektedir. Pıt pıt (Men men) Atlama (Gazel) Düz oyun (Çiftetelli) Ah Karadeniz Değirmen Ziller Yemenimin uçları Ada Yolu Halimem Estireyim mi Ördek Karaköy kaşık Bolu’da köçek adı verilen oyuncular günümüzde de bu geleneği devam ettirmektedirler. Köçekler kadın elbisesi giyerek zilleriyle birlikte eğlencelerde oynarlar. Ördek oyunu ilimizin en çok dikkat çeken oyunlarındandır. Ördeğin uyuduğunu gösteren bölümde oyuncular bahşiş almadan oyuna devam etmezler. Yöremizde oynanan bazı oyunların öyküsü vardır. Bunlardan Karaköy Sekmesi oyununun öyküsü şöyledir; Karaköy’den bir çoban köyün hayvanlarını her sene Haymana yaylasına beslemeye götürmektedir. Süresi bitince tekrar köye geri döner ve bir kızı sever. Kızı ailesinden istetir,fakat başlık parası fazla gelir. Bunun üzerine köyün ağası çobanı yanına çağırarak başlık parasını vereceğini söyler, ancak çoban, ağanın koyunlarını bir yıl içinde Haymana’ya götürüp iyice besledikten sonra geri getirecektir. Çoban bu şartı kabul eder ve gider. Süre birmiş ancak çoban dönememiştir. Bunun üzerine çobanın nişanlısı bu türküyü yakar. Bolu Seyirlik Oyunlar Çok eskilerde özellikle Ramazan ayında iftardan sonra hayal perdeleri kurulup Karagöz,Kukla gösterilerinin yapıldığı söylenmektedir. Ancak İlimizde bu işi yapan ustalara rastlanılmamıştır. Gösteri için başka illerden gelmişlerdir. Kına gecelerinde ve düğünlerde köy seyirlik oyunları sergilenmektedir. Bu oyunlar arap oyunu,şimşelek gelin, ördek,deve oyunu yüzük saklama, kız kaçırma, damat kaçırmadır. Bolu Nevruz Gelenekleri 21 Mart günü baharın gelişini kutlamak amacıyla halk gruplar halinde mesire yerlerine giderler. Bugün aynı zamanda türbeler ziyaret edilir,dilekler tutulur. Kırlarda çeşitli eğlenceler düzenlenir. Maniler söylenir,niyet çekilir, baharın ilk çiçekleri toplanır. Sabah erken kalkılır, nevruzun ilk suyu ile yıkanmak geleneği vardır ve bugün özenle giyinilir. Soğan kabuğu ile boyanmış yumurta pişirilip yenilerek bolluk ve bereket dileklerinde bulunulur. Yüksek bir tepeye ateş yakılarak baharın geldiği müjdelenir. Mudurnu ilçesinde nevruz “Hep cennet”,Göynük ilçesinde “Mart Dokuzu”, gibi isimlerle anılmaktadır. Bolu Hıdrellez Gelenekleri 6 Mayıs Hıdrellez,Hızır ve İlyas Peygamberin yeryüzünde buluştuğu gündür. Bugün pikniğe gidilip salıncağa binilmektedir, böylece günahların atılacağına inanılmaktadır. Gece süt mayalanmadan bırakıldığında Hızır’ın geleceği ve süte dokunarak mayalanacağı düşünülmektedir.Eğer mayasız süt yoğurt olursa bir sene boyunca o yoğurttan yoğurt mayalanır.Süt yoğurt olursa bu yoğurttan birer parmak alınarak diğer yiyeceklere de sürülür.Kekik bitkisinin hıdrellezden sonraki günlerde toplanırsa şifalı olacağına inanılır. Genelde kutlamalar için suyun ve yeşilliğin bol olduğu bir yer tercih edilir.Bir gün önceki akşam herhangi bir gül ağacının dibine küp gömülmekte ve sabah manilerle açılmaktadır. O gün hiçbir tarla,bahçe işi yapılmaz. Ev isteyenler evlerinin bahçesine ev, bebek isteyenler bezden bebek yaparlar. Ateş yakılıp üstünden atlanır.
Burdur
Burdur Halk Müziği Örnekleri Onikidir Şu Burdur’un Dermeni Şu Çavdır’ın Hanları Tekelioğlu Şişedeki Gülyağı Serenler Haymanalı Ispanaktan Evvel Çıkar Gerdeme Kezban Yenge Dolan Gel Sevdiğim Gaz Amat Eklemelidir Şu Burdur’un Dağları Dirmilcikten Gider Yaylanın Yolu Ali Bey Denizin Dibinde Hatcam Ya da Geceleri Kalkar Ağlarım Sarı Zeybek Kahpe Gençlik de Geldi Geçti Anne Buralar Nere Şu Dirmil’in Çalgısı Koca Çamın Gürlemesi Dal İlen Tahtalıkta Galbır Var Çömlek Kırdıran Boğazı Burdur Manileri Ayna koydum çayıra, Şavkı vurmuş bayıra, Göğde Allah’ın yazdığına, Yerde kimler ayıra. ***************************** Esmerim cizim cizim, Süngüsü boydan uzun, Selam söylen yüzbaşıya, Yarim versin izin. ***************************** Dambırımın ucu pekmez, Çaların çanların ötmez, Bekar gıza gücüm yetmez, Ah bi dul garı dul garı. ***************************** Ak kapı kara kapı, Aktır bıllurun sapı, Beni senden ayıran, Sürünsün kapı kapı. ***************************** Kır atıma bindim geldim, Çayırlarda indim geldim, Ne zamandır görmedim, Yarimi görmeye geldim. ***************************** Entarisi sarı aklı, Deli gönül çok meraklı, Ayşe gelin sorarsan, Yeni gelmiş de, duvaklı. ***************************** Ak taşı kaldır da gel, Yılanı öldür de gel, Sen beni seviyorsun, Cüzdanı doldur da gel.
Bursa
Bursa Efsaneleri Sözlü gelenekte yaşayan efsaneler daha çok tarihsel kişiliklere , Bursa da yaşamış ünlü kişiler ve yerlerle ilgili efsaneler anlatılmaktadır .Hemen her efsanenin birçok varyantına rastlamak mümkündür. En çok Bursa ve Bursa’nın Oluşumu ile ilgili anlatılan yaratılış Efsaneleri ,Bursanın Fethi İle İlgili Efsaneler, Cennet Bursa Efsanesi ,Kişi ve yer adına bağlı efsaneler I. Murat Efsanesi , Emir sultan Efsanesi , Somuncu Baba Efsanesi , Geyikli Baba Efsanesi Baba Sultan )Musa Baba , Okçu Baba,Ali Dede , Sarıkız Efsanesi , Karagöz ve Hacivat Efsanesi, Üç Kuzular Efsanesi , Yerlerle ilgili , Dere Kızık Bayındır Kızık Efsaneleri , Irgandı Köprüsü , Hamitler Köyü, İnkaya Çınarı , İznik Gölü , Kara Demirtaş Hamamı , Kara Mustafa Kaplıcası Efsanesi , Oylat Kaplıcalarının Oluşması ile ilgili Anlatılan Efsaneler , Şehre Küstü , Eskici Mehmed Dede Efsanesi , Hançer Ali Dede Efsanesi , Şengül Hamamı Efsanesi , Ulucami neden yirmi kubbeli ?, Ulu camiinin ortasına neden şadırvan yapılmış? v.b efsaneler anlatılmaktadır. Cennet Bursa Efsanesi I.Murat Efsanesi Emir Sultan Efsanesi Çekirge Sultan Karamustafa Kaplıcası Hikayesi Kavaklı Çınar Hikayesi Bursa Kültürel Detaylar Bursa’ya Ait Bazı Deyimler Günlük konuşma dilinde yaygın olarak kullanılan binlerce kalıplaşmış söz deyimler kullanılmaktadır. Açtırma Kutuyu Söyletme Kötüyü Adamdan Saymak Adet Yerini bulsun diye Ağır başlı güler yüzlü Ağzına kilit vurmak Ağzı söyler kulakları duymaz Ağzı sütten yanmış Aklına mukayyet olmak Akşam ola hayrola Allah demiş çalış kulum vereyim Arayan bulur inleyen ölür Arif olan anlasın Atını sağlam kazığa bağlamak Ayağının altına almak Aynasına yazı yazmak Az aşım ağrısız başım Babam mezara anam pazara Bursa’ya Ait Bazı Atasözleri Abacı Keçeci sen neci Acemi katır kapı önünde yük indirir Aç elini kara sokar Açın yanında sarpın kucaklanmaz Ağaca çıkan keçinin dama çıkan oğlağı olur Ağaç dikenin sapı ekenin Ağanın gözü yiğidin özü Ağır kazan geç kaynar Ağız yediğini eğin giydiğini bilir Gezen kurt aç kalmaz Alçak yerin tepeciği dağ görünür Allah kardeşi kardeş yaratmış kesesini ayrı yapmış Allah uçmayan kuşa alçacık dal verir Anadan olur daya hamurdan olur maya Ar dünyası değil kar dünyası Adam adamdır olmasa pulu eşek eşektir olmasa çulu Adam sandık eşeği dört bıraktık döşeği Al basma mor basma her söze kulak asma Alçak yerde yatma el alır yüksek yerde yatma yel alır Almadığın hayvanı kuyruğundan tutma Aptal hayret eder akıllı sorar Arı söğüdü akıllı öğüdü sever Arı kızdıranı sokar Bursa’ya Ait Bazı Bilmeceler Bilmeceler ,genellikle ölçülü ve kafiyeli seslerden oluşan zeka geliştirici ,eğlenmek ve düşündürmem amacıyla en az iki kişi veya iki gurup arasında oynanan Halk Edebiyatı ürünleridir. Karşıda bir ay doğmuş Ayı görenler olmuş Anası kundakta iken Kızının kızı olmuş (GÜL) ************************************* Ha gitti kuşum Burnu gümüşüm Avı dağlarda Gözü yuvada (ARI) ************************************* Attım rafa Bir kuru kafa Yemesi tatlı Maymun suratlı (FINDIK) ************************************* Allah yapar yapısını Kul açar kapısını (KARPUZ) ************************************* Bir küçücük arpacık Başında var tablacık (ÇİVİ) ************************************* İçi taş dışı taş İçinde dön dolaş (MİNARE ) Bursa Bayramlar, Törenler, Seyirlik Oyunlar Bursada geleneksel olarak her yıl düzenlenen spor ve kültürel amaçlı etkinlikler dışında köylerde belli dönemlerde oynanan (bayram , hıdrellez vb.)geleneksel köy seyirlik oyunları ve Hacivat ve Karagöz gösterileri yapılmaktadır. -Tarihi Çalı Yağlı Pehlivan güreşleri Geleneksel olarak 43 yıldır Mayıs ayının 3. haftası düzenlenmektedir. -Kayapa Belediyesi tarafından her yıl Rahvan at yarışları düzenlenmektedir. Hacivat ve Karagöz Deve Oyunu Kılıç Kalkan Uludağ Türkmen Oyunu Rumeli Oyunları Bursa Türküleri Bursa da oyun ile söylenen köy güvendeleri dışında çeşitli olaylar karşısında yakılan ve kişilerin yaşadıkları ile ilgili türküler söylenmektedir. Sarı Mustafa Türküsü Zeytinyağlı Yiyemem Meşeli Dağlar Meşeli Oturmuşlar Herekenin Ağaları Menekşesi Tutam Tutam Bursa Giyim Kuşam Gelenekleri Günümüzde Bursa’da çağdaş çizgiler egemendir. Bursa’nın merkezinden köylerine doğru gidildikçe yöresel kıyafetlere rastlanır. Bölgenin yöresel özellik gösteren giysilerine dağ bölgesi adı verilen ilçeler olan Keles , Orhaneli,Büyük Orhan , Harmancık,’ın köylerinde rastlanabilmektedir. İl de giyim – kuşam Türkiye’nin tüm yörelerinde olduğu gibi , gelir gruplarına, toplumsal çevre özelliklerine göre değişiklik göstermektedir. Giyim ve Kuşamın çeşitlenmesinde , biçimlenmesinde moda ve çalışma koşulları etkili olmaktadır. Eski Bursa’da özellikle kadın giysileri , kumaşları ve işlemeleriyle dikkat çekerdi. Bursa tezgahlarında dokunan ipekler, bürümcükler, kadifeler bu giysilere özellik katardı. Erkek Giyimi Renkli kumaşlardan yapılan giysiler , işlemelerle süslü . Pantolon yerine potur, şalvar, çakşır, üstüne cepken gömlek giyilirdi. Bele üst üste kuşak sarılır, kuşakların arasına cep yerini tutan silahlıklar takılırdı. Başa genellikle fes giyilirdi. Üstüne Ağabani sarık sarılan keçe külah da yaygın baş giysilerindendir. Ayağa çarık, mest, yumuşak meşinden yapılmış, yanları dikişli flar yemeni giyilmektedir. Kadın Giyimi Bursa’nın içinde iki tür kadın giyimi vardır. Bunlar üç etekli ve şalvar içlikli giyimdir. Üçetekli Giyim Bu tür giyim özelliğini üç etek ve altına giyilen şalvardan alır. Ton don denilen şalvar bir tür pantolon biçimindedir. Ağı yukarıda uçkur bağı düşüktür. Bu tür özellikleri ile rahat etmeyi sağlar. Şu parçalardan oluşur. Top Don Pamuk- İpek karışımından dokunmuştur. Parçaların yanı nakışlıdır. Bunlara parçalık denir. Türlü şenliklerde işli parçalıklar üç eteğin yan yırtmaçlarından görülür. Uçkur (Yağlık ) İnce İpek bürümcüktendir. Uçları mor ve sümbül başakları işlidir. Gömlek (Uzun Köynek) Beyaz İpek bürümcükten yapılmıştır. Dize kadar iner. Önü Pembe gül dallarıyla işlidir. Yaka ve kol ağızları, renkli ipek ipliği ile işlenmiştir. Cepken Açık yeşil Bursa kadifesindendir. İçi astarlıdır. Üstü sarı bükme simle süslenmiştir. Şal Kuşak İnce yünden dokunmuştur. Renkli çizgilidir. Arasına iğne ile çiçek desenleri işlenmiştir. Kare biçimindedir. Üçgen sarılarak bele sıkıca bağlanır. Gümüş Kemer Şal kuşağın üzerine takılır. Altın- Gümüş karışımıdır. Önde çiçek biçiminde bir tokası vardır. Çorap ince ak yünden beş şişle örülmüştür. Pembe gül deseniyle bezelidir. Çedik Sarı deriden yapılmıştır. Taban astarına karanfil motifleri sırma ile işlenmiştir. Hotoz Başlık Bursa ’lı kadınlar (50 yıl önce) hotoz başlık giyerlerdir. Geçmişte başa giyilen hotoz mevsim çiçeklerine göre hazırlanırdı. Gül zamanı gül oyalı, gül renkli hotozlar, leylak zamanı leylak oyalı, leylak rengi hotozlar giyilirdi. Şalvar İçlikli Giyim Bursa’nın bu tür geleneksel giyimi , şalvar ve içlik olmak üzere iki parçadan oluşur. Öbür parçalar tamamlayıcıdır. İçlik üzerine cepken ya da pamuklu uzun hırka giyilebilir. Şalvar ve içliğin kumaşları düz ya da kareli , çizgili çitari, alaca. Kadife. Atlas, yünlü, pamuklu olabilir. Şu parçalardan oluşmaktadır. İçlik Bele kadar iner. İç astarlıdır. İçliğin iki ön parçası üs üste gelir, göğsün sol yanında ve yaka da düğümlenir. Kollar manşetli ve düğümlüdür. Şalvar Dikdörtgen kesimlidir. Ağı düzgündür ve yere kadar iner. İki yanında ayak geçecek kadar açıklık vardır. Bu tip şalvarlar genellikle altı metre kadar kumaştan yapılır. Bolluk belde bir uçkurla toplanır. Cepken Şalvarla içliğin üstüne giyilir. Onlara eş kumaştan yapılır. Kapitonelidir. İçi yeşil astarlıdır. Yeşil, pembe, sarı, ipek kordonla yapılmış ipek desenli harç cepkenin çevresini süsler. Ferace Gerek üçetek gerekse şalvar içlikli giyimle sokağa çıkıldığında üste uzun bir ferace giyilir, başa ak yaşmak örtülüdür. Bursa feracelerinin özel kesimi vardır. Yeşil yaka arkadan bele kadar inerdi. Feraceler, kırmızı çuhadan dikilirdi. İçi yeşil kumaşla astarlıydı. Kadınlar, feraceli yaşmaklı olarak sokağa çıkar, bir şey taşımaları gerektiğinde bunu bir bohçaya sararlardı. Bursa El Sanatları Bursa Osmanlı’nın ilk zamanlarında başkent olması ve ipek yolu üzerinde bulunması dolayısıyla Ekonomik ve Kültürel olarak tam anlamıyla bir merkez durumundadır. Bursa’nın bu konumu el sanatlarının da zenginleşmesini sağlamıştır. Geçmişte el tezgahlarında ipek kumaşlar, ipek halı , kilim , çuval ve heybe dokunmaktaydı. Günümüzde bu dokumalar fabrikalarda veya büyük atölyelerde yapılıyor. Bursa’da ipek böcekçiliğinin çok yaygın olması ipekçiliği de geliştirmiş, ipekli dokumaların merkezi olmuştur. Bursa’da dokumalardan başka urgancılık, saraçlık, bıçakcılık, demircilik,sedefçilik ,gümüş kakma sanatı, tenekecilik, köfüncülük, çarıkçılık,Dokumacılık, semercilik gibi el sanatları yapılmaktadır. Köfüncülük Saraçlık Bıçakçılık Semercilik İpekçilik Çarıkçılık İznik Çiniciliği Çorapçılık
Çanakkale
Dil Çanakkale İli hem Anadolu hem de Trakya da kalan topraklarıyla ,İmparatorluk döneminden bu yana özellikle Osmanlı- Rus Harbini takip eden dönemde sürekli göç aldığından ,ilin tamamını kapsayan ortak bir ağzın varlığından söz edebilmemiz mümkün değildir .Yoğun olarak Balkan Göçlerine ev sahipliği yapan Çanakkale ,Anadolu da göçer halde yaşayan Yörüklerin ve Tahtacılarında iskana tabi tutulmaları ile birlikte hem şu anda Türkiye sınırları içinde kalan topraklarda konuşulan ağızlar hem de Türkiye sınırları dışında kalan topraklardan gelen Müslüman toplulukların konuştuğu ağızları ve tüm bu iskan edilme süreci boyunca bu bölgede var olmuş yaşamış "'Yerli''Türklerin konuştukları ağızların harmanlanmasından ortaya çıkan ve ilin her bölgesin de standart bir ağza sahip olmayan ama benzeş bir ağız yapısı ortaya koyan bir ildir. Edebiyat Tekke Edebiyatı: Çanakkale de adalarda (Gökçeada ,Bozcaada )yaşayan Rumların dışın da kalan tüm halk Müslüman dır.Sünni inanca sahip topluluklarda Ortodoks din anlayışının yanında ortaya çıkan bir tasavvufi akım ve bu akımın öğretileri doğrultusunda var olabilmiş bir tekke edebiyatı söz konusu değildir.Sünni İslam anlayışının dışında yaşayan ve fatih dönemin de Çanakkale ya getirilen ve bu bölgede yaşayanlarca Türkmen adıyla bilinen Alevilerin ise inançları gereği bir tekke edebiyatına sahip oldukları gözlenmektedir.Ancak hem çok uzun zaman önce bu bölgeye yerleşip Anadolu Aleviliğinin etkileşiminden uzaklaşmaları hem de Sünni nüfusa nazaran az olmaları bu bölge Alevilerinin Tekke edebiyatı alanında gelişimini engellemiş ve var olan tasavvuf anlayışının süreç içinde azalarak kendini tekrar etmesine neden olmuştur.Türkmenler arasında tekke edebiyatı sönümlenerek devam etmektedir. Halk Şairleri: Çanakkale de tıpkı tekke edebiyatında gözlemlediğimiz süreç aşık edebiyatı ve halk şairliği geleneklerinde de karşımıza çıkmaktadır.Türkiye'nin batısına yaklaştıkça ,klasik anlamdaki aşık edebiyatı temsilcilerini bulmamız zorlaşmaktadır.Çanakkale de bu duruma bir istisna oluşturmamaktadır.Aşık edebiyatının bir gelenek olarak var olamadığı coğrafyalarda halk şairliği geleneğinin de varlık alanı bulamayacağı açıktır.Halk şiiri tarzında şiir yazanların gelenek ve çevrede ekol oluşturabilecek bir birikimin olmaması nedenleri ile ferdi yönelimlerin dışına çıkmayan kısır ürünlerle var olmaya çalıştıkları görülmektedir.İlimizde gelenek ve çevreyle iletişimleri olmayan birkaç kişinin halk şiiri tarzında şiirler yazması memnuniyet vericidir. Halk Oyunları Müziği Çanakkale de bilinen halk oyunlarından bazıları şunlardır;Harmandalı,kaba güvem,Edremit güvendesi,Yandım Ayşe,(Karyolamın Demiri),Kuz köy Zeybeği,Sürmeli, Bayramiç Zeybeği Karanlık Zeybeği Düğün ve eğlencelerde oynanan bu oyunların dışında ,dini nitelikli bir dans olan Samahlar Türkmen ibadetlerinin gerçekleştirildikleri cemlerin ayrılmaz ve önemli bir bölümünü teşkil etmektedir.Çanakkale yöresinde oynanılan Samahlar Orta ve Doğu Anadolu Samahlarından daha ağır bir tempoda gerçekleşir. Bu tipten oyunların dışında ile göçler yolu ile gelen diğer toplulukların da (Çerkezler Adıge, Kumuk, Pomak, Boşnak v.b.) Çanakkale oyunlarının yanı sıra kendi oyunlarını da oynadıkları da görülmektedir.Oyunlarda kullanılan müzik aletleri de oynanan oyunlara ve oynanan topluluklara göre değişiklik gösterir.Geleneksel zeybek oyunlarında klarnet ,keman, davul, darbuka, kullanılırken ,Samahlarda bağlama ,Çerkez oyunlarında akordeon ve phacic kullanılır. Çanakkale türkülerinin önemli bir kısmı, maniler arasına serpiştirilen nakaratlar yardımıyla oluşmaktadır.Bilinen bir ezgiye (örneğin Evreşe yolları) mani eklemeleriyle türkü söyleyicilerin mani repertuarına göre uzayıp kısalabilir ve her seferin de türkü sözleri değişebilir.Esas olan ezgidir.(örnek) Bahçemiz savan dolu Kövümüz Gelibolu İster al ister alma Mallemiz oğlan dolu İster al ister alma Kövümüz oğlan dolu Entarini ben biçtim İbriğinden su içtim Evvel yarin ben idim Şimdi de benden vazgeçtin Evvel yarin ben idim Şimdi benden vazgeçtin ERKEK OYUNLARI 1)HARMANDALI 2)KABAGÜVENDE 3)KARANFİLİMİN MORUNA ( ÇİFTLEME ZEYBEĞİ ) 4)KUSKÖY ZEYBEĞİ 5)ÇAN SEKMESİ (SÜZME) 6)KARANLIK DERE 7)BAĞ ÖZÜ 8)ALAY HAVASI 9)EDREMİT ZEYBEĞİ 10)SÜRMELİ ZEYBEĞİ 11)KAZAK ZEYBEĞİ 12)ADA ZEYBEĞİ 13)CANKİKİRİK BAYAN OYUNLARI 1)HARMANDALI 2)KARYOLAMIN DEMİRİ 3)BAYRAMİÇİN DAĞLARI 4)VERSİNLER 5)ÇEMBERİMDE GÜL OYA 6)BALIKESİR YOLUNDA 7)SIRA SIRA SİNİLER 8)ÇAN SEKMESİ Maniler Maniler, yoğun olarak Hıdrellez de kullanılır.Hıdrellez dışında kına gecelerinde de kadınlar arasında söylenilen türkülerin çoğu da mani bağlantılı türlülerdir. Kara, kara kazanlar Kara yazı yazanlar Cennet yüzü görmesin Aramızı bozanlar Mendilimin ucuna Şeker bağladım şeker Bizim günahımızı Annenle baban çeker. Kara kuzu ak kuzu Kuzuyla verin tuzu Mala tamah etmeyin Sevdiğine verin kızı Gelibol'a girerken Sağ tarafta karakol Öp babamın elini Babamın damadı ol Ramazan Ayın da sahur zamanın da Ramazan Manileri olarak adlandırılmış ve davul eşliğinde söylenilen maniler vardır.Ramazan ayının son günlerinde davul çalıp mani söyleyen kişilere bahşiş veriler.Bahşiş genellikle paranın dışında yiyecek maddelerinden oluşmaktadır.(Bu tip manilerden bazıları şunlardır.) Yeni cami direk ister Söylemeye yürek ister Benim karnım toktur amma Arkadaşım börek ister Ne uyursun ne uyursun Bu uykuda ne bulursun Al aptesi kıl namazı Cennet alayı bulursun Keçisin otlatırım Dövenden hoplatırım İki gözüm Bekir Ağa (Sen benim bahşişimi verirsen ) Ben bu davulu patlatırım. Edirne'nin Camisi Doksan dokuz penceresi Çok bekletme Ayşe Teyze Yandı pilav tenceresi Tekerlemeler Ramazan Ayın da ,iftar sonrasında küçük çocuklar ev ,ev dolaşarak ,saya tekerlemesi söyleyerek bahşiş toplarlar. Oy naklava naklava Canım ister baklava Baklavanın yarısı İncir üzüm kurusu Hanım abla merdivenden iniyor,iniyor Bize para veriyor, veriyor Vermeyen de sağ olsun Veren de sağ olsun SAYIŞMACA Eveleme develeme Deve kuşu kovalama Tazi tuzu Bel - ber kı - zı Ne zaman gel - cek Ya - zın gel - cek Yaz olası Buz olası Bir tahtaya dizilesi On - cuk bon - cuk Leb - te ço - cuk Ninniler Sözlü kültürümüzün her alanın da olduğu gibi ninnilerde kullanım alanı bulma zorluğu içindedir. Çanakkale de ülke genelinde de sıklıkla karşılaştığımız ninnilerin yanı sıra ,nadir de olsa ağıt ve ilahilerin ninni fonksiyonu ile yüklendikleri haller söz konusudur. Dandini, dandini dastana Danalar girmiş bostana Kov bostancı danayı Yemesin lahanayı Asmaya astım salıncak Uyumadı gitti yumurcak Mini, mini yavruma ninni Adı güzel çocuğum hu ,hu Bilmeceler Alçacık tepe Şıngıllı küpe (Nohut) Uzun ,uzun uzarlar Ot içinde buzağılar (Hıyar) Uzaktan baktım bir taş Yanına vardım Dört ayak bir baş (Kaplumbağa) Sıra ,sıra uzarlar Birbirin geveler (Kiremitlik) Efsaneler Anlatım türleri içinde Çanakkale'de en çok karşılaşılanı içinde inanma unsurunu barındırdığından dolayı efsanelerdir.İl içinde hemen her yerleşim birimi yakının da bulunan yatırların da efsane geleneğinin oluşması ve yaşamasında önemli bir etkendir.Efsanelerin yoğunluklu olarak karşımıza çıktığı alan bu olmakla beraber, hemen her konuda da efsaneler üretilmiştir.Çanakkale de en çok bilinen ,yaygın olan efsane şudur ; (Bu Türkler - Kızıl deli Sultan ve Kırk Erenler - bu Urumeli ne ,yani şimdi Trakya ya geçmek istiyorlar.Yok vasıta yok.Oradan sal yapıyolar onlar.Sala binip karşıya geçmek istiyorlar .Arkadaşların bir tanesi uyuyo.orda.Bu deliyi bırakalım diyolar ,götürmeyelim.Bırakıyolar bunu.Sala binip karşıya geçiyolar .Bi de kalkıp bu deli.Yav gidiyo bizim arkadaşlar !Yav durun murun nereye ?Ordan hemen eteğene kum dolduruyo.Başlıyo ekin serper gibi serpmeğe.Saldakiler diyo ki:Valla deli geliyo ,denizi bölücek.Duralımda alalım diyolar.Dede geliyo kumu elinden bırakıp .O kumda ordan hasıl olma diye duydum.(Anlatıcı ,Lapseki ilçesi .çardak beldesinde denizin içinde yer alan kumsalın nasıl oluştuğunu anlatıyor .) Bayramlar,Törenler Kutlamalar Her iki dini bayramlar,ülkemizin diğer yörelerinde olduğu gibi kutlanır.Milli bayramlar da diğer illerdeki gibi çeşitli etkinliklerle kutlanırken ,Çanakkale de diğer illerden farklı olarak ve uluslar arası düzeyde Çanakkale Savaşları ile ilgili anma törenleri her yıl 18 Mart ayın da gerçekleştirilir.Dini ve milli bayramlarımızın dışında ,Çanakkale de yaşayan (Gökçeada ve Bozcaada ) Hristiyan vatandaşlarımızın da kendi dini bayramlarını kutladıkları bilinmektedir. Çanakkale "de dini ve milli mahiyetteki bayramların dışında en yoğun kutlamalar Hıdrellez de yapılır.5 Mayıs akşamı ,gül dallarına ,para ,yüzük ,düğme v.s. asılır.Su kenarına gidilerek istenilen dilek, yere şekil alarak çizilip dua edilir.Hava karardığında ise ateş yakılarak üstünden atlanır.Bu gece Hızır "ın geleceğine inanıldığından sabah erken kalkılmaya çalışılır.6 Mayıs sabahı bir gece önceden gül dalına asılanlar toplanılır.Asılan eğer para ise bereket getirmesi için yıl boyunca cüzdanda taşınır.Yüzük ,düğme gibi şeyler bir kabın içine konularak küçük bir kız çocuğuna birer ,birer çektirilir. Ve her çekilişte maniler söylenir.Çanakkale'nin bazı bölgelerin de yapılan bu kutlamalara "Peskelye' adı verilir. İlimizde yaşayan Türkmen - Alevi toplulukların da ise hıdrellez ,bayram coşkusu ile kutlanır. Bu kutlamalar 3 gün sürer. Bu tarih boyunca Türkmenler işe gitmezler, çalışmazlar. Kutlamalar süresince bir gün civarda yer alan bir yatıra gidilir.Bir diğer gün köy mezarlığına gidilerek kesilen hayvanlar pişirilir,yemekler yenir. Her aile ,kendi aile kabristanlığının yanın da sofrasını kurar .Diğer ailelere meşrubat ve çerez ikram edilir.Gün boyunca mezarlıkta kalınır . Kaynak: https://www.onemforum.org/bilgi-arsivi/409273-canakkalenin-kulturel-ozellikleri-nelerdir.html
Çankırı
Çankırı'nın merkez ilçesi dahil, köy ve kasabalarında Türk Milli Kültürü yaşatılmakta olup köy ve kasabalarında genel olarak "kapalı toplum" özelliği görülmektedir. Öyle ki Çankırı köylerinde halen köy odaları bulunmakta, geleneksel Türk misafirperverliği nin en güzel örnekleri bu köy odalarında sergilenmektedir. Düğünlerde, bayramlarda ve benzeri milli günlerde halkın birbirle ri ile olan münasebetleri, yıkılmamış bir milli dayanışmanın ender örneklerinden olmaktadır. Büyüklere saygı, küçüklere şefkat ve sevgi yanında sosyal yardımlaşma halen yaşanmaktadır. Bu durum, Çankırı'ya gelip de uzun bir süre yaşayan yabancıları dahi hemen etkisi altına almakta, onları da gelenek ve göreneklere tabi kılmaktadır. Bu bölümde Çankırı kültürel hayatının önemli unsurları folklor, düğünler, sünnet, yaran, el sanatları, mutfak ve belirli günler başlıkları altında verilmiştir. YARAN KÜLTÜRÜ Çankırı Yaran'ını yani sohbet alemlerini anlatmaya geçmeden önce, bu sosyal müessese ile irtibatı olduğu bilinen Ahilik müessesesinden birazcık bahsetmenin yerinde olacağını zannediyoruz.İnsanların birbirlerine kuvvetle itimat etmeleri ve birbirlerini dil, din, ırk ve mezhep ayrımı gözetmeksizin sadece "kul", "insan" oldukları için sevmeleri gibi temel kaidelere dayanan Ahiliğin, pek çok bakımdan Çankırı Yaranı ile alakalı olduğu bilinir. Şöyle ki; Ahiliğin, bilinen altı şartı vardır. Bu altı şart, "açık" ve "kapalı" olmak üzere ikiye ayrılır. Açık olması gereken "alın, kalp ve kapı" dır. Ki, alın açıklığından, başkalarının yanında yüz karası bulunmamak, kalp açıklığından her insana sevgi beslemek, kapı açıklığından da kendisine yardım istemeye gelen ve muhtaç olan herkese kapısını açık tutmak kasdedilir. Kapalı olması gerekenler ise "el, dil ve bel "dır. El'in kapalı olmasından kasıt, hiç kimsenin hak ve hukukuna tecavüz etmemek, dil'in kapalı olmasından kasıt, hiç bir kul hakkında kötü söz söylememek, dedikodu yapmamak, bel'in kapalı olmasından kasıt ise, hiçbir ferdin namusuna tecavüz etmemektir. Dil konusunda ayrıca, "sır saklamanın da şart olduğu" kasdedilmektedir. ÇANKIRI FOLKLORU Aslında çok geniş bir araştırma ve inceleme konusu olan Çankırı Folkloru'nu biz burada kısaca ve ana hatlarıyla ele alacağız. Bu konudaki müstakil eserleri de, yeni yetişen Çankırı evlatlarının mutlaka verecekleri inancını taşımak istiyoruz. Aksi takdirde, kendilerin den evvelki neslin işlemiş oldukları hatayı devam ettirmek gibi büyük bir vebali omuzlamış olacaklarını zannediyoruz.Genel bilgiler vermek bakımından Çankırı folklorunda etkili bir rolü bulunan gelenek ve görenekleri tanıtmak yerinde olacaktır. Çankırı halkının yaşayışı ve dünyası hakkında öğrenmek istediklerimizin hemen tamamı merkez ilçe hayatından uzak kalmış olan köy ve kasabalarında daha geniş ve daha canlı bir şekilde görüle bilmektedir.Çankırı, değişen her türlü hayat şartları ve tarzına rağmen, gelenek ve göreneklerinden "öz olarak" çok şey kaybetmeyen nadir bir ilimizdir. Nitekim, yavuklusuna (nişanlısına) kenarı işlemeli mendil gönderen genç kızları kalmamış olsa bile, kırsal kesimde aynı kızları ve kadınları yolda yürürken hala erkeklerin önünden geçmezler. Çünkü sımsıkı ve hem de farkında olmadan, yürekten bağlı oldukları açıkça görülen "töre"ye aykırı bilirler erkek önünden geçmeyi... Yine aynı şekilde, davullu-zurnalı, üç gün üç gece yapılan düğünlerin yerini, belediye nikah salonu veya düğün salonu törenleri almışsa da gerdeğe giren güveyi yumruklanır ve az önce sağdıçlar tarafından camiden (yatsı namazından) getirilmiştir. Gelinlerin kına gecesi kınaları yakılır ve kına gecesi oyunlarında mutlaka bindallı veya üçetek giyilir.Bütün bu ve buna benzer hususlar, Çankırı'da gelenek ve göreneklerin "öz olarak" değil, şekil olarak bazı değişmelere uğradığını göstermektedir.Her sene kış mevsiminde büyük yaran sohbetleri ve hemen her düğünde, "baş donanması" merasimleri de gençler arasında uygulanmakta ve öz haliyle yaşatılmaktadır.Çankırı'da diğer illerimizde hemen hiç rastlanmayan bir husus daha vardır ki o da, genç lerin büyük bir çoğunluğunun, mahalli halk oyunlarını oynayabilmeleri, saz çalıp türkülerini aslına uygun tarzda söyleyebilmesidir. Mahalli halkoyunları, çeşitli okullarda kurulan ekiplerce yaşatılmakta, halk eğitimi kurslarında da bu oyunlar öğretilerek canlılığı muhafaza edilmektedir. Hele Eldivan İlçesindeki düğünlerde kurulan "Seymen Alayı" aslından hiçbir şey kaybetmeden güzel bir gelenek olarak yaşatılmaktadır. Yine Eldivan ilçesinde yapılan eğlencelerde ve düğün lerde kukla gösterileri, kayda değer bir başka numunedir. Çankırı Düğünleri Günümüz Çankırı'sında köy ve kasabalarında çok önemli değişikliklere uğratılmamış düğün adetleri hakkında derli toplu bilgileri Merhum Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok'un, 1930, 1931, 1932 yıllarında Çankırı'da neşredilmiş ve Duygu Gazetelerindeki tefrika edilmiş yazılarından öğrenebilmekteyiz.Bu kaynaktan öğrendiklerimizi, günümüz Çankırı'sında yaşayan düğün adetlerinin şekli ile yer yer mukayese ederek sunacağız. Aslında elli sene önce kaydedilen düğün adetleri ile bugünün Çankırı'sında yaşayan adetler, genel hatları ile birbirlerinin aynısıdır. Lakin, bilhassa para yönü ağır basan ve aşırı masrafı gerektiren motiflerin, zaruri olarak terkedilmiş olduğu da bir gerçektir. Düğünlerde İlk Teşebbüs: Evlenme çağına gelen Çankırılı delikanlının anası, oğlu için aradığı münasip gelin adayını bulunca, bu durumu kocasına iletir. Bugün de aynı durum geçerli olmakla birlikte, daha çok oğlan bulduğu kızı anasına, anası da kocasına anlatmak tadır. Bunun üzerine, kızın kendisi ve ailesi hakkında lüzumlu araştırmalar yapılır, bilgiler toplanır. Kız, yapılan araştırmalar neticesinde ahlaken, bilgi ve beceriklilik bakımından müna sip görülürse dünürlüğe karar verilir. Köy ve kasabalarda bu durum geçerli ise de, şehir merkezinde kız ve oğlanın tanışarak anlaşarak evlenmelerine daha sık ratlanmaktadır. Daha sonra, araya bir aracı konarak kızın anasına haber verilir. Kız anası da kocasına söyler, ağabeyi varsa onun da görüşü alınır, durum oğlan tarafına haber verilir. Bunun üzerine, kız tarafı ilk olarak normal bir masrafla alınabilecek takı ve eşyaların listesini oğlan tarafına duyurur. Eskiden bu listede beş adet beşibiyerde kulplu altın, iki çift elmas küpe, iki elmas yüz ük, iki elmas iğne, iki çift gümüş nalin, iki gümüş kemer, iki kaftan, iki Bağdat dokuması ipek çarşaf, iki hamam takımı, iki çift potin kalüş yer almakta idiyse de, bugün bunların çoğu istenmemektedir. İstenilenler sadece nişan yüzüğü, bilezik ve kolye ile altın zincir gibi takılar ve eş yalar olmaktadır. Diğer istekler, daha sonra belirlenmektedir. İstekler, oğlanın ailesi tarafından da ka bul edilmişse söz kesilmiş demektir. Nişan Töreni: Oğlan evi tarafından kabul edilerek alınan eşya ve takılar, kız evine gönderildikten sonra bir Cuma günü nişan yapılır. Nişan günü, oğlan tarafının kadın ve kızları ile bir de defci davet edilir. Defci çalma ğa başlar. Her iki tarafın davet edilen kadınları oyun ve eğlencelerini birkaç saat kadar sürdür dükten sonra, ortaya bir kat elbiselik kumaş serilir. Bu kumaş, oğlan evi tarafından getirilen ziynet eşyaları ile birlikte, gelin kıza elbiselik olarak getirilmiştir. Gelin olacak kız içeriye girince, elebaşılık eden kadınlar "Allah aşkına maşallah deyiniz, nazar değmesin" diye ihtarda bulunurlar. Gelin kız, yerde serili kumaşın üzerine gelip ayakta durur. Getirilen yüzük parmağına takılır. Diğer mücevherler de elbisesi üzerine iliştirilir. Bunlardan sonra gelin kız, önce oğlan tarafının (annesinden başlamak üzere) ellerini öper. El öpme sırasında, getirilen özel hediyeler de takılır. Şimdi ise (daha çok şehir merkezinde) bu nişan merasimi, oğlan ile kızın, davet edilen her iki taraf akrabaları huzurunda ve kız evinde, birbirine kırmızı bir kurdele ile bağlamış nişan yüzüklerinin, hatırı sayılır bir akraba veya eş-dost tarafından takılması şeklinde yerine getirilmektedir. Nişan merasimindeki eğlence ve hediye vermeler de, bu esnada yapılmaktadır. Şerbet İçilmesi: Genelde kısmi değişikliğe uğramasına rağmen, şerbet içilmesi de şu şekilde olur: Kadınlar tarafından nişan töreni yapılmadan bir iki gün evvel ailenin durumuna göre erkekler tarafından da tören yapılır. Törende dualar okunur ve şerbetler içilir. Şerbet içme adeti sadece kadınlar arasında ya pılmaktadır ve özellikle "darısı başına olsun" dilekleriyle, genç kızlara içirilmektedir. Kadın ve erkekler arasında bu şekilde nişan töreni tamamlandıktan sonra, kız oğlan tarafına geçmiş sayılırdı ve bugünden başlamak üzere oğlan anasına gelinlik etmeğe başlardı. Gelinlik etmekten maksat, gelin olan kızın kaynana ve kayın babasına kat'iyyen yüksek sesle söz söylememesidir. Mecburi bir durum olursa, çok hafif bir sesle konuşabilmesiydi. Gelin kız her nerede oğlan tarafından bir kadınla karşılaşsa, onların ellerini öper. Yan larında hiç kimseyle konuşup eğlenemez... Aksi takdirde, gelin hakkında hiçte hoş olmayan dedikodular bir anda yaygınlaşır. Ancak, gelinlik etme adeti günümüz Çankırı'sında genellikle kasaba ve köylerinde bu şekildedir. Merkezde ise gelin kızlar sözlüsü veya nişanlısı ile el ele-kol kola gezebilmekte, eğlenebilmektedir. Nikah Töreni Veya Düğün (Dün): Çankırı'da nikah töreni yahut düğün, eskiden şu şekilde yapılmak taydı: Mahalle bekçisinden, imamından, muhtarından başlayarak diğer yetkililere bahşiş ve harçlar verildikten sonra, mahalle imamına hitaben izinname çıkartılırdı. İzinname"de "... mahallesi imamı efendi, badesselam inha olunurki... nam bikri ile evlen mesine canib-i şer'i şerifeden izn-i şer'i lahık olundu vesselam.." tarzında beyan bulunurdu, izin namede, "Mihr-i müeccel" ve "mehr-i muaccel" diye tespit edilmiş iki yer bulunurdu. "Mihr-i müeccel" nikah bedeli, "mehr-i muaccel" de erkeğin vakti olmayıp ta geline ait mücevheratı ve diğer eşyaları ileriki bir zamanda yapılmak üzere adet ve miktarının bedeli demekti. Bu durumları beyan eden hususlar, izinnamedeki tespit edilen yerlere yazılırdı. Ölüm veyahut başka bir surette ayrılık vaki olur ise izinnamedeki yazılı hususlar, kadının hakkı olarak gerekirse mahkeme hükmü ile alınırdı. İziinnameler, mahalle imamları tarafından muhafaza edilerek saklanırdı. Nikah duasına mahallenin ulema ve diğer sayılır kişileri davet edilirdi. Kızın bir vekil iki şahidi, oğlanın da aynı şekilde bir vekil, iki şahidi davetliler arasında bulunurdu. Nikaha başlanmadan önce imam efendi tarafından, yapılacak veya yazılacak birşey olup olmadığı sorulur, varsa şayet, yapılır veya yazılırdı.Nikah miktarına gelince, öteden beri nikah miktarı pazarlık suretiyle yapılması adet idi. İmam Efendi meclisin ortasına oturur, sağ tarafına oğlanın, sol tarafına da kızın vekil ve şahitleri otururdu.Kız tarafına hitaben "İsteyiniz bakalım.." derdi. Bu şekilde kız tarafı ile oğlan tarafı arasında, imam efendi hakemliğinde sürüp giden pazarlık sonucunda bir bedel tespit edilirdi. Miktarın tespitinden sonra nikahın aile kuruluşunda esas olduğunu beyan eden bir Hadis-i Şerif okunur herkes diz çöker, ellerini açık olarak dizleri nin üstüne koyarlardı. Yalnız imam efendi elinin birisini kapalı olarak dizinin üstüne koyardı. Sebebi ise nikah esnasında oğlan evinin düşmanları büyü yapılabilir düşüncesiydi. İmam oğlanın vekiline hitaben üç defa:"-Allah'ın emriyle, Peygamberin kavliyle, filanın kızı filan hanımı, kendi tarafından vekaleten filan efendiye asaleten alıverdin mi?..." diye sorardı. Oğlanın vekili ise "Alıverdim" diye cevap verirdi. İmam efendi de, bunun üzerine "Ben de akdi nikah eyledim." deyip elini açar ve uzunca bir dua okurdu. Daha sonra orada bulunanlara şerbet verilir, artan şerbet de uygun görülen yerlere gönderilirdi. Kız tarafı da bir tepsi baklava ve hediye ile karşılıkta bulunurdu. Kurban bayramlarında arife günü kız evine kurban göndermek adetten idi. Buna da, kız tarafı bak lava ve diğer hediyelerle karşılık verirdi. Bugün: Çankırı'daki nikah ve düğün adetlerinin eskiye karşılık, bu adet lerin pek çok yönü, günümüzde bazı değişikliklere uğramıştır. Bu değişikliklerin en önemli sebebi, hiç şüphesiz ki, artan ihtiyaçlar ve her yönden sağlanan sosyo ekonomik değişim ve gelişmelerdir. Günümüz Çankırı'sında nikah akdi, resmi ve imam nikahı olmak üzere iki ayrı safhada yapıl maktadır. Resmi nikah, daha çok düğün merasimi ile birlikte yapılmaktadır. Ekonomik zorluklar ve bir de zamandan tasarruf etme kaygısının tabii bir neticesi olarak düğün merasimi şekline dönüştürül müş olan resmi nikah (belediye nikahı) işlemi, genellikle Belediye Nikah Salonu veya benzeri bir yerde yapılmaktadır. Belediye Evlendirme Memurluğu tarafından tayin edilen gün ve saatte, nikah salonunda "ni kah ve düğün merasimleri" yapılacağı, matbu halde bastırılan davetiyelerle eş-dost ve akrabalara önceden duyurulur. Davetliler, nikah saatinden 15-20 dakika önce salona gelerek yerlerini alırlar. Hemen ar dından da damat tarafından gelin, salona getirilir. Gelinle damat, nikah saatine kadar bir süre, davetlilerin bulunduğu salondan ayrı bir odada bekletilir ve nikah esnasında yapacakları işler hakkında, nikah memuru tarafından kısa bilgiler verilir. Nikah memuru ile gelinle damat tarafının şahitleri salondaki masada yerlerini aldıktan sonra, gelin ve damat kol kola salona girerler. Salondaki davetliler, ayağa kalkarlar ve gelinle damadı alkışlarlar. Masaya vardıklarında önce gelin, şahidinin karşısındaki sandalyesine oturur, damat da kendi şahidinin karşısına oturur. Belediye nikah memuru, varsa tebrik ve telgrafları okur. Ardından da, Medeni Kanun'un ilgili maddesine göre Belediye Başkanınca kendisine verilen yetkiye dayanarak nikahlarını kıyacağını yüksek sesle duyurur ve önce kıza, sonra da oğlana ayrı ayrı; "-Filan kızı filan... falan oğlu falanı kocalığa kabul ediyor musun?", "-Filan oğlu filan... falan kızı falanı, eş olarak kabul ediyor musun?.." diye sorar. Kız ve oğlan yüksek sesle "evet" dedikten sonra, önce kız, ardından da oğlan, deftere imza atarlar. Şahitler de imza attıktan sonra, evlendirme memuru her ikisini de yüksek sesle "karı-koca" ilan eder. Bunun üzerine damat, kızın ayağına basarak duvağını açar. Davetliler alkışlarlar... Nikah tamam olduktan sonra, gelinle damat, salonun çıkış kapısında durarak, davetlilerin tebriklerini kabul ederler. Davetlilerin tebrik işi bittikten sonra, kız ve oğlan tarafı, hep birlikte hatıra fotoğraf ları çektirirler. Bu iş de tamam olunca konvoy halinde şehir dolaşılarak oğlan evine ulaşılır. İmam Nikahı: Dini nikah da denilen imam nikahı, ya resmi nikahtan veya gerdeğe girmeden hemen önce yapılır. Bu nikah işleminde, eskiden olduğu gibi izinnameler yoktur. Günümüz Çankırı'sında dini nikah, kızla oğlanın birbirlerini görmelerinde bir mahzur bulunmamasını sağlamak için nişandan hemen sonra da yapılmaktadır. Yine bugünkü Çankırı'da düğün merasimlerinin bir başka bölümü daha vardır: Resmi nikah ile birlikte düğün salonunda yapılanların haricinde, üç gün önceden kız ve oğlan evlerindeki şenliklerdir bu bölüm... Bu şenlikler genellikle Cuma günü kadınlar arasında başlar. Kına gecesi ve son günün gündüzüne kadar devam eder. Kız evinde şenlikten sonra kadınlar arasında mevlid okutulur. Kına gece sinde oğlan evinde ise, "Baş Donanması" yapılır. Baş Donanma: Bu adet, eskiden daha teferruatlı ve geniş bir şekilde yapılmakta iken, bugün tam olarak uygulanamamaktadır. Öyle ki, ekonomik durumu yerinde olmayan aileler, külfetli olduğu için her yönüyle mükemmel ve geleneklere-göreneklere uygun bir düğün yapamadığı gibi, durumu yerinde olan zenginler ise, düğünlerini balolarla yapmayı tercih eder olmuşlardır. Günümüz Çankırı'sında Başdonanması, genel olarak Yaran Sohbetleri'ndeki şenlik vb. oyun larla renklendirilen bir hal almıştır. Bu da her yıl kış mevsiminde yapılması gereken ama çeşitli sebeplerden dolayı ihmal edilen Yaran Sohbetleri'ne, yeni nesillerin özleminden kaynaklanıyor olsa gerek... Oğlan evinde baş donanması yapılırken, kız evinde de kına yakılır. Kına Yakma: Oğlan evinde baş donanma yapıldığı saatlerde kız evinde kına yakılma şöyle olur: Kız evi yakınları yatsı namazından evvel gelerek kız evinin büyük olan odasında belli bir yere otururlar. Oğlan evi tarafından gelenler ise ayrı oturur. Defçi kadınlarla birlikte türkü söyleyenler de bulunur. Yatsı vakti sonunda oğlan tarafından olan kadınlar, oğlan evinde toplanır. Toplu halde kız evine giderler. Oğlan tarafından giden kadınlar, çok süslü giyinmeye itina gösterirler. Bu ka dınlardan ikisi, ellerinde tepsiler içinde her çeşit kuru yemiş ile birlikte kınayı da götürürler. Eskiden bu gidiş, özel bir tören şeklinde idi ise de, şimdilerde gayet sadeleşti rilmiş ve normal hale getirilmiştir. Kına gecesinde eski adetlerden kalanlar, çerez yemek, oyna mak ve kına yakmak üzere çok az sayılacak motiflerdir. Havai fişekler atıl ması ve oldukça yüklü miktarda para masrafını gerektiren diğer motiflere de rastlanılır. Oyunlar oynandıktan, çerezler yendikten sonra yaşlı ve becerikli kadınlar, dua ve ilahiler okuyarak, gelini evin ortasına oturturlar ve törenle kınasını yakarlar. Daha sonra oğlan evinden gelen kadınlar evlerine giderler. Kız evinde kalan gelin kızın arkadaşları, ona arkadaşlık ederek sohbet ederler. Gelin Çıkarma: Çankırı'da gelin çıkarma adedi, geçmiş yıllardaki duruma bakarak, günümüzde bir hayli değişikliliklere uğramıştır. Diğer gelenek, görenek ve adetlerde olduğu gibi, masraftan kaçmak ve günün icaplarına aslını bozmadan uyabilmek kaygısı ile uğratılan bu değişik gelin çıkartma adet lerinin dün ve bu günkü hâlleri şu şekildedir. Kına gecesinin ertesi günü, gelin çıkartma merasimi yapılır. Sabahleyin erkenden, oğlan evinin her tarafı temizlenir. Eski tantana, şaşaa yerine bir sükunet çökerdi. Oda tarafında, güve yi ile yanına gelen bir kaç genç arkadaşından başka kimse kalmazdı. Davullar bir yandan ağır ve dertli havalar çalarken, öte yandan da kuşluk vakti (öğleye doğru) güveyinin gireceği hamam temizlenerek hazırlanırdı. Hamamda saz takımı şen havalar çalar ve aynı zamanda güveyi ile arka daşları hamama giderlerdi. Öğle ezanı okunduğu zaman, bir gün öncesinden okuyucular vasıtasıyla yapılan davetler üzeri ne oğlan evi tarafı oğlan evinin önünde, kız evi tarafı da kız evi önünde toplanırdı. Oğlan evi tarafından bindirilen 20-30 kadar süvarinin (atlının) önünde davullar zurnalar çalar, köçekler oynayarak kafile (gelin alayı) yola çıkardı. Daha önceden çeyizi götürülen katır ların iki katı süslenmiş hayvanlar, kafileyi takip ederdi. Sağdıç ta aynı şekilde süslü bir ata bindirilir ve gelin getirmek için hazırlanan arabalar, arkalarında yüzlerce seyirci ve davetli ile kız evine giderlerdi. Kız evine varmadan yolda sancakların önü kalabalık olurdu bazen Çankırı cadde ve sokaklarına sığmaz hale gelirlerdi.Bu şekilde kız evi önüne varırlardı. Kız evi önünde toplanan kalabalığa, kız evi tarafın dan şerbetler dağıtılırdı. Kuşak Bağlama: Gelin, babası evinden çıkarken, avluda en yakın akrabalar ve bir de hoca bulunurdu. Gelini avlu ortasına dikerler, en yakın akrabasından ve zenginlerden birisi, gelinin beline bir kuşak veya gümüş kemer bağlardı, gelinin beline kuşak bağlayan kişi, kendi kesesine göre, gelinin cebi ne para da koyardı. Orada bulunan hoca dua eder, duasından sonra gelin orada bulunanların elini öperdi. Gelin, bineceği ata (veya arabaya) kadar iki ta rafına kilimler gerilerek, kimseye gösterilmeden götürülürdü. Gelin, en yakın ve yaşlı akraba sından iki hanımla birlikte arabasına biner, diğer arabalara da diğer kadınlar binerlerdi. Gelin tarafının çeyizi, oğlan tarafının hazırladığı çeyizle aynı kıymette olurdu. Her iki tarafın çeyizlerinin yüklenmesi için 20-30 kadar katır hazırlanırdı. Bazen süslü bir rahlenin üzerine Kur'an konur ve sırmalı örtülerle örtülürdü. Bu rahle ön tarafta ve başta götürüldü ki, gelin kızın okuma bildiğine işaret gösterilirdi. Çeyiz, her katırın üzerine telli oda takımları, kilimler, halılar örtülmek suretiyle yüklenir ve herkesin gözleri kamaştırılmak istenirdi.Gelini taşıyan vasıtalar, at, tahterevan, tatar arabası, lando veya yaylı arabalar gibi vasıtalar idi. Bu halde kafile (düğün alayı) giderken mezarlık civarına gelince dururlar ve davul zurnalar susturulur Fatihalar okunurdu. Yastık Götürmek: Gelin çeyizi yükletildiği ve gelin alayı hareket ettiği sırada gençlerden birisi bir köşe yastığını kaçırıp hamama götürürdü. Güveyi, yastığı götüren gence bahşiş verir ki, bu bahşiş gelinin evden çıkartıldığı, ve yola koyulduğu haberinin bahşişidir. Gelin alayı şehrin merkez mahalle ve caddelerinden geçerler. Alay geçerken önlerine ipler gerilir ve düğün sahibinden bahşişler alınır. Bu şekilde gelin, yeni evine getirilir. Oğlan evinin büyükleri ve yakın akrabaları yanlarında bir imam ile evin önünde beklerler. Gelin eve girince dua edilir. Gelin, önce kayınbabasının ve büyüklerinin ellerini öper, kayınbabası ve akrabaları, gelin in başına kuru yemişle karışık bozuk para serperler. Bu paralar oradaki çocuklar tarafından kapışılır ki, uğur ve bereket sayılmaktadır. Gelin, hazır edilen odaya alınır. Güveyi Girişi : Gelin, oğlan evine geldikten bir kaç saat sonra, kız evi tarafından hazırlanan baklava ve etli yiyecekler getirilir. Bunları getirenlere de bahşişler verilir. Bu yiyecekler sadece gelin ile damat beye aittir. Hamamdan çıkarılan damat, yatsı namazına camiye götürülürdü. Namaz çıkışında, eve bir haberci gönderilir (Çok önceleri bu haber, fişek atılarak duyurulurmuş). Gelin odasına iki bardak şerbet hazırlanırdı. Gelin hanım, duvağı örtülü halde, odanın bir tarafına dikilirdi. Orta yerde bir yatak, bir tarafa da seccadeler serilirdi. Oda ortasına serilen bu yatak, gündüz kim serdi ise o kişi tara fından kaldırılırdı. Güveyi kapıya geldiğinde, imam dua ederdi. Güveyi yaşlıların elini öperdi. Bu sırada kapı açılır ve güveyi süratle içeri girerdi. Çünkü gençler tarafından güveyinin sırtına yumruk vurmak adettir. Güveyi acele davranmazsa epeyce yumruk yerdi. Güveyi gelinin bulunduğu odaya girer. Orada gelinle birlikte bekleyen yenge, gelinin duvağını açar ve ikisini el ele tutuşturarak çıkardı. Güveyi ve gelin, ilk önce seccadenin başına giderek iki rekat hacet namazı kılarlardı. O gece edilen duaların mutlaka kabul olunduğuna itikat edilirdi. Namaz kılınıp, dualar edildikten sonra kalkarlardı. Oğlan bir köşeye oturur, kızı da yanına alırdı. Kıza bir kaç soru sorardı. Kız cevap vermezdi. Oğlan, önceden hazırladığı söyletmeliği (elmas veya altın yüzük vb) verirdi. Bunu verince kız da konuşmağa başlardı. Güveyi daha sonra gelinden su isterdi. Gelin, önceden hazırlamış olduğu şerbetleri verir ve birlikte içerler ki içilen bu şerbet ağız tatlılığına, yani tatlı dilli ve güler yüzlü olmağa işaret sayılırdı. Son ra kız evinden gönderilen yiyecekler yenilirdi... Çankırı Düğünlerinde Söylenen Türkülerden Örnekler Bayrak Kaldırma Havası Çankırı köylerinde, düğün evinin önünde bayrak dikme adeti vardı. Buna, "Bayrak Kaldırma" denilirdi. Bayrak kaldırılırken, davul-zurna ile şu türkü çağrılırdı: Dan yüzüne dan yüzüne Dan uykusu tatlı olur Vurdum dilberin dizine Kaldırırlar akşam seni Çayırda bostan bozuyor Öğle işi firkatli olur Öksüzler bakar gözüne Yıldırırlar akşam sen Halay Çekme Havası Çankırı köylerinde on beş-yirmi genç yahut orta yaşlı grubu, el ele tutuşarak bir yarım halka (hilal) oluştururlar. Halkanın her iki başında bulunanlar, ellerinde mendil yahut birer çevre sallar ve çalınan havanın ahengine uygun olarak ağır ağır dönmeğe başlarlar. Davul ve zurna bu yarım dairenin ortasında durur ve genellikle şu havayı çalardı. Sarı kavun dilimi Gidiyorum Çorum'a Nitdin oğlan gülünü Bir taş değdi koluna Gülünü elinden alan Kolum sarılmak ister Bulsunlar Allah'ından Yarin ince beline Aman aman sarı kız Aman aman sarı kız Yatamam ben yalınız Yatamam ben yalınız "Aman aman" nakaratına gelince, baştakiler daireden ayrılarak iki ellerinde mendiller olduğu halde hoplamağa başlarlar. Buna göre diğerleri de hoplaya hoplaya çevirirler. Oyundan sonra halay başı olan, davulcuya bahşiş verirdi. Gelin Havası Gelin, güveyi evine götürülürken, davul-zurna şu havayı çalardı: Karacamın taburunu bozmuşlar Karamandır her kardeşim karaman Bozluğun dağını ne çok gezmişler Bekar olsam gitse canım aramam Karacamı sinesinden üzmüşler Ben illerin evlerinde duramam Karacam karacam aslan karacam Karacam karacam aslan karacam Anan yasdık koysun yaslan karacam Anan yasdık koysun yaslan karacam Bu türkü uzun bir bozlaktan kalmış iki parça olup hikaye ettiği hadisenin; "bir kızı seven iki erkekten birisinin gelini götürürken diğeri tarafından saldırıya uğrayarak Karaca denilen damadın göğsünden vurulmak suretiyle gelinin kaçırıldığını" anlattığı, Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok derlemesinde bahsedilmektedir. Tan Havası Tan havası, Sabah Namazı'ndan yarım saat evvel düğün evinin en yüksek odasında çalınırdı. Ne kadar davul zurna varsa bu havaya katılırdı. Bir kasaba halkını derin uykusundan kaldıran bu hava çalınırken de şu türkü söylenirdi: Gel felek gurbette alma canımı Gülüşan beylerinin gülü solarmı Feleğin elinden çektiğim neler Duyar düşmanlarım şadıgam olur Bozulmuş bağlara bülbül konarmı Ayrılır ateşi bağrımı deler Yıkıp viran etme mamur hanemi Evveli ağlayan sonra gülermi Eşinden ayrılmış gurbete salar Yuvada yavrular perişan olur Düşürdün dillere felek sen beni Düşürdün dillere felek sen beni Gelin Övme Türküsü Gelin, güveyi evine getirildiğinde, önceden hazırlanan odanın kapısına telli-duvaklı ola rak dikilirdi. Defçi kadınlar da gelini övmeğe başlarlardı. Ve şu türküyü söylerlerdi: Hoş geldin allı gelin Hoş geldin allı gelin Hoş geldin allı gelin Sefa geldin pullu gelin Sefa geldin pullu gelin Sefa geldin pullu gelin Haçan gelin haçan gelin Gelinimiz gelir güle güle Gelin hanım evinden ağlayarak çıktı , Evlere güller saçan gelin Nur doğdu birden bire Annesinin ciğerini dağlayarak çıktı Oğlumuzu alıp kaçan gelin Kayın ana iyi dilekler dile Güveyi beğ de yollara düştü Çok şükür geldi gelinimiz Şen oldu evimiz gönlümüz Defçi kadınlar bu sefer de kaynana karşısına geçerek şu türküyü söylerlerdi: Güveyi beğin annesi annesi Oğlan bizim kız bizim Ellerinde güller kokası Gelin hanım iki gözüm Gelin hanıma iyi günler veresi Kulağında kalsın sözüm Çok şükür geldi gelinimiz Çok şükür geldi gelinimiz Şen oldu evimiz gönlümüz Şen oldu evimiz gönlümüz Benin ağam kadı ile müderris Kavağın dibine gülük bastırdım Kayık gelse Üsküdar'a gideriz Ben o zeybeği ağam diye astırdım Gelse bile kötüleri nideriz Basaksız evlere basak yaptırdım O yavrunun düğmeleri çiziktir Hayatsız evlere hayat yaptırdım Feslikan'a ben atımı bağladım O yavrunun düğmeleri bir sıra Yar gelip geçtikçe gönlüm eğledim A kız biz gidelim gayrı Mısır'a Ben o yara sabah selam yolladım O yavrunun düğmeleri bir sıra A kız biz gidelim kayrı Mısır'a Türkünün sonunda da güya kaynana söylemiş gibi şunu derlerdi: Evimin sıçanı geldi Sırrım açanın geldi Gündüz yazup Gece okuyanım geldi Gelin Almaya Giderken Hendekten sesini aldım Karşıdaki gök ekin Başından fesini aldım Aldırdım elimdekin Koca köyün içinde Her soran benzin sorar Beğendim seni aldın Hiç sormaz kalbimdekin Amanın güzelim bize gel Amanın güzelim bize gel Allar, allar giy de bize gel Allar, allar giy de bize gel Şu dağlar çiçeklendi Şu dağlar meşe dağlar (A kız) yareler pürçeklendi Anam köşede ağlar Çek bayraktar bayrağı Yari bana vermezler Ayrılık gerçeklendi (A kızlar) ateş düşeni dağlar Amanın güzelin bize gel Amanın güzelim bize gel Allar, allar giy de bize gel Allar, allar giy de bize gel Kına Yakarken Söylenen Türkü: Hani bu kızın anası Esvap yülüğün ak taşlar Elinde mumlar yanası Yiyip içtiğin ocaklar Allah muradını veresi Gölgelenip geçtiğin ağaçlar A kızım kınan kutlu olsun A kızım kınan kutlu olsun Vardığın yerler şen olsun Vardığın yerler şen olsun Küçük dayın atın yeder Bir elinde tava sapı Büyüğü yanında gider Bir elinde helva topu O da babasına bedel Bu da öküzün hakkı A kızım kınan kutlu olsun A kızım kınan kutlu olsun Vardığın yerler şen olsun Vardığın evler şen olsun Diğer Düğün Türkülerinden Örnekler Şu dağın başında vatanım yurdum Evlerine varamadım köpekten Kadir Mevlam bize eylesin yardım Telli uçkur çezemedim ipekten Bir değil, beş değil, on değil derdim Akşam sabah yapışırım bilekten Açıldı yareler uç verdi gayri Ben bu derdin hangisine yanayım Her sabah her akşam okunur ezan Evleri olsa da yüksek olmasa İki ayağım tutmaz odamda gezem Ayrılık olsa da ölüm olmasa Katibim yok benim mektubun yazan Yarin yolladığı güller solmasa Ben bu derdin hangisine yanayım Gel otur yanıma illere karşı Karşıdan karşıya el etme yarim Şen olsun sevdiğim gezdiğim çarşı Seni görmeyeli nice oldu halim Ya ben ağlamayayım kimler ağlasın Genç yaşımda beni bitirdin zalim Şu deli gönlümü kimler eğlesin Ben bu derdin hangisine yanayım Şu karşıki bağlarda üzüm deveği Şu dağın başında bir tutam çiçek Ne sen gelin oldum ben güveyi Ne kadar söylesem o kadar gerçek Sağ olup gelirsem bir gün yurduma İnanmazsan kadı efendi beni yemine çek Sen gelin olursun ben de güveyi Yarin gözü yaşlı yemini bilmez Aman Allah ben bu derdi nideyim Genç yaşımda dağlara mı gideyim. ÇANKIRI'DA SÜNNET DÜĞÜNLERİ Her ailenin, erkek çocuğu sahibi olduktan sonra ilk telaşı, çocuklarını sünnet ettirmek, kaygısıdır. Bu hal ve kaygı, İslami bir adet olarak yaşanmaktadır. Çankırı'da yaşayan sünnet adetleri, bundan yarım asır öncesinde çok büyük masrafla yapılan ve debdebesi bol düğünler şeklindeydi. Büyük oranda şekil değişikliğine uğratılmış ve mümkün olduğu kadar az masrafla hatta her ailenin kendi maddi durumuna göre yaptığı sünnet düğünleri günümüzde şöyle cereyan eder: Düğün Başlangıcı: Çankırı'da sünnet düğünleri genellikle sonbahar mevsiminde yapılır. Çünkü bu mevsim, her aile için bir çok telaşın son bulduğu ve her şeyin bol olduğu bir mevsimdir. Düğün öncesinde, sünnet olacak çocukları için evlerde birer yatak (Karyola veya somya) süslü olarak hazırlanır. Çocuk tek ise tek yatak, bir kaç tane ise bir karyolaya üç dört çocuk yatırılır. Ev, bir bayram yeri gibi süslenir. Sünnet edilecek çocuk için hazırlanan düğüne, matbu olarak yapılmış davetiyeler ile eş dost ve akrabalar çağrılır. Davetlilere pilav, ayran asıl olmak üzere, ailenin durumuna göre yemek ziyafeti verilir. Yemekten sonra mevlid okutulur, ilahiler söylenir. Çocuklar ise, alınlarında "maşallah" yazılı ve özel olarak hazırlanmış sünnet elbiseleri giydirilmiş vaziyette, arabalarla şehirde gezdirilir. Ki bu hal çocuğu sünnet olmağa iyice alıştı rır, ısıtır diye kabul edilmektedir. Sünnet Olmak: Sünnet olacak çocuklar, evde hazır bulunan sünnetçi önüne getirilince, hafızlar tarafından "aşr-ı şerif" okunur, fatihalar okunur. Bir yandan da dışarıda davul zurna veyahut başka çalgılar varsa çalmaya devam eder. Bu esnada çocuk veya çocuklar sünnet edilir. Çocuk ağlamaya başlarsa, hemen açılan ağzına bir parmak bal sürülür (bu eskiden yapılmakta idi ki şimdilerde yapıldığına pek rastlanmıyor). Kısaca anlatmaya çalıştığımız sünnet düğünleri, genel olarak Türkiye'nin bir çok yerinde benzer adetlerle yapılır. Çankırı'ya has olan sünnet düğünü motifi ve unsurları ise, yukarıda izah ettiğimiz şekildedir. Kaynak: http://www.cankiri.bel.tr/sayfa-13/kultur.php
Çorum
Çorum halk kültüründe, mutfakta kullanılan araç gereçlerin genel sıralaması şöyledir: Çay kazanı Banma (kazan) Kuzu kazanı Küpeli kazan Culluk kazanı Helva kazanı Keklik kazanı (en küçük tencere) Kuşane (tencere) Çorum Leblebisi Çorum’un meşhur sarı leblebisi kuru nohuttan yapılır. Nohutun leblebiye dönüşmesi iki aylık bir emeğin ürünüdür. Çorum’un meşhur sarı leblebisin de ise durum biraz farklıdır. Tarihi dükkanlarda, tek kavrumluk leblebiler çuvallardan tenekelere, oradan leğenlere doldurulur. Odun ateşi ile yeterli sıcaklığa ulaşan fırına aktarılan leblebiler son kavurmadan sonra tekrar çuvallara doldurularak dumanı üstünde satışa sunulur. İlimizde her köşe başında bir leblebici dükkanı bulmanız mümkündür. Öteden beri bu yörede yetişen nohutun iriliği ve ve leblebiye dönüşümü haklı bir üne kavuşmuş. Altmışlı yıllardan sonra artık bölgede yetiştirilen nohut, leblebi üretimine yetmemeye başlamış ve başka bölgelerden nohut getirilmiş. Buna rağmen Çorum Leblebisi ününden hiçbir şey kaybetmemiştir. Senelerdir liderliğinden taviz vermemesinin nedeni de kuşaktan kuşağa aktarılarak bugüne ulasan kavurma işlemlerindeki beceri olsa gerek. Nohuta ayrı bir lezzet ve altın sarısı rengini kazandıran geleneksel leblebi üretimi bir yandan devam ederken, odunun yerini tüp gazının aldığı modern yöntemler de kullanılmaya başlanmıştır. Leblebi yapmak için öncelikle ateş tuğlası, kerpiç, tava ve karıştırıcıdan oluşan bir kavurma ocağı gerekiyor. Kullanılacak odunların is yapmayan cinsten olması ise önemlidir. Yapılışı ; Eleme işleminden geçirilen nohutlar önce ayrılır. Birinci kavurma işleminden sonra sıcak olarak çuvallara doldurulup iki gün dinlendirilir. İkinci kavurmadan sonra yine iki gün dinlendirilen nohutlar kuru bir yere serilerek 15-20 gün bekletililir. Bu kavurma ve dinlendirme işlemleri leblebinin kalitesi açısından son derece önemlidir. Nohutlar 3. kavurmadan önce nemlendirilip çuvallarda 1 gün bekletilir. 3. kavurmada nohutların kabukları ayrılır. Buna “tek kavrum leblebi” denir. Leblebinin acılı, tuzlu veya karanfilli çeşitlere dönüşmesi, bu son kavurma aşamasında gerçekleşir. “ Leblebi Şekeri ” ise kısa bir son kavurmadan sonra elde edilir. İmalat sürecinden de anlaşılacağı gibi bu kadar çaba ve zahmet, Çorum leblebisinin ününü yıllar öncesinden bugünlere taşımasının bedelidir. Leblebi çeşitleri : Çorum’a özel iki yeni leblebi çıtır leblebi ile çıtır fıstık; kolesterolü sıfır olan bu iki yeni ürün soya ununun leblebi ve fıstığa kaplanması ile imal edilir. Zayıflamak ve formda kalmak isteyenler için özel bir çeşit Ekstra Leblebi, Layt leblebi (seker + soya ), Sakızlı Leblebi, Çikolatalı Leblebi, Çıtır leblebi(soyalı), Acılı Leblebi, Karanfilli leblebi, Tuzlu Leblebi, Meyveli Leblebi, Sürmeli Kırık Leblebi, Kakaolu Leblebi, Ballı Leblebi gibi yirmiden fazla çeşidi bulunmaktadır. Kaynak: http://www.anittahotel.com/corum-yemek-kulturu
Denizli
Geleneksel Meslekler ve Yöresel El Sanatları İlin Tavas, Acıpayam, Çameli, Güney ve Çal ilçelerinin kırsal alandaki yerleşme ünitelerinde el sanatları çalışmaları yapılmaktadır. Özellikle ev hanımları ve genç kızların çeşitli renkte ince ipliklerle; tığ, iğne, mekik gibi araçlar kullanarak yaptıkları “oyalar” sürdürülmekte bu zarif ve geleneksel el işleri günden güne rağbet görmektedir. Böylece bilim ve tekniğin zamanımızdaki ileri adımların durdurmakta olduğu el sanatlarımızı kurtarma çabaları hızla sürdürülmektedir. Geleneksel Denizli El Sanatları; dokumacılık, hasırcılık, dericilik, testi ve bardak yapımcılığı, urgancılık, bakırcılık, demircilik, tarakçılık, semercilik-saraçlık, tel kırma gümüş işleri, iğne işleri, ağaç işleri olarak sıralanabilir. Dokumacılık Denizli’de dokumacılığın kökeni, Antik dönemlere dayanır. Bu temel uğraş, Çürüksu ve Büyük Menderes vadilerinin, Türkler tarafından iskân edilmesinden sonra da gelişerek devam etmiştir. Dokumacılığı, genellikle kadınlar yapmaktaydı. Çürüksu ovasında yetiştirilen kaliteli pamuklar, iplik haline getirilir; ceviz yaprağı, soğan kabuğu, palamut, sumak, mazı, birçok ot ve köklerden elde edilen boyalarla renklendirilmekte, yörede beslenen uzun ve ince tüylü bir koyun cinsinden elde edilen yünlerden de zarif yünlü kumaşlar dokunurdu. Her iki türdeki iplik elyafının iyi nitelikli oluşu ve kuvvetlice eğrilmesi, kumaşın kaliteli ve uzun süre dayanmasını sağlıyordu. Bu kumaşlar yapıldıkları kentin adı ile anılır, yurtiçi ve yurtdışı pazarlara da ihraç edilirdi. İbni Batuta’ya göre burada eşi benzeri olmayan altın işlemeli pamuklu elbiseler dokunurdu. Osman Gazi’nin kişisel eşyaları arasından, Denizli tülbentleri, saray kadınları için iç çamaşırlık ince beyaz bezler, bayraklık kırmızı kumaşlar, şalvar çıkmıştır. İshak Fakih, XIV. yy.ın ikinci yarısında Osmanlı Sultanı l. Murat’a ve Germiyanoğlu Süleyman Şah’ın kızının Yıldırım Beyazıt ile evlenmesi nedeniyle, Denizli’den alemli ak bezler alındığını söylemektedir. XVII. yy.da Denizli’yi ziyaret eden Evliya Çelebi’de, Akdağ’ın beyaz pamuk bezinin, Acem ve Musul bezinden daha ince olduğunu yazmaktadır. Bu ifadesine göre, kumaşların o dönemde dünyada üretilen kumaşlarla yarışacak düzeyde olduğu anlaşılıyor.XlX. yy.ın başlarına değin Denizli’de dokumacılık gerçek bir sanat niteliği taşımaktaydı. Bu dönemde bölgedeki bez gereksinimini, tamamıyla yöredeki üreticiler karşılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun açık pazar durumuna gelmesinden önce Denizli’de yetiştirilen pamuk, geleneksel yöntemlerle işlenirdi. Dokuma için gerekli iplik bu yolla sağlanırdı. Daha sonra çoğu İngiliz kaynaklı iplik ve pamuklu dokumaların ithali, pamuk üretimini ve el dokumacılığını olumsuz etkiledi. Yerli kumaşlar ithal malların rekabeti ile karşı karşıya kaldılar. Denizli’ye ilk yabancı dokuma 1872’de girdi. Japon ürünlerinin yerli ürünle rekabeti 1920 lerin sonlarına değin sürdü. 1914’ten önce Denizli dokumaları renk ve desenleriyle üstün nitelikte ürünlerdi. Her bölgenin ünlü dokumaları olduğu gibi, kimi ustaların kendi adlarıyla bilinen ürünleri de bulunuyordu. 1. Dünya Savaşı’nda askere giden ustaların yerleri boş kalmış, dokumacılık yer yer durgunlaşmıştır. Yumağını bitirmeden askere giden ustaların yumakları, yıllarca asılı kalmış, bu işi devam ettirecek usta bulunamamış ve kimi yerlerde dokumacılığı kadınlar sürdürmüştür. Savaş sonunda sağ kalabilen ustalar geri dönerek bu sanatı canlandırmışlarsa da eski niteliğine ulaşamamıştır. El dokumacılığı bu dönemde yaygın biçimde evlerde ve atölyelerde yapılmaktaydı. 1927’de dokuma tezgâhı olmayan ev yok gibiydi, ayrıca 423 dokuma atölyesi vardı.Denizli merkezi dışında, Buldan, Sarayköy, Babadağ, Tavas, Kızılcabölük ve Kale’de köklü, gelişmiş bir dokumacılık bulunmaktadır. Özellikle Babadağ, Kadıköy dokumalarıyla, Buldan ise beziyle Anadolu’da ün salmıştır. Dokumacılığın büyük çoğunluğunu yatak çarşafları ve alacalar oluşturur. Basmacılık ve kuşakçılık en gelişmiş tekstil dallarından biriydi. Ayrıca kimi köylerde yünden “Kılçar” denilen şalvarlık dokunurdu.Serinhisar’da yünden menevrek, kılçar, çakşırlık, kara kuzu yönünden şalvarlıklar dokunurdu. Bekilli ve Çal’ın Ortaköy köyünde ak bez ve alaca bezler imal edilmiştir. Bürgü, bohça, perde, yastık kılıfı işlemeleri Buldan ve diğer bazı köylerde üretilmiştir. Güney ilçesi Eziler ile Çal’ın Süller kasabasında halı ve kilim dokumacılığı gelişmiştir. Halı, kilim, heybe, torba, çul, çuval, seccade gibi kaba dokuma sanayi ürünlerinin tarihi de çok eskilere dayanmaktadır. Halıcılık, Yatağan, Bozkurt, Çal ve ilçelerinde gelişmiş bir sanattır. Süller kasabası da kilimleri ile ünlüdür.Acıpayam’ın Yeşilyuva kasabasında 1960’dan önceki yıllarda yolluk, kilim, heybe ve torba dokuyan basit tezgahlar bulunmaktadır. Bu ilkel tezgâhlarla kasabanın ihtiyacı karşılanırdı. Bu dokumalardaki ipler evlerde eğrilir ve boyanırdı. Bugün kasaba yün ip boyama ustaları vardır ve eski yöntemle ipleri boyamaktadırlar. Kadınlar da kilim ve yolluk dokumaktadırlar. Dericilik Denizli yöresinde dericilik sanatı da dokumacılık kadar eskidir. Bu uğraş Türkmen Boyları’nın, Denizli yöresine yerleşmelerinden sonra daha da değer kazanmıştır. 1071’de Türklerin Honaz kalesini ele geçirmeleri ile burada ilk yöresel Türk dericilik faaliyetinin temeli atılmıştı. Her ne kadar Denizli dericiliğinin kuruluşu Ahi Evran ile başlatılmakta ise de, Ahi Evran Denizli’ye geldiğinde yörede gelişmiş bir deri sanatı bulunmaktaydı. Ahi Evran’a bağlı şeyhlerden Ahi Kaysar, orta çağda dericiliği Acıpayam’a bağlı Yeşilyuva’da tesis etmişti. T.Toker, debbahlığın piri olarak bilinen Ahi Evran’ın kendi adıyla kurduğu teşkilatın 32 iş koluna ayrıldığını yazar. Dericilik genellikle bol akarsu olan yerlerde yapılırdı. Bunlar arasında il merkezi, Honaz, Yeşilyuva ve Buldan ilçesine bağlı Narlıdere köyü, tabakçılık ve çizme yapımında gelişmişti. Osmanlı döneminde de önemini koruyan bu sanat, ayakkabıcılık, çizme, cilt, silah aksesuarı ve saraçlık olarak gelişmişti. Hayvan koşumları ve eğerleri, deri ve köseleden üretilmekteydi. Elvan deri olarak nitelendirilen deri örnekleri arasında siyah, kırmızı ve sarı renkler ünlüydü. Yakın bir zamana kadar bu renk derilerden kadınlara, genç kız ve gelinlere Hitit tipinde burnu kalkık, pullu ve işlemeli zarif terlikler yapılırdı. Yeşilyuva geçmişte olduğu gibi günümüzde de önemli bir dericilik merkezidir. XlX. Yüzyılda kasabanın alt eteklerine değin akan ve kentin ortasından geçen Cilhan ve Macar dereleri boyunca, yüzlerce tabakhane kurulmuştur. Bu tabakhanelerde işlenmiş olan, kösele, sahtiyan ve meşin gibi deri ürünler Konya, Antalya, Girit, Rodos, Muğla ve İzmir’e gönderilmekteydi. Günümüzde de yöre insanı geçimini çoğunlukla ayakkabıcılıktan sağlar ve hemen her evin küçük bir ayakkabı imalathanesi bulunur. Daha önceleri elle dikilen ayakkabılar günümüzde teknolojik gelişmeyle birlikte yerini makinelere bırakmıştır. Geçmişte bir ayakkabının her aşamasını kendileri yapan ustalar bugün sadece belirli bir parçasını yapmaktadırlar. Böylece ayakkabıların belirli bölümleri üzerinde ustalaşma olmaktadır. Bu durum daha seri ve istenilen niteliğe yol açmıştır. Bu aşamalar saya kesimi, saya traşçılığı ve saya dikimidir. Yeşilyuva, günümüzde Türkiye’nin kösele ihtiyacının % 80’nini karşılamaktadır. Ayakkabıcılık, ayakkabı kesme, taban yapıştırması, freze, fora, boyama ayrı ayrı işler haline gelmiştir. Bu mesleğe bağlı olarak semercilik, saraçlık meslekleri de yaygındır. Testi ,Bardak. Seramik Yapımcılığı ve Boyaması Testi, toprak bardak, küp, saksı Serinhisar, Çivril, Tavas ve Sarayköy ilçesinde çok eski yıllardan beri devam eden bir sanat dalıdır. Yörenin kırmızı toprağı, bardak yapımcılığına uygun olduğu için, bu sanat dalı ilçede gelişme göstermiştir. Testi ve bardak yapımcılığı çok uzun ve zahmetli bir iş olduğundan, yeni yetişenler bu mesleğe ilgi göstermemektedir. Urgancılık Serinhisar ilçesinde urgancılık ata mesleklerinden biri olup, varlığını günümüzde de sürdürmektedir. Bu işi genellikle kadınlar yapmaktadır. Erkeklerde üretilen urganların pazarlama işiyle uğraşmaktadırlar. Bakırcılık Bakır işlemeciliği geleneksel el sanatlarımızdan olup, Denizli merkezindeki Kaleiçi'nde yüzyıllardan beri varlığını sürdürmektedir. Burada birçok sofra takımı, çanaklar, iliştirler, kaşık, kepçe, kevgir, sini, leğen, yemek tencereleri, kazanlar, ibrik vb. mutfak eşyaları imal edilmektedir. Günümüzde bu sanatı sürdürenlerin sayısı oldukça azdır. Bakırdan yapılan mutfak malzemelerinin yerine çelik, alüminyum, porselen, çinko ve plastik gibi maddelerden yapılan daha ucuz ve kullanışlı kap kacaklar almıştır. Günümüzde bu sanatı devam ettiren ustalar çoğunluğu turist olan bakırdan yapılan süs eşyacılığına yönelmişlerdir. Bıçakçılık Serinhisar ilçesinin Yatağan kasabasında, Yatağan Baba’nın yadigârı olan demircilik sanatı köyün kurulduğu tarihten beri devam etmektedir. Buna bağlı olarak bıçakçılık sanatı gelişmiş olup, bıçak, çakı, tahra, balta, makas, kırklık, saban demiri ve pala gibi iş aletleri günümüzde de yapılmaktadır. Ülkenin her yerine gönderilerek, Yatağan insanının maden sanatındaki yaratıcılığı ve tarihten beri süregelen ata sanatı tanıtılmaktadır. Yatağan adıyla özdeşleşen palalar, literatüre “Yatağan” olarak girmiştir. XIII. Yüzyılın başlarında Osman Gazi’nin askerleri de, kendi sanatkârları tarafından imal edilerek, erleri tarafından kılıç yerine kullanılmış, Türkiye’nin her yerinde Yatağan palası adını taşımaktadır. Yatağan Bıçakları:Yatağan'da yüzyıllara dayanan demircilik sanatı halen devam ettiği şekliyle az çok eskiyi andırmaktadır. Neticede demircilik mesleği günümüzde de tamamen değişmemiş, ileri düzeyde makineleşmeyle birlikte gelişmiştir. Bıçak yapımına geçmeden önce, Yatağan'da geleneksel metotlara göre üretilen bıçak malzemelerini sıralamak istiyoruz. Bunlar; demir, meşin körük ocağı, çekiçler, örs, mengene, keser, kıskaç, sunturaç, kalıp, keçe, zımpara taşı, bileği taşı, çark, aşkı takımı, kömür, zeytinyağı, kemik, tel, delgi, keski, törpü, eğe, mühür, kazzağı, tığ, saplık usturası, saplık demirinden meydana geldiği görülür (Çaycı ve Aytin 2006). Bıçak yapımında şöyle bir sıralama izlenir: Önce körük yakılarak işe başlanır. Ham demir kızdırılarak çekiçlerle örs üzerinde kabaca bıçak şekli verilir. Bıçak sayısı kadar saplık alınır ve bu körükte ısıtılarak yumuşatılır. Saplık usturası ile düzeltilir. Verilecek şekle göre saplık demiri arasına konarak şekillendirilir. Böylece bıçak namluları soğurken bıçakların sapları da kabaca hazırlanmış olur. Hazırlanan saplar kururken şekillendirilen ve inceltilen bıçak taslakları yere alınır ve başka bir örsün üzerinde çekiçle son defa şekil verilir. Sonra sap delikleri delinir, sırt ve ağızları eğe ile düzeltilir, mühür basılır. Soğuyan saplara törpü ile şekil verilir. Demirin kulpunun gireceği ağızlar açılır ve düzgün biçim alan bu bıçaklara su verilir. Bu işlem için su ve zeytinyağı kullanılır. Daha sonra bıçaklar kösele taşı ile çarkta parlatılır (Çaycı ve Aytin 2006). 1950'li yıllardan sonra ise yassı çeliğin üretilmesiyle birlikte bıçak yapım metotları da değişmiştir. Yassı halde hazır olarak gelen bu demirler önce şerit kesme makinesiyle şeritler halinde kesilir, bu çubuklar körükte kızdırılarak çift çekiçle karşılıklı olarak hem şekillendirilir hem de sertleştirilir. Bu parça üç defa ısıtılıp dövülür. Sonra sap ölçüsü ile beraber bu şekil kesilir. Sap işleminde ise iki defa daha ısıtılıp çift çekiçle son şekli verilir. Saptaki damga ve deliğin daha kolay yapılabilmesi için bıçak tekrar tavlanır, rengi değişmeden delik alt havşası üst yuvarlak damga ile delinir. Damgalar çelikten yapılır ve üzerinde ters yazılı kelimeler bulunur. Bu damga, çekiçle hızla vurulunca zaten sıcak olan bıçağın üzerine oyuk halde çıkar. Çeliğin kullanımda daha sağlam olması, iyi çalışması ve ilk keskinliğini koruması için 1-1.5 kg'lık çekiçlerle ısıtılmadan dövülür, buna da "kuru çekiç" işlemi adı verilir. Böylelikle darbeler demirin her tarafına temayüz eder molekülleri sıkışır ve demir daha mukavemetli olur. Daha sonra belirli tip ve modellere göre sapları yapılır su verme işlemine geçilir. Su verme işlemi yine göz kararı ile değişik metotlarla yapılır (Çaycı ve Aytin 2006). Yatağan Palası :Yatağan Palasının ismini Yatağan Kasabasından alıp almadığı tam bilinmese de araştırmacıların çoğuna göre ismini, bu Kasabadan aldığı yönünde yoğunlaşmaktadır. Günümüzde ileri düzeyde bıçak ve kesici aletlerin üretimi, yatağan adı verilen aletlerin ismini buradan aldığının delili olmalıdır. Ayrıca Yatağan Kasabası'nın ismi ve bu ismi veren Osman Bey'in lakabı burada üretilen kılıçlara verilmiş olabilir.Yatağan tabii ki sadece Yatağan Kasabası'nda üretilmemiştir (Çaycı ve Aytin 2006). XVI. yy.’ın ortalarında yapımına başlanıp XIX. yy.’ın sonlarına kadar kullanılan bu kılıçların ismi üzerindeki başka bir görüşte; yeniçerilerin bellerine doladıkları, şal kuşaklar üzerine bağladıkları, meşinden yapılan silahlığın içerisine yatay bir şekilde yerleştirmelerinden dolayı bu ismin takılmış olduğudur. Bu silaha da zamanla yatay olarak durduğu için Yatağan adı verilmiştir. Ancak en güzellerinin Yatağan Kasabası'nda asırlarca üretildiği, büyük ustalık gerektiren bu Türk kılıcının da bu beldenin adını aldığı kabul edilir (Çaycı ve Aytin 2006). Yatağan örneklerinin en eski örneği Dergiz Ali lakabıyla tanınan ustanın 978/1570 tarihli eseridir.Yatağan Kasabası'nda ise en eski demirci ustası olarak Mart 1703 tarihli bir belgede Demirci Hüseyin adlı bir usta görülmektedir (Çaycı ve Aytin 2006). Yatağan'da XX.yy.'da dikkatimizi çeken en tanınmış usta Derviş Usta'dır. Onunla beraber Hüseyin Usta ismi de karşımıza çıkmaktadır. Yatağanlar, Ahmet Alemdar, Abdullah, Salih, Hüseyin Kalfa, Usta Ahmet, Bekir Beşe, Abdi, Genç Mustafa gibi yapımcı ustaların (şimşiryeran) sayesinde Avrupa'ya ve Balkanlar'a yayılmıştır (Çaycı ve Aytin 2006). Yatağanların yapımının son aşamamsını kın imali oluşturmaktadır. Kın yatağanlardan bağımsız bir parça olması sebebiyle bazı nüanslar ortaya koymaktadır. Kınlar genel olarak ahşap malzemeden imal edilerek yüzeylerinin başka maddelerle kaplandığı görülmektedir. Kınların yüzeyleri deri, kadife, gümüş, baton veya çeşitli maddelerle kaplanırdı. Bazı kınlar komple gümüş olduğu örneklerde karşımıza çıkmaktadır. Bu madenlerin üzerine bitkisel, geometrik tarzdaki motiflerle bezendiği görülmektedir. Yatağanların kını üç parçadan oluşmaktadır: a) Kın Ağzı b)Bilezik c)Pabuç veya Çamurluktur (Çaycı ve Aytin 2006). Yatağan Kılıç Baston imalatı Kılıç baston, bastonların içinin oyularak küçük bir kılıç tipinde çeliğin yerleştirilmesiyle oluşturulmuş bir silahtır. Böylece bastonlar her ne kadar yekpare bir görünüm sergilemesine karşın iki parçadan meydana gelmektedir. Bunlardan ilki baston, ikincisi ise bastonu dıştan saran kın bölümüdür. Boyutları genelde standart olarak yapılmış olup 0.80 m. civarındadır. Bastonun eğri olan yani tutulacak sapı çekildiği taktirde 1,5-2 cm genişlikten başlayarak uca doğru incelen bir kılıç çıkar. Kesmekten ziyade bir şiş vazifesi gördüğü için şiş baston ismi de takılmıştır. Yapım süreci aynen yatağanlar da olduğu gibi dövülmek suretiyle çelikleştirilerek yapılmıştır. Yani külçe demir alınarak kızgın ateşte ısıtıldıktan sonra dövülerek şekil verilmiştir (Çaycı ve Aytin 2006 Bastonların bezemesi, sap ve kın kısımlarında yoğunlaşmıştır. Sap kısımları genellikle kuşbaşı veya ejderi anımsatan figürlerden meydana gelmektedir. Kınlarda ceviz ağacından oluşan bölümün üzerine kakma tekniğinden meydana gelen süsleme yer almıştır. Kınların süslenmesinde şöyle bir yol izlenmiştir: Önce gümüş yazının yazılacağı yer kazınır, eriyik haldeki gümüş haddeden geçirilerek ince tel haline gelene kadar uzatılırdı. Sonra soğuyan bu tel hazırlanan satha yerleştirilir ve düzenlenirdi. Şiş bastonları normal bastonlardan ayırabilmek imkansızdır. Bu nedenle savunma aracı olarak her zaman kullanılmışlardır (Çaycı ve Aytin 2006). Yatağan'da kılıç baston üretimi bir hayli gerilemiş durumdadır. Bu işi yapan Mümtaz Yatağan isimli usta Cumhuriyet Dönemi'nin tanınmış son ustasıdır. Adı geçen ustanın vefatıyla birlikte bu işi yapan usta kalmamıştır (Çaycı ve Aytin 2006). Hasırcılık İlimizde görülen diğer dokuma türü, hasır dokumacılığıdır. Çardak-Beylerli, Buldan-Süleymanlı, Çivril-Gümüşsuyu yörelerimizdeki göllerden kesilen saz ve kamışlardan yere kurulan tezgahlarda hasır denilen “yazlık örtüsü” ve tavanlara “dam örtüsü”, denizde kullanılan hasır türleri dokunmaktadır. Demircilik Demir sanatı, ilimizde yüzyıllardan beri devam eden köklü bir sanattır. Eski Kaleiçi Çarşısında “Demirciler Çarşısı” olarak faaliyet gösteren bir bölüm bulunmaktadır. Semercilik-Saraçlık-Nalbantlık Son yıllarda tarımda makineleşmenin artmasına bağlı olarak yük ve iş hayvanı (at ve eşek) kullanılmamaya başlanılmıştır. Dolayısıyla eskiden bunlara bağlı olarak yaygın olan semer yapımcılığı ve saraçlıkta oldukça azalmıştır. Tel Kırma-Gümüş İşi Oldukça ince ve planlı olan bu işlemin mihraplı, elmas, makaslı, sepeleme, muskalı, yıldızlı, yapraklı, tırtıl sarmalı gibi motif türleri vardır. İlimizde sadece Tavas’ta yapılan tel kırmaya rağbet çok olmaktadır. Çivril İlçemizin Beyköyü’nde küçük ev atölyelerinde gümüşçülük yapılmaktadır. İğne İşleri Bütün yörelerimizde hanımlarımız tarafından yapılmasına rağmen Tavas yöremizde bir el sanatı ve ticari amaçla yapılan iğne oyaları çok yaygındır. Ağaç İşleri Ağaç işi İlimizin ormanlık yörelerinde Çameli, Tavas, Baklan İlçelerinin köylerinde daha çok yapılmaktadır. Pazarlama : Valilik Kültür ve Turizm Müdürlüğü olarak gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında yapılan Turizm ve Tanıtma Fuarlarındaki standlarda İlimiz el sanatlarının tanıtımı da yapılmaktadır. Ayrıca, Buldan, Babadağ, Kızılcabölük’te tekstille ilgili, Yatağan’da bıçakçılıkla ilgili geleneksel hale gelmiş festivaller de ürünlerinin tanıtımına önemli katkılar sağlamaktadır. Bunun yanı sıra yerli ve yabancı basın mensupları ilin tanıtım çekimini yaparlarken el sanatlarının da geniş biçimde yer alması sağlandığından pazarlama hususunda herhangi bir problem bulunmamaktadır. Özellikle yerli turist grupları Pamukkale ve İlimizdeki diğer turistik yerleri ziyaret ettikten sonra Babadağ, Buldan ve Kızılcabölük tekstil ürünlerinden almak için buralara da turlar düzenlemektedirler . Kemik Tarak Yatağan Kasabamızda camız ve koç boynuzlarından kadın tarağı yapılmaktadır.Tarakların hammaddesini büyük baş hayvanların boynuzları oluşturmaktadır. Öncelikle manda türü büyük baş hayvanların boynuzları kullanılmıştır. Taraklar sık tarak ve çapa diş tarak olmak üzere iki şekilde yapılmıştır. Sık tarağın bir tarafı ince dişli diğer tarafı ise kalın dişlidir (Çaycı ve Aytin 2006). Tarağın imalat aşaması ise; çeşitli yollarla temin edilen boynuzlar ilk önce ısıtılan uzun bir demir vasıtasıyla delinir. Bu delme işleminde, bu kızgın demir boynuzun açık tarafından içeri doğru sokulur buda boynuzun içindeki tabakayı eritir. Böylece bu delik genişler daha sonra boynuz sıcakken soğuk suya atılır. Sudan çıkarılan boynuz dörder parmak genişliğinde karşılıklı olarak el testeresiyle kesilir. Normal bir boynuzdan 7 adet tarak çıkar. Bu taslak halindeki parçalara iki çeşit keser uygulanır. Oygu keseri ile parçaların kavisli kesimleri, düz keser ile kavislerin dış kısımları düzeltilir. Bundan soma körük ocağına atılarak ısıtılır. Bu parçalar ısıtıldıkça yumuşar şekil verme kıvamına gelince de iki tane kıskaçla düzeltilir ve iki adet yassı demirin arasına konularak mengenede sıkıştırılır. Soğuyuncaya kadar bunların arasında bekletilir. Daha sonra çıkartılan bu düzgün parçaların uçları düz keserle yontularak bıçak ağzı gibi yapılır. El testeresiyle uçları teker teker açılır. Uçları açıldıktan soma tarak halini alan bu madde, 'boynuz kazağı' denilen iki tarafı keskin mıknatısla kazınır. Önceden açılan uçlara üçgen eğeyle son şekli verilerek parlatma işlemine geçilir.Parlatma işlemi ise elle yapılır. Taraklar 1950 yılına kadar tamamen bu şekilde elle üretilmiştir. Bu yıldan sonra ağız açma ve parlatma makinesi kullanılmıştır (Çaycı ve Aytin 2006). El İmalatı Cam Yapımı 1935'de Ulu Önder Atatürk'ün direktifiyle Türkiye'de cam üretme görevini üstlenen Paşabahçe, geçmişten aldığı Türk "camcılık" geleneğinin yaşatılması misyonunu bugün Denizli Cam ile sürdürmektedir. Firma, Denizli markası ile yaptığı "el imalatı cam ev eşyası" üretiminde Türkiye'de lider durumunda, dünyada ise aranılan bir konumdadır. El imalatı tarzında üretim yapan ve emek-yoğun çalışılan Denizli Cam'da 5000 yıllık camcılık geleneği yaşatılmaktadır. Kaynak: http://www.pamukkale.gov.tr/tr/El-Sanatlari/Yoresel-El-Sanatlari
Diyarbakır
Diyarbakır da güzel ülkemizin her şehri gibi kendine özgü farklı kültürel özelliklere sahiplik yapan güzel şehirlerinden biri. Diyarbakır'ın kültürel özellikleri toprakları içinde yaşayan insanların yaşam biçimidir ve bulunduğu topraklar tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı için birçok kültüre ev sahipliği yapar. Mesela, folklorik özellikleri şehrin büyük bir kültürel zenginliğidir. Halay, Delilo, Çepik, Çaçan, Lorke, Esmer bunlardan bazıları. Diğer kültürel zenginlikleri ise dokunan renk renk, dese desen kilimler, heybeler, kıyafetler genelde çok renklidir ve canfes, diba gibi kumaşlardan yapılır. Erkeklerde şalvar, kuşak ve yelek giyimi yaygındır. Başlarına isse yöreye özgü külah giyilir veya puşu sarılır. Diğer bir kültürel çeşitlilik olarak ise yemekler gösterilebilir. Yöreye ait bazı mahalli yemekler için meftune, çiğ köfte, lebeni, nariye tatlısı örnek gösterilebilir. Ve son olarak da, türküler masallar, ağıtlar diğer kültürel özelliklerdendir.
Düzce
Düzce’de Gürcü, Abaza, Çerkez, Laz ve muhacir toplulukları bir arada yaşar; bu çeşitlilik mutfağa ve düğün geleneklerine de yansır. Düzce Bıçağı coğrafi işaretle tescilli bir zanaattır.
Edirne
Kültürel Geçmiş Anadolu'yu Avrupa'ya birleştiren Trakya Yarımadası'nda yeralan Edirne'nin konumu nedeni ile zengin bir Kültür tarihi vardır. Tarih boyunca Anadolu'ya, ya da Avrupa'ya göç eden değişik topluluklar, Edirne'den geçmişlerdir. Ancak bunlardan çok azı yöreye yerleşip uygarlık kurmuştur. Edirne ve çevresinde yapılan kazılar, yöredeki ilk yerleşimlerin Neolitik çağ sonunda başladığını göstermektedir. Yörenin, bilinen en eski halkı Traklar'dır. Traklar'ı Makedonyalılar ve Romalılar izlemiştir. Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle Edirne, Bizans İmparatorluğu'nun sınırları içinde kalmıştır. Uzun süren Bizans egemenliğinden sonra yöre Osmanlı İmparatorluğu'na katılmıştır. Edirne'nin Avrupa'ya yakınlığı,Edirne kültürünün gerek Türkler'den önceki, gerekse Türkler'den sonra evrimini, büyük ölçüde etkilemiştir. Bu nedenle Edirne Kültürünün izlediği çizgi, Anadolu illerinin çizgisinden oldukça değişiktir. Edirne Yemekleri Edirne'de değişik beslenme biçimleri görülür. Meyve ve Sebze beslenmede önemli yer tutar. Türkiye çapında ünlü beyaz peynir imalatı çok yaygındır. Edirne Peyniri denilen bu peynir genellikle koyun sütünden yapılır. Mavzana, tarhana, ciğer sarması, akıtma, badem ezmesi, lokma, gaziler helvası, deva-i misk, Edirne'nin özgün yemek ve tatlılarının başlıcalarıdır. Ayrıca ısırgan yemeği, borani, değişik türde bir peynir tatlısı olan belmuş, mısır unundan imal edilen kaçamak, süte peynir eklenmesiyle yapılan akçakatık ve hardaliye de özgün beslenme öğeleri arasında yeralır. Edirne El Sanatları Bir dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentti olan Edirne'de el sanatları çok gelişkindi. Ağaç işlemeciliği, lake kap ve kutu yapımcılığı, çiçek ressamlığı, kitap kapakçılığı, talik yazı ve oyunculuğu, mezar taşçılığı eski el sanatlarının başlıcalarıdır. Bu türlerin çoğu günümüze ulaşamamıştır. Edirne'de ağaç işlemelerinin yaygın bir ünü vardır. Edirne'de İstanbul'dan ve Avrupa'dan alınan etkilerle Edirnekari bir üslup meydana getirilmiştir. Edirnekari ağaç işlerini oyma, kakma ve boya bezekli yapıtlar oluşturur. İşlemelerde genellikle lale, sümbül, karanfil, çiçek buketi, meyve gibi bitkisel motifler kullanılmıştır. Boya bezekli ürünlerde susen yeşili, mor, safran sarısı, hindiba esmeri, kahve esmeri gibi bitkisel boyalar kullanılmıştır. Yörede süpürgecilik pazara yönelik bir el sanatı olarak varlığını sürdürmektedir. Süpürge darısından yapılır. El süpürgesi, sırıklı süpürge, küçük el süpürgesi, top süpürge gibi değişik türleri bulunmaktadır. Edirne'nin en seki sanatlarından biri de misk sabunculuğudur. Portakal, elma, limon, armut vb. gibi biçimlerde yapılan sabunlar, hediyelik eşya olarak satılır. Çömlekçilik,hasırcılık, sepetçilik de varlığını sürdüren el sanatlarıdır. Edirne'de el ürünü işlemeler, renkleri, anlamlı motifleri, işlemedeki ustalığı ile dikkati çeker. En eski örneklerde bile canlılığını yitirmemiş renkler, Edirne kök boyacılığının eseridir. En çok koyu mavi, pembe, kırmızı, sarı, kara renkler kullanılmıştır. İşlemelerde bitkisel motifler ağır basar. İşlemeler genellikle sakangur ve salaşpur bezlere, Felemenk tipi dokumalara yapılmıştır. İşlemelerde tığ işi, ulama, ajur teknikleri kullanılmıştır. Kaynak: http://www.edirnevdb.gov.tr/kultur/kulturel.html
Elazığ
Musiki - Folklor Harput musikisinde, içli bir ibadetin çoşkunluğu hissedilir. Bir makama başlanırken, söylenen gazellerde, bir ilâhi çeşnisi vardır. Bundan sonra gelen türküler, bu ilâhi duyguyu dalgalandıran ve coşturan nağmelerdir. Bestelerin yarattığı mânevi coşkunluk, gerçekten insani, maddi alemden uzaklaşmaya zorlar. Söyleyene ve dinleyene bir uçuş hissi gelir. Bu anda, hiç bir istek ve işaret lüzum olmaksızın, içgüdünün şevkiyle, sazın kendiliğinden ayak tutması sonunda, göklere yükselen bir ezan gibi, yüksek havalara, yerli tabirle "Kayabaşı ve Hoyratlara" geçilir. Bunlar, dağdan dağa çarpan, dik ve tiz perdeden söylenen ezgilerdir. Bilhassa dinleyen, kendisinin, yerden göğe doğru kanatlanmak üzere olduğunu hisseder. Bu seslerin, uçurucu tesiriyle, saz meclisi, vecit haline gelir artık. Bu vecdin, ruhlarda yarattığı coşkunluk ve taşkınlık; duyguların, heyecanların boşanmasına yol açar. Sazların refakatinde söyleyen ve dinleyen, hep bir ağızdan, yani koro halinde, şıkıltımlara, oynak türkülere geçer. Bu türküler, yalnız ruhta değil, bedende de tepkisini gösterdiği için, bu sırada veya hemen şıkıltımları takiben, aynı makama uygun, erkek veya kadın oyunları oynanır. Elazığ Halk Oyunlarını, oyun bölgelerinden "Halay Bölgesi" içinde ele almak gerekir. Elazığ Halk Oyunları “Halay Bölgesi" içinde hareketlilik açısından diğer il ve bölgelere göre ağır ve estetiktir. Az miktarda, çok hareketli oyunlar da vardır. Oyun tempolarını incelediğimiz zaman bu özellik hemen göze çarpmaktadır. Oyunlar "Halay Bölgesindeki diğer oyunlara nazaran müzik ve oyun figürleri açısından ayrıcalık gösterir. Öyle sanıyoruz ki, bu ayrıcalık Elazığ Halk Müziğinin, daha ziyade Türk Sanat Müziğine yatkın olmasından ve müziğin klasik sazlarla icra edilmesinden ileri gelmektedir. Müzikteki bu ayrıcalık, oyun müziklerinin zengin bölümlere sahip olmasında, oyunlarda ise zengin figürlere sahip olmasında gözlenmektedir. Ayrıca her yörede görülmeyen, her oyun formuna (figürüne, kalıbına) karşılık bir müzik formunun bulunması da kayda değer bir durumdur. Elazığ Halk Oyunları, genel olarak "tatlı sert" bir karaktere sahiplerdir. Erkek oyunları biraz daha sert ancak estetik, kadın ve kız oyunları ise biraz daha yumuşak ve tatlıdır. Komşu vilayetimiz olan Diyarbakır’ın halayında görülen sertlik, Elazığ halayında mevcut değildir. Ondaki sertlik ve figür azlığına karşılık, diğerinde (Elazığ Halayında) tatlı sertlik ve figür zenginliği şeklindedir. Altmışa yakın Elazığ oyunu vardır. Ancak, bugün yaşayan oyunların adedi yirmi - yirmi beş kadardır. Bu oyunların birkaç tanesini oynanış biçimi ve özellikleriyle birlikte anlatacağız. Çayda Çıra Oyunu: Bu oyun, Elazığ’ın Harput Bucağından derlenmiştir. Oyun "Mumlu Dans" namıyla dünyaca tanınmaktadır. ”Çayda Çıra” oyunu hakkında çeşitli efsaneler vardır. Ancak, bunlar dilden dile dolaşan çeşitli halk masallarına benzemekte ve diğer şehirlerimizde anlatılan efsanelerin bir varyantı ya da değişikliğe uğramış bir şekli olarak anlatılmaktadır. Oyun, orijini itibariyle aydınlatma amacı güdülerek ortaya çıkmıştır. Araştırmamızda halk arasında söylenen çeşitli efsaneler tespit ettik. Bunlardan bir örnek: Efsaneye göre Hazar Gölü kenarında bir köyde birbirini seven iki genç, gizlice buluşmaktadırlar. Erkeğin buluşma yerine gidebilmesi için gölü yüzerek geçmesi gerekmektedir. Buluşma gece olduğundan, kız çıra (Dındik) yakarak gence yerini belli etmektedir. Genç ise, ışığa doğru yüzmekte ve böylece sevgililer buluşmaktadır. Bu durumu sezen kızın babası, buluşmanın yapılacağı bir gün erkeğin yüzerek gölün ortalarına geldiği sıralarda çırayı söndürür ve genç sevgilinin gölde boğulmasına sebep olur. Bunu fark eden kız da kendini suya atar, o da kaybolur. Bunun üzerine bütün köylü toplanarak ellerindeki "Çıra" larla iki sevgiliyi aramaya başlarlar. Efsaneye göre, bu olay üzerine ağıtlar yakılmış, türküler söylenmiş ve çıra ile arama olayı oyunlaşarak günümüze kadar gelmiştir. (Benzer bir efsane de Van yöresindeki “AHTAMARA” efsanesidir.) Altınova'da yapılan görkemli bir düğünde geleneksel bir biçimde çay kenarında kurulan düğün meydanında çıralar yakılmış, Somat'lar kurulmuş ve düğün bütün coşkusuyla devam etmektedir. Bu sırada ay tutulunca, evlenen gencin annesi olan Pembe HAN tabaklara çıralar, mumlar diktirip gençlerin ellerine vermiş ve önde kendisi olmak üzere yürüyerek düğün meydanına, görkemli bir biçimde girmişlerdir. Bu buluşun mükemmelliği karşısında aşka gelen "Zurnacı Başı”, ellerindeki tabaklarla ortalığı bir anda gündüze çeviren, bu kalabalığı karşılayarak, gelenlerin ayak hareketlerine uygun bir müzik çalar. Kendisine eşlik eden kırk davul kırk zurna ile ortalık inlemeye başlar, böylece "Çayda Çıra" oyununun melodisi ortaya çıkmış olur. Bu olay gelenek halini almış ve çayda çıra oyunu günümüze kadar oynanıla gelmiştir." Eskiden kaç-göç olmadığı için, kız-erkek karma oynanan bu oyun, günümüzde karma oynandığı gibi, ayrı ayrı da oynanır. Oyunun 200-300 yıllık bir mazisi olduğu söylenir. Oyun Elazığ’ın her tarafında bilinir ve oynanır. Hatta, son zamanlarda Elazığ dışına da taşarak Malatya ve Diyarbakır'da da çeşitli şekillerde oynanmaya başlamıştır. Tüm oyunlarda başta oynayana kolbaşı, sonda oynayana sonbaşı ya da poçik denir. Sadece halay oyununda "Halaybaşı" ve "Halaysonu" adları kullanılır. Oyunun aracı çift tabak ve içerisindeki üçer mumdan ibarettir. Oyun yürütülürken “Heey, Teey, Tey” diye nara atılır. Elazığ'ın yörelerinde delikanlıya "Gakkoş" adı verilir. Oyun düğünlerde, dini ve milli bayramlarda oynanır. Çayda Çıra Türküsü : Çayda çıra yanıyor, Yanıp yanıp sönüyor, Yavaş yürü usul bas, Engeller uyanıyor. Çayda çıra yanıyor, Ay tutulmuş sanıyor, Yavaş oyna güzelim, Herkes seni tanıyor. Çayda çıra yakarım, Yar yoluna bakarım, Bir yüz görümlüğüne, Beşibirlik takarım. Yanar çayda çıralar, Kızlar oyun sıralar. Gelin hanım gelirse, Defçi toplar paralar. Çayda çıra yanıyor, Humar göz uyanıyor. Fitil çifte yara bir, Yürek mi dayanıyor. Çayda çıra yüz çıra, Yanıyor sıra sıra. Yarim keklik ben şahin, Giderim ardı sıra . Avreş Oyunu : "Berber Yaşar" adıyla da tanınan bu oyunun, Elazığ dışında herhangi bir yerde oynandığına rastlanmamıştır. Oyunun kaynağı Harput'tur. Eskiden asker sevki çok olan Elazığ ve Harput' ta, askeri hareketlerin taklidi ile ortaya çıkan bu oyun, Elazığ'ın her yerinde oynanır. Oyunun elli-altmış yıllık bir geçmişi olduğu söylenmektedir. Bugün davul ve klarnetle çalınan bu oyunun müziği eskiden zurna ile çalınır ve oynanırdı.(Bugün birçok dağ köyümüzde ve birçok Alevi köyümüzde hâlâ zurna çalınmaktadır.) Esasen Harput'a klarnet girmeden önce düğünlerin baş sazı zurna idi. Ancak Türkiye'ye girdiği anda Harput’ta da kullanımı başlayan klarnet zurnayı büyük ölçüde etkileyerek etkinliğinin azalmasına neden olmuştur. Avreş oyununun türküsü, yoktur. Bu oyunun melodisi ile başka bir oyun oynanmadığı gibi, bu oyun başka bir melodi ile oynanmaz. Oyun müziği önce 6/8 lik usûlde ve ağır tempoda, sonra 4/4 lük usûlde ve hızlı tempoda oynanır. Makamı İbrahimiyye dir. Tek sıra dizilmek suretiyle oynanan bu oyun bazen de sağa sola dönmek suretiyle icra edilir. Oyunun öyküsü olmayıp, oyun figürünü teşkil eden hareketler, daha çok ayaklarda toplanmış, kısmen de başla yapılmaktadır. Vücudun tabiî hareketlerini ihtiva eden oyun figürleri ile, asker hareketleri taklit edilmektedir. Oyunda "ha-ha, hey-hey"diye nara atılır. Bu oyun daha ziyade asker uğurlâmalarında ve düğünlerde oynanır. Halay Oyunu : Harput Halayı da denilen bu oyunun varyantları, “Palu” varyantı, İngüzek’te “Karaçor" denen oyun, Ağın’da “Düz Halay”, Baskil'de Halay, Sivrice'de "Düz Haley” dir. Oyunun kaynağı Harput’tur ve 200-300 yıldan beri, gençler ve yaşlılar tarafından zevkle oynanmaktadır. Oyun müziği önce 2/4 lük ve "zazaki" denilen figürde 6/8 lik usûlde çalınır, makamı İbrahimiyye'dir. Oyun, avuç avuca kenetlenip tutunmak suretiyle tek dizi halinde oynanır.Oyunun figürleri ayaklarda toplanmıştır. Daha çok asker uğurlamalarında ve düğünlerde oynanmaktadır. Bıçak Oyunu : Oyun merkez ilçeye bağlı Hankendi (Hanköy) Bucağı'ndan derlenmiştir. Oyunun asıl kaynağı belli değildir. Bıçak oyunları Türkiye'nin hemen her bölgesinde değişik şekillerde görülmektedir. Erzurum'da “Hançer Bari”, Karadeniz Bölgesinde de bıçaklarla çeşitli horonlar oynanmaktadır. Davul ve klarnet eşliğinde oynanan bu oyun türküsü yoktur. Başka bir melodi ile oynanmadığı gibi, bu oyunun melodisi ile de başka bir oyun oynanmaz. Oyun, 9/B lik usûlde ve "İbrahimiyye" makamındadır. İki erkek, bir kadın ya da kadın kılığında bir erkek olmak üzere üç kişi. ile oynanır. Bar özelliği de göstermektedir. Oyun el ve ayak hareketlerinden oluşur. Taklitli bir oyun değildir. Müzik aynı ölçüyü sürekli takip eder. Usûlde bir değişiklik olmaz. Mutaassıp yerlerde kızlar ve kadınlar düğün alanına giremezler; oyunu damdan veya uzak yerlerden seyrederler. Bu yüzden oyunun seyri değişir. Oyun araçları, oyuncuların ellerinde bulunan ikişer bıçaktır. Oyuncular bunlarla figürler yaparlar. Bıçak aralarından geçer, göğüse doğru sallanır. Oyun düğünlerde oynanır, türküsü yoktur. Kılıç Kalkan Oyunu : Eski oyuncular tarafından oynandığı duyulmuş, fakat görülmemiştir. Oyun müziğinin notası olduğundan, müziği hakkında bilgi edinmek kolaydır. Kaynak kişilerden Tahsin AYIK kendisiyle görüştüğümüzde, bu oyun hakkında şunları söylemiştir: "Bu oyunu oynayanları gördüm. Bunlar yaşça bizden daha büyüklerdi. Kılıç ve kalkanları olmadığından ellerindeki sopaları kılıç, ayakkabılarını kalkan yaparlardı. Sahip çıkılmayan bu oyunumuz maalesef iptal oldu. " Delilo Oyunu : Harput'tan derlenen bu oyuna "Derilo", "Delilo" gibi adlar verilmektedir. Bu oyun halay bölgesinin hemen her yerinde, birbirine benzer özelliklerle oynanmaktadır. Asıl çıkış kaynağı konusunda bir yargıya varmak mümkün değildir. Delilo oyununun 150-200 yıllık bir oyun olduğu söylenmektedir. Oyun, türkülü bir oyun olup, davul ve klarnet eşliğinde oynanır. Oyunun türküsü oyuncular tarafından söylenir. Bu oyun, başka bir oyun melodisi ile oynanmaz, bu oyun melodisi ile de başka bir oyun oynanmaz. 4/4 lük usülde müziği olan oyun, çevre illerdeki "Delilo" oyunlarından biraz daha ağırdır. Giyim Kuşam Şehir merkezinde kadınlar modern giyimi takip ederler. Bununla birlikte orta yaşın üzerindeki kadınların manto giyip başlarına örtü taktıkları görülmektedir. Erkek Giyimi : Başa fes takılır, astane mendil büyüklüğünde "Puşu" takılır. Yaşlılar yazma bağlarlar. Paçaları dar, üst kısmı geniş, beli uçkur ile büzülen çuha şalvar giyilir. Düz beyaz veya siyah-beyaz renkte çizgili, pamuklu kumaştan, içlik veya giyme adı verilen bir iç gömlek giyilir. Bu gömlek kollu, yakasız veya hâkim yakadır. Gömleğin üzerine şalvarın kumaşından "avcı yeleği" denilen bir yelek giyilir. Bele beyaz ipek veya şa1 adı verilen "acem kuşağı" bağlanır. Ayağa poçikli çarık ve yün örme çorap giyilir. Kadın Giyimi : Harput kadınının en eski giysi tipidir. Bu tip giysiyi bugün dahi dağ köylerinde görmek mümkündür. Yaklaşık 150-200 sene öncesinde bu tip giysi hakimdi. Bu giysi üç parçadan meydana gelmiştir. 1)- Şalvar İpekli veya pamuklu kumaştan yapılmakta ve iç kısmı astarlanmaktaydı. Şalvarın boyu oldukça uzun olup bilek kısımlarına kaytan geçirilmekte ve diz altından bağlanmaktadır. Böylece şalvar bir etek görünümünde dökümlü olarak ayak bileklerine inmektedir. Şalvarın bel kısmı da uçkurla büzülmektedir. 2)- İçlik İpekli veya pamuklu kumaştan yapılmaktaydı. Yakası yuvarlak, önü açık, kopça ile iliklenmektedir. İçliğin yanları yırtmaçlıdır. 3)- Üçetek Sim işlemeli, kalın ipekli kumaştan veya kadifeden yapılmaktadır. Kolları uzun, bilezikli, çok az yırtmaçlıdır. Yırtmaçlı kısım kopçayla tutturulmuştur. Yakası bele kadar açık,"V" şeklindedir. Belde iki kopça ile "birit" ilikle iliklenmektedir. Belden aşağıya doğru genişleyen eteğin önü tamamen açıktır. Yanları ise kalça altından yırtmaçlıdır. Böylece etek üç parça görünümünü almaktadır. Bele "belbağı" bağlanmaktadır.(Belbağı, üç-dört cm. eninde, tığ işi veya kumaş üzerine işlenmiş kuşaktır.) Ayakkabı olarak postal, çorap olarak yazın iplik, kışın ise yün çorap giyilmektedir. Oyun giysilerinde kullanılan takılar şunlardır: Göğüs üzerine çaprazlama dizilen beşibirlik dizisi, camdan bilezik "Şeve" gümüş veya altın küpe ile yüzük kullanılır. Atasözü - Deyimler Aç gorsan hırhız olur, çok sölersen arsuz olur. Akılsız başın cezasını ayahlar çeker. Bekle bite çağala, hadse yiye sağala. Can çıhmadan huy çıkmaz. Cücüğü martta sayarlar. Dam doymadan çortundan su ahmaz. Dertli sölegen, aşık yırılgan olur. Düğün evinde deve, acıhdınsa goş eve. Eşeğin canına yeterse attan yügürük olur. Galan işe gar yağar. Garganan oturanın, burnu pislikten çıkmaz. Garpuz kesmeknen ürek savumaz. Hortut çirpisinden ataş olmaz. Sevilmeyen gelinin selamı ergü gelür. Suyun aharından, insanın yere bahanından gorh. Yağ yiyen pisiğin gözünden belli olur. Ziyareti bi çüt mumnan sınarlar. Aç gezip guyruğu tik gezmek: Kimseye minnet etmemek Ali gıran baş kesen: Kabadayı Bahar mayısı gibi sıvaşmak: Yakasını bırakmamak Durup durup duz kavurmah:Aynı şeyleri tekrar etmek. Fıstik atıp gezmek: Yiyip içip gezmek,keyfi yerinde olmak. Eşeğin büyüğü ahurda: İşin önemli bölümü geride Gıçı gırıh it gibi dolaşmah: Bir işe yaramamak. Hıriğini sürütmek: Peşinden başka misafirleri de getirmek. Kortikoğlu işi: Baştan savma yapılan iş Pirpirin mi yedin: Çok güçsüzsün Yel gelecek delügü bilmek: Çıkarını gözetmek Sevindirik omah: Çalım satmak Allah elden ayağa düşürmeye. Allah sahlıya Bi yasduhda gacıyasız. Dolu sanduhlar öğüne oturasın. Gadan belan bahan gele. Rızgın bol ola. Boyun bosun devrile. Can evin yıhıla. Ezilesin, epriyesin. O boyda kalasın. Gotdik. Sesin Sal altından gele. Tatarhamıya gelesin. Yüz üstü sürünesin. Zukgumun kökü Kaynak: https://www.elazig.bel.tr/
Erzincan
Erzincan'da halay önemli bir yer tutar ve en meşhuru Erzincan Düzü'dür. Refahiye'de dik horon, halay ve bar; İliç ve Kemaliye'de dik halay ve bar; Çayırlı, Otlukbeli ve Tercan'da bar oynanır. Merkez ağzı Doğu Anadolu ağızları içinde sayılır. İlde Türkçenin yanında Kürtçe ve Zazaca da konuşulur. Erzurum, Bayburt, Sivas, Elazığ ve Malatya gibi komşu illerin kültürünün ilçelerde etkisi görülür.
Erzurum
ERZURUM BARLARI Erzurum halk oyunlarına "bar" adı verilir. "Bar" kelimesi "birliktelik", "topluluk" , "el ele tutuşmak", "bağlamak" ve "beraberce oynamak" gibi anlamlar taşımaktadır. Bar, çok eski ve köklü bir geçmişe dayanmaktadır. Barın oluşumunda; iklimin, coğrafyanın ve tarihi olayların etkisi olmakla birlikte antropologlara göre bar, Türklerin Asya'dan getirdikleri milli oyunlardan biridir. Erzurum, halk oyunları açısından oldukça zengin bir bölgedir. Bu zenginlik günümüzde de bütün güzellikleriyle ve orijinaline uygun olarak yaşatılmaktadır. Erzurum Halk oyunları ve türküleri derneği halk oyunları ekiplerinin gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında düzenlenen yarışmalarda onur verici başarıları vardır. Erzurum barları kadın ve erkek barları olmak üzere iki bölüm halinde oynanır. Oltu ilçesinden Oltu köyünde yalnız erkeklerce Bar tutulur ve davul zurnayla oynanır. Aynı köyde Şeyh Şamil oyunu da vardır. Davul zurna veya mey eşliğiyle yürütülür, tek erkek oyunudur. BAR TERİMLERİ Ağırlama: barın ilk bölümü, ağır, yavaş ve titizce oynanan bölümü. Bar oyunu: Eğlenmeyi temel amaç edinen oyunlara denir. Kolluk: Dizilişe göre, barbaşının hemen solunda olan oyuncuya denir. Koltukaltı: Koltuk. Pöççük: Bar dizisinin en sonundaki oyuncuya verilen ad. Daldaş: Dadaş. Kelleler: Koltukaltı ile kolluk altı arasında kalan oyuncuların tümüne denir. Sıra oyuncular: Kelleler. Sekme: Bar oyununun çabuk ve çevik hareketlerle oynanan bölümü. Yelleme: İki kısımlı barlarda ikinci kısma verilen ad. sekme ile ağırlama arasında oynanır Bar sırası: Barların birbiri peşi sıra oynanması gerektiğinde izlenecek geleneksel yol. Bar havası: Bar oyunlarının ezgi ve müziğini anlatan bir deyimdir. Bar tutmak: Bar topluluğunu para karşılığı kiralamaktır. Bar tutuşmak: Bar oynayacak oyuncuların ortaya çıkmaları. Bar çeken: Barbaşı. Bar Çeşitleri : A- Erkek Barları: Baş Bar, İkinci Bar (1.aşırma), Sekme, İkinci Aşırma, Nari, Dello, Koçeri, Temirağa, Tamzara, Tavuk Bari, Felek, Çingeneler, Uzun Dere, Daldalar, Yayvan, Hançer Bari, B-Kadın Barları: Kavak, Çiftbeyaz Güvercin, Çember, Döne, Nari, Çarşıda Üzüm Kara, Sallama, Mendilimde kişmiş ile Badem Var, Tortumun Eymeleri, Aşşahtan Gelirem, Köylü Kızı, Delikız ERKEK KIYAFETLERİ Cistik: Bar oynarken ayağa giyilen ayakkabıdır. Derisinin çok yumuşak olması en büyük özelliğidir. Bu özelliğe istinaden ayak figürleri daha kolay gerçekleştirilir. Yaşlılar tarafından giyilene markop, gençlerin giydiğine yemeni denir. Zığva: Uçkurlu, beli bol lacivert kumaştan yapılan arkası torba şeklinde pileli giysidir.Bunun üzerine siyah ipek kaytansüs olarak işlenir.Zığvanın bol olmasını sağlayan pile sayısının 32 olmasına özen gösterilir. Yelek : Lacivert kumaştan yapılmıştır. İki tarafa kapanabilen kaytanlı ilikleri vardır, kenarları ve cep ağızları kaytanla işlenmiştir. Gömlek: Gömlekler beyaz olup dik yakalıdır. Düğmeleri beyaz veya siyah olabilir. Uzun olan kol ağızlarında 4-5 düğme bulunur. Kazeki: Uzun kollu kısa bir cekettir. Kolları geniş kol etrafları siyah kaytanla, ön tarafı ve cep ağızları motifli kaytanla süslüdür. Kuşak: Eskiden Acem, Trablus veya Tosya şalı diye adlandırılan renkli iplerle örülmüş-dokunmuş, bar oynayanın belini sıcak tuttuğu gibi aynı zamanda cep vazifesi gören kumaştır. Gümüş köstek : Gümüşten yapılmış, yelek üzerine asılan daha önceleri saat taşımada kullanılan ince zincirden aksesuardır. Bazubent: Ekseriyetle boncukla örülür. Gümüş olanlarıda vardır. Kola takılan içerisine karınca duası, ayet-ül-kürsi duaları konulur. Mendil : Erzurum barlarında mendil kullanmak bir maharet işidir. Mendil her barın ritmine ve psikolojisine göre kullanılır. KADIN KIYAFETLERİ Bindallı: Kadife üzerine simle Türk motifleri işlenmiş giysidir. Göğüs ve boyun kısımları dantelle süslenebilir. Aynı danteller kol ağzınada eklenir. Kol, beden ve bel kısmı vücuda oturur, tek kısmı ise rahat hareket maksadıyla geniş yapılır. Leçek(yazma) : Başa örtülen, pullarla ve boncuklarla oyalanarak süslenen pamuktan yapılmış başörtüsüdür. Bu isim halen kullanılmaktadır. Gümüş kemer: Bar oynayan Erzurumlu kadının belinde bulunur. Muhtelif parçalar halkalarla birbirine tutturularak kemer oluşturulur. İşlemelidir, kaşı daha süslüdür. Bazılarında sedef kakmalar bulunur. Şimdi kakmalı kemerler yapılmadığından antika değeri taşımaktadırlar. Pabuç : Pabuçlar siyah ve önden bağlıdır. Yumuşak deriden yapılmış olup hafiftir. Kolay hareket olanağı sağlar. Dizleme: Beyaz yünden örülmüş, diz kapaklarına kadar uzanan çoraplardır. Mendil ve diğer aksesuarlar: Erkek barlarında olduğu gibi, kadın barlarında da barbaşı ve pöççükte mendil bulunur, ayrıca boyuna beşi birlik, Oltu taşı kolyeler, kollara burma bilezik parmaklara da yüzük takılır. ESKİ ERZURUM EVLERİ Erzurum evlerindeki yapı sanatı kuşaktan kuşağa gelişerek sürdürülmüştür. Evlerin iklim koşullarının olumsuzluklarına göre biçimlenişi bu yöre mimarlığına ayrı bir özellik kazandırmıştır. Büyük boyutlu olan evler kalın kesme taş duvarlarla inşa edilirken belli aralıklarla yatay ahşap hatıllarla birbirine bağlanmıştır. Bu uygulama ağır taş yapımının deprem yüklerini karşılayabilmesi için yapılmıştır. Yapılarda çeşitli taş cinsleri uygulanmıştır. Bunlardan koyu renkli bazalt türü Karataş temellerde ve su basmalarında, hafif kalker cinsi olan boztaş ise binanın dış yüzeylerini oluşturan duvarlarda kullanılmaktaydı. Kırmızı ve pembeye çalan kamber taşına bazı varlıklı ailelerin evlerinde rastlanmaktadır. Ara duvarlarda tuğla malzemelerden yararlanılmıştır. Ancak taş ve ahşap kadar kullanım alanı yoktur. Ahşap ise taştan sonra en çok kullanılan yapı malzemesidir. Söğüt, kavak ve çam türlerinden başka ağaç cinslerine pek rastlanılmaz. Çıralı çam dayanıklı olduğundan taşıyıcı kirişlemelerde, pencere ve kapılarda, taş duvar içindeki ahşap hatıllarda kullanılmıştır. Taş duvarlar pencere ve kapı yanları dahil köşelerde kesme, orta kısımlarda ise moloz yığma sistemiyle inşa edilmişti. Bu genel uygulama dışında ayrıca zengin evlerinde tüm yüzeylerin kesme taşla oluşturulduğu örnekler vardır. İç duvarlar tuğlayla örüldüğünden bağlayıcı olarak kireç harç kullanılır. Bağdadi sistemle ara bölmeler yapıldığında ise iki bağdadi çıtaları arasında izolasyonu sağlamak üzere ot ya da saman doldurulur. Damları genellikle düz olarak kurulur. Bu tür damlar oda ve avlu üstündeki örtü için uygulanır. Tandırevi üstü örtülürken, çatıda kare biçiminde bırakılan boşluk üzerine diyogenal bindirmelerle üst üste daralarak yerleştirilen ahşap kirişler yükseldikçe daralarak bir sekizgen piramit oluşturur. Bu örtü Erzurum evlerine özgü bir detaylamadır. Bir de Pasin örtü denen ve alınların örtülmesinde kullanılan iki yana eğimli basit bir örtü sistemi vardır. Bu örtülerin tümünde geçerli olmak üzere önce kirişleme üzerine söğüt dalları, sonra bunun üzerine toprak serilerek çatı tamamlanmış olur. Erzurum evlerinin cephelerinde en önemli öğe ise çıkmalarıdır. Bazı örneklerde zemin kata tavan olan üst kat döşemesi, 40 ile 90 santimetre kadar dışarıya taşırarak verev çıkmalar yapılmıştır. Diğer bazı örneklerde ise tüm kat değil odaların bazıları sokağa taşırılmıştır. Plan şemasındaki Erzurum evi karakterini zemin kattaki avluya Tandırevi çözümleri belirler. Giriş kapısından içeri geçildiğinde önce avluya ulaşılır. Buradan yandaki mekanlara, tandır evine ve üst katta divanhaneye geçilir. Tandır evinin plan şeması kare, dikdörtgen ya da uzun dikdörtgen olabilir. Bu sonuncu tandır evinin arkada olduğu durumlarda meydana gelir. Tandırevi, oturma, dinlenme, yemek yeme gerekirse yatma gibi işlevlerin sürdürüldüğü çok amaçlı kullanılan bir mekandır. En küçükleri 5x6 metre boyutlarında olan bu mekanın genellikle kare ya da kareye yakın dikdörtgen olması, üzerine oluşturulacak kırlangıç çatı için kolaylık sağlamaktadır. Odalar, dolap, sedir ve ocaklarıyla Anadolu'nun diğer yörelerindeki ilkelerin geçerli olduğu mekanlardır. Sofa ise karasal iklimin oldukça küçülmüş ve işlevinin önemli bir bölümünü yitirmiş yalnızca geçit mekanı haline dönüşmüştür. Sofadaki günlük yaşamla ilgili işlev tandır evinde sürdürülmektedir. Yapı Malzemesi Erzurum evlerinin ana özelliklerini belirleyen önemli bir etkende yapı malzemesidir. Ana yapı malzemesi taş,ahşap,toprak,tuğla ve maden olarak ele alınır. 1- Taş : Köşe ve cephelerde yontu taş,diğer kısımlarda moloz taş duvarlar kullanılmıştır. Karataş, Boztaş ve Kamber taşı gibi türleri vardır. Karataş, Hasankale civarından ve Nene hatun (Sivişli) Köyü; Boztaş, Ağzı açık tabya ve Ağveren Köyü; Kamber taşı ise aynı adlı köyün ocaklarından temin edilmiştir. 2- Ahşap : Erzurum evlerinde taştan sonra en çok kullanılan yapı elemanıdır. Duvarları bağlayan hatıllar,toprak örtüyü taşıyan kirişler,döşeme ,tavan ve bütün doğramalar ahşap olarak yapılmıştır. Çam,kavak ve söğüt en çok kullanılan ağaç çeşitleridir. Saz ve kamış da damın örtülmesinde yardımcı malzeme olarak kullanılmıştır. 3- Toprak : Erzurum evlerinin ana örtü malzemesi,taş duvarların bağlayıcı elemanıdır. Toprak malzeme şehir çevresinden tabyalardan kolaylıkla temin edilirdi. 4- Tuğla : Toprak elverişli olduğu için yapılan tuğlalar kalitelidir. Tuğla, ara bölmelerde 1.katın cephesinde ve baca yapımında kullanılmıştır. 5- Maden : Sıcak demir işleri olarak kullanılmıştır. Kapı ve pencere menteşeleri,kuşakları,çiviler,pencere parmakları,kapı tokmakları demirden yapılmıştır. Bronz döküm kapı tokmakları da kullanılmıştır. YÖRESEL EFSANELER ÇOBAN DEDE EFSANESİ Çoban dede Köprüköy de bulunmaktadır. Çoban dede efsanesinin anlatıldığı yerde bulunana taşlar bir çobana ve koyunlarına ve birde ejderhaya benzetilmektedir. Efsaneye göre çok eskilerde bir çoban yaşarmış. Bir Ejderha çobanın sürüsüne musallat olmuş ve her geldiğinde bir koyunu alıp götürüyormuş günler sonra azalan sürüsüne üzülen çoban Allah'a yalvararak ejderi taş etmesini ve buna mukabil kendisinin bir koç kurban edeceğini söyler. Allah duasını kabul eder fakat çoban kurbanını kesmez bu nedenle de Allah çobanı ve koyunları taş eder. GELİN GELDİ EFSANESİ Bu efsane Ilıca ilçemizde bulunan istasyon mevkiinde ki Gelin Geldi gölü ile ilgilidir. Erzurum’a giderken gerek karayolu gerekse tren yolu ile içinden geçtiğimiz çok şirin ve turistik bir ilçemiz olan Ilıca çermikleri yani kaplıcaları ile meşhurdur. İlçenin hemen her yerinden mutlaka bir sıcak su kaynağı çıkmaktadır. Bu anlatacağımız hikâyede böyle bir kaynağın bulunduğu Ilıca istasyonundaki Gelin Geldi gölünün ismi ile ilgilidir. Ilıca istasyonun bu günkü yerinde vaktiyle bir göl varmış. Zamanla kaybolan bu gölün yerine şu anki istasyon inşa edilmiş. Göl de kaybolmamış fakat eskisine göre nispeten küçük bir göl halindedir. İşte bu gölün adı ile ilgili çok güzel efsaneler anlatılır. Onlardan biri şöyledir; Çevredeki köylerden birinde güzel bir kız varmış. Bu kıza komşu köylerden bir delikanlı âşık olur. Kızında gönlü delikanlıda. Durumlarını ailelerine açarlar. Bu iki gencin evlendirilmesine karar verilir. Fakat araya delikanlının askerliği girer. Kız ile delikanlı murat alıp vermeden ayrı düşerler. Kız baba evinde delikanlı asker ocağında kavuşacakları günü beklemeye başlarlar. Bir gün köye delikanlının şehit olduğuna dair bir haber gelir. Gelinlik giymeyi bekleyen genç kız bu haber karşısında sarsılır. Ama elden ne gelir ki. Artık sevgilisi ölmüştür. Ağlamanın sızlamanın bir faydası yoktur. Kızın yeni taliplileri olur. Babası bunlardan birine kızını verir. Düğün dernek kurulur. Davullar vurulup zurnalar çalmaya başlar. Gelin alayı vakti gelince gelinin atını çeker ve yola çıkarlar. Alay yolda bir gölünü kıyısına gelince bir müddet dinlenmeye karar verilir. Atından inip gölün berrak sularına dalgın dalgın bakan genç kızın aklı hep eski sevgilisindedir. Onu düşünmektedir. Gölün pırıl pırıl sularına bakarken onu sanki suyun içindeymiş gibi görüverir. Hemen doğrulur. Suya doğru koşmaya başlar. Suların sakin güzelliğini boza boza ilerler ve düğün alayındakilerinin şaşkın bakışları altında gözden kaybolur. Kafiledekiler her an gelinin sudan çıkacağını ümitle beklemeye başlarlar. Gölde görülen her hangi bir değişiklik gelinin geldiğine yorulur ve bekleyenler “gelin geldi!” “gelin geldi!” diye söylemeye başlarlar. Gölde meydana gelen su hareketleri bu; “gelin geldi!” “gelin geldi!” diye söylenen sözlerle daha çok hareketlenir. Günümüzde de bu hareketlenme yani gölde ki dalgalanmalar halen daha bu sözler üzerine devam etmektedir. Gölün adı da (Gelin Geldi Gölü) olarak anılmaktadır. ILICA SÖĞÜTLÜ KÖYÜ BALIKLI GÖLÜ EFSANESİ Erzurum Ilıca ilçesi güneyinde ilçeye yakın 5-6 km uzaklıkta Söğütlü Köy’ünde Balıklı bir göl vardır. Bu gölde Anadolu’nun fethi sırasında buradaki Türk Akıncılarının savaşta su içerken arkalarından vurularak şehit oldukları ve Allah tarafından balık oldukları söylenmektedir. Bir gün, köyden bir adam gölde tuttuğu balıkları eve getirir ve karısına balıkları kızartmasını söyler. Söyler ama bu balıklar balık değil balık gibi görünseler bile her biri Allah tarafından balığa çevrilen şehit akıncılar. Kadın balıkları tavaya koyar ve kızarmaya başladığında, kızaran balıklar tavadan kaybolur. Adam ve karısı gördükleri durum karşısında hayrete düşerler ve kendilerini korkudan dışarıya atarlar ve göle kadar giderler. Kızartmaya çalıştıkları balıklar sırtları kızarık şekilde gölde yüzmektedirler. O günden sonra bu balıklar kutsal sayılır ve hiç kimse bu gölden balık tutmaz. Göldeki balıkların her birinin muhtelif yerleri yanık gibidir. Bunun tavadaki kızarıklıktan ileri geldiği söylenir. KÜLHANCI BABA EFSANESİ Hamam sahibi, hamamında tellaklık yapan genç delikanlı Külhancı babayla dertleşmiş. Ben şimdi nereden külhancı bulacağım. Zor durumdayım, diye yakınmış. Külhancı babada ustasını çok severmiş. Hiç üzülme. Git sende dinlen. Kırk gün bu hamamın sorumluluğu bana ait. Yalnız gözünün arkada kalmayacağına söz ver. Giderken dönüp arkana bakma bile. Kırk gün sonra çık gel. Ama sakın şaşırıp ta kırk günden önce gelme, sözünde durmazsan tüm çabam boşa gider, diye hamam sahibine tembihlemiş Hamam sahibi de: - Bu deli oğlan bir şeyler kuruyor ama hadi hayırlısı. Dediğini bir yapalım bakalım, diye düşünmüş. Gidip evine kapanmış. Yalnız her akşamüzeri hamama gelir hâsılatı Külhancı Baba'dan alırmış. Verdiği sözü tutar külhanı hiç dolaşmazmış. Günler günleri kovalamış. Eskiden eşeklerle katar katır odunlar her gün hamam taşınırken; artık hamama kimsenin odun getirmez olduğu hamamcının ilgisini çekmiş. — Yav, bu deli oğlan külhanı neyle yakar acep? İşin başına geçtiğinden beri hamama ne bir oduncu uğradı, nede bir eşeğin sırtında odun yüküne rastladım. Bu oğlan külhanı neyle ısıtır acep? Diye meraklanır dururmuş. Hamamcının merakı her gün biraz daha artmış. Günlerde 39'a dayanmış. Otuz dokuz da bir, kırkta bir diyerek artık dayanamıyorum gidip bakacağım demiş. Doğru külhana yollanmış. Bir de ne görsün Su haznesinin altında bir tek mum yanmakta. Koca hamam bu mum ile ısınmakta. Tam bu sırada içeriye Külhancı Baba girmiş: - 39 gün bekledin de, bir gün bekleyemedin mi? Bir gün daha bekleseydin hamamı gaipten ısıtacaktım, demiş. Yani hamamcı bir gün daha bekleseymiş yeraltında sıcak su fışkıracakmış ve hamam öyle çalışacakmış. Hamamcının aceleciliği ve merakı yüzünden Külhancı Baba'nın kerameti bozulmuş. Hamamcı çok pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Hamamı mumla ısıttığını gelip görmeseymiş Allah'ta ona kudretten sıcak su gönderecekmiş. TORTUM GÖLÜ EFSANESİ Erzurum Tortum ilçesinde bulunan Tortum Gölünün güzel bir efsanesi halk arasında şöyle anlatılır.. Tortuma bağlı Uzundere Hars (Uludağ) köyünden bir çoban sürüsünü otlatırken, kulağına gaipten bir ses gelir... -- Geliremmmmmm ... Çoban şaşırır, sağına soluna bakar, hiç kimseyi göremez. Kendi kendine vehimlendiğini sanır. Akşama kadar bekler ve köyüne döner. Çoban ertesi gün yine aynı yerde aynı sesi bir kere daha işitir. Yine kimsecikler yoktur. Bu hadise üçüncü günde aynen tekrarlanınca çoban köyün büyüklerine konuyu açmak ister, konuşur. İçlerinden güngörmüş bir yaşlı köylü çobana derki: -- Evladım, yarın da aynı sesi yine işitirsen, "Gel bakalım ne yapacaksın!" de bakalım ne olacak... Dördüncü gün çoban ihtiyar köylünün dediğini yapar. Sesi işitir işitmez başlar bağırmaya: -“Gel bakalım gel bakalım ne yapacaksın...” Çoban bu sözleri söyler söylemez eteklerinde sürüsünü otardığı dağın yarısı kopar ve aşağıdan akmakta olan Tortum Çayının önünü kapatır. Böylece bir tarafta göl meydana gelir, diğer tarafta da kayalardan taşan su Tortum Şelalesini meydana getirir. Kaynak: http://www.erzurum.gov.tr
Eskişehir
LÜLETAŞI Eskişehir'in en önemli simgelerinden olan lületaşını tanıtmak amacı ile hazırlanan bu bölümümüzde Lületaşı ile ilgili olarak pek çok bilgiyi bulabilirsiniz. ODUNPAZARI EVLERİ Eskişehir'in Odunpazarı semti kentin güney kesimindeki tepelerin üzerine kurulmuştur. Osmanlı sivil mimari örneklerini koruyan kent, kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları, ahşap süslemeli bitişik düzenli, cumbalı evleri ile örf, adet ve geleneklerini koruyarak bir bütün olarak günümüze kadar gelmiştir. Odunpazarında dinsel ve sosyal amaçlı yapılar, kamu yapıları ve ticari yapılar bulunmaktadır. Kurşunlu Camii ve Külliyesi, Çoban Mustafa Paşa tarafından 1525'de bir külliye halinde yapılmıştır. Akoğlan Camii, Müftü Camii, Tiryakizade Hasan Paşa Camii, Sivrioğlu Camii, Şeyh Şehabettin Türbesi, dini yapıların en önemlileridir. Kamu yapılarının başında Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi üslup ve yapısal özellikleri taşıyan Atatürk Lisesi, Cumhuriyet Tarihi Müzesi (eski Askerlik Şubesi) ve Mal Hatun İlkokulu gelmektedir. Odunpazarı Semti, "Odunpazarı Tarihi ve Kentsel Sit Alanı" olarak tescil edilerek korunmaya alınmıştır. Odunpazarı konutları genelde iki tip olarak yapılanmıştır. İlk tip konutların girişleri sokaktan, bahçeleri arkadadır. İkinci tip konutlar ise bahçeler önde, konutlar bahçe içinde olacak şekilde; 1, 2, veya 3 katlı olarak yapılmışlardır. Konutlar genelde bir sofa ve etrafındaki odalardan oluşmaktadır. Çok katlı konutlarda zemin kat, mutfak, depo gibi servis hizmetlerine ayrılmış olup, yaşam üst katta sürmektedir. Konutların ön cephelerindeki iki tarafa pencereli köşe odası, daha büyük ve önemlidir. Odalarda, genelde pencerelerin önünde oturma sedirleri vardır. En az bir duvar, ahşap işçiliğinin en güzel örneklerini veren dolaplardan oluşmaktadır. Ayrıca, duvarlarda günlük kullanım eşyaları için raf ve nişler vardır. Katlar arasındaki hareketliliği sağlayan sofa, aynı zamanda konutların en büyük mekanıdır. Misafirlerin ağırlanması için, selamlık denilen bir mekan bulunur. Konutlar harem ve selamlık kısımları ile çift bir evi andırmaktadır. Geniş saçakları, kapıları, pencereleri, konsolları, tavanları, dolapları ve diğer ahşap işlerinde büyük bir ustalık ve zevk örneği gösteren konutlarda, kalem işçiliği ve oyma sanatının en güzel örnekleri görülebilir. Konutlarda yapı malzemeleri olarak ahşap, kerpiç ve moloz taş kullanılmıştır. Çatı örtüsü genelde oluklu kiremittir. ÇÖMLEKÇİLİKMihalıççık'a 12 km. uzaklıktaki Sorkun köyünde halkın tümü çömlekçilikle uğraşmaktadır. Yüzyıllar öncesinin yöntemlerini kullanmaları dolayısıyla dünyanın her yerinden araştırmalara konu olmaktadırlar. Kaynak: http://www.eskisehirliyiz.biz
Gaziantep
EL SANATLARI Gaziantep'te çok çeşitli el sanatları mevcuttur. Geçmişte Gaziantep'teki en yaygın el sanatları dericilik, bakırcılık, yemenicilik, kilimcilik, el işlemeciliği ve kuyumculuktur. Bunlardan el işlemeciliği, bakırcılık ve kilimcilik önemini hala korumaktadır. Özellikle Gaziantep'in kendine özgü motifleri olan kilimleri ve bakır ürünleri çok meşhurdur. Gaziantep'e özgü kilim çeşitleri Baklava çeşitleri, Habbap ayağı, Kuş Kanadı, Zincir Göbek , Dirsek Göbek, Pençe Göbek, Çarkı felek , Parmak Göbek ve Atom Göbek'tir. Ayrıca hanımların hemen her evde yaptığı Antep işi, dantel ve örgü gibi başka el sanatları da mevcuttur. GAZİANTEP MUTFAĞI Gaziantep'in çok zengin bir mutfağı vardır, toplamda 512 çeşit yemeğe sahiptir. Yemek çeşidi olarak da en çok yemek çeşidi ile Türkiye'de birinci sırayı alır. Bu mutfak seneler boyunca çeşitli geleneklerin harmanlanmasıyla zenginleşmiştir. Antep mutfağı özellikle kebap ve et yemekleri ile meşhurudur. Alaca çorba, altı ezmeli kebap, arap köftesi, baklava, beyti, börk aşı, çağla aşı, cağırtlak kebap, doğrama, ekşili taraklı kebap, erik tavası, firik pilavı, kavurma , kuşbaşı kebap, küşneme, lahmacun, patlıcan kebabı, sarımsak kebabı, simit kebabı, şiveydiz, yuvarlama ve yeni dünya kebabı Gaziantep mutfağına özgün yemek ve tatlıların sadece çok azıdır. ANTEP AĞZI Güneydoğudaki bir çok ilde olduğu gibi Gaziantep'in kendine özgü bir şivesi vardır Halk arasında ''Antep ağzı'' ya da ''Antepçe'' adıyla çağırılan bu konuşma şekli özellikle kırsal kesimde yaşayanlar ve yaşlılar arasında daha çok görülür. En belirgin özellikleri, ''r'' ve ''y'' harflerinin söylenmemesi, ''h'' ve ''k'' harflerinin değişime uğraması ve ''-iyor'' eki ile bazı şahıs eklerinin yok olmasıdır. Antep ağzının Uygurca ile de benzer özellikler gösterdiği hemen fark edilir. Bazı örnekler yandaki tabloda yer alır. TÜRKÜLER ve HALK OYUNLARI Gaziantep yöresine özgü çok çeşitli türküler vardır. Bu türküler kahramanlık, aşk, göç ve oyun türküleri ve ağıtlar olarak beşe ayrılabilir. Bu türkülerden Karayılan, Şirinnar, Allı Yemeni, Ezo Gelin, Bahçalarda Mor Meni, Evlerinde bir İpekten halı var, Bahçalarda Zerdali, Emmoğlu ve Deriko sadece çok az bir kısmıdır. Gaziantep, halk oyunları yönünden de çok zengindir. Bu oyunlar ise ağır halaylar, oynak halaylar ve mizanseli oyunlar olarak üçe ayrılır.
Giresun
Giresun kültürünün en özel yeri, kıyıdan yaklaşık 1,6 km açıktaki Giresun Adası'dır. Doğu Karadeniz'in tek adası olarak anılan bu yerde Pontus dönemine ait olduğu tahmin edilen sur kalıntıları, kuleler ve bir manastır bulunur. Adanın, Argonaut efsanesinde Argo'nun yolculuğunda bir durak olduğu anlatılır. Her yıl 20 Mayıs'ta Uluslararası Aksu Festivali düzenlenir. Festivalde Hamza Taşı'nın sacayağından geçmek en bilinen gelenektir; ardından ada turu yapılır. Aksu geleneği şehirliler için baharın karşılanışı gibidir. Kent merkezinde Giresun Kalesi, Giresun Müzesi ve Kapu Camii gibi yapılar görülebilir. Kümbet Yaylası ve Fındık ve İnsan Anıtı da şehrin tanıdık simgeleri arasındadır.
Gümüşhane
Gümüşhane'nin doğası da kültürünün bir parçasıdır. Zigana Dağı ve Geçidi, Gümüşhane ile Trabzon arasında doğal bir duvar gibi yükselir. Torul'daki Karaca Mağarası sarkıt ve dikitleriyle bilinir; Kürtün'deki Taşköprü Yaylası ise Karadeniz yayla kültürünü yakından görmek isteyenlere uğrak olur. Mutfakta Gümüşhane, Karadeniz mutfağının izlerini taşır. Siron, fasulye diblesi ve fındıklı un helvası gibi yemekleriyle tanınır.
Hakkari
Kültürel Değerler Bütün boyutlarıyla zengin bir kültür turizmi potansiyeline sahip olan Hakkâri’de, bir kısmı geçmişte yaşamış ve bir kısmı da günümüze kadar gelebilmiş gelenek ve görenekler, din, dil, yaşam tarzı ve sanata ilişkin çok sayıda değer yer almaktadır. Bu değerlerin her biri turistleri bölgeye çeken faktörler olarak rol oynamaktadır. Hakkâri, kültürel değerler noktasında zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Yöreye özgü olan bu sosyl değerler ve maddi kalıntıların bir kısmı sergilenebilmiş ya da kendini ifade edebilmiş iken, bir kısmı henüz sergilenme fırsatı dahi bulamamıştır. Sergilenme fırsatı bulamayan en temel kültürel değerlerden biri hiç şüphe yok ki arkeolojik kazılar neticesinde ortaya çıkarılan bulgulardır. Hakkâri’nin kırsal kesimlerinde henüz tescil edilmemiş olsa da birçok sit alanın bulunduğu ileri sürülmektedir Hakkâri’de iki farklı alanda tespit edilen kaya resimleri bulunmaktadır. Bunlar, Hakkâri merkeze yakın olan Tirişin Yaylası ve Yüksekova’daki Gevarok Vadisindeki kaya resimleridir. Şüphesiz kaya resimleri kadar ve belki de daha önemli arkeolojik eserler Hakkâri stelleridir. Hakkâri il merkezinde yer alan Çölemerik Kalesi’nin kuzeybatı eteklerinde, bugünkü Dağgöl Mahallesinde bulunan Hakkâri Stelleri, toplam 13 dikili taştan oluşmaktadır. 1998 yılından 2000 yılına kadar Hakkâri Meydan Medresesinde muhafaza edilen steller 2001’de Van Müzesi’ne taşınarak teşhir edilmeye başlanmıştır. Stel olarak adlandırılan taşlar dikdörtgen biçimde fakat düzensiz yapıdadırlar. Stellerin en önemli özelliği ön yüzlerinin kabartma ve çizgi tekniğinde insan, hayvan ve savaş aleti figürleriyle doldurulmuş olmasıdır. Bu taşlardan 11 adedinde çıplak ve savaşçı özelliği olan bir erkek figürü, iki adedinde ise insan figürleri kompozisyona hâkim durumdadır. Bu steller kesin olmamakla beraber MÖ. 2000 ortalarına tarihlendirilmektedir. Stellerin kim tarafından yapıldığı konusu halen gizemini korumaktadır. Yeme İçme Turizmi (Gastronomi) Özellikle son yıllarda uluslararası turizmin gelişmesinde ve şekillenmesinde kendine yer bulabilen ve hatta sınırlı da olsa birinci tercih sebebi olabilen bir sektördür. Hem destekleyici hem de tamamlayıcı bir çekicilik olarak karşımıza çıkan gastronomi (yiyecek-içecek) turizmi, toplam turist harcamalarının yaklaşık % 25’inin yiyeceğe yapıldığını ortaya koymaktadır. Kendine özgü yemeklerin çeşitliliği ile bilinen Hakkâri yöresi mutfağı, sadece Hakkâri ili sınırları içinde ele alınamayacak kadar geniş bir coğrafyada etkindir. Hakkâri ile kuzeyindeki Van’ın, batısındaki Şırnak’ın, doğusundaki Kuzey İran’ın ve güneyindeki Kuzey Irak’ın mutfak ve yemek kültürlerini belirgin çizgilerle birbirlelerinden ayırmak oldukça zor, hatta imkânsızdır. Benzer bir coğrafyayı ve sosyokültürel yapıyı paylaşan bu geniş coğrafi alanda yaşayanların yiyecek içecek alışkanlıklarının ve mutfak kültürlerinin bu doğal benzerliği arasından yalnızca Hakkâri’ye özgü olanları ayıklamak hem zor hem de gereksiz bir çabadır. Hakkâri mutfağı, hemen hemen her yörede yiyecek alışkanlıklarının ve mutfak kültürünün doğal belirleyicisi olan coğrafi yapının ve buna bağlı doğal çevrenin belirgin biçimde baskın olduğu mut- faklardan biridir. Öyle ki, Hakkâri yemeklerinde kullanılagelen temel iki malzeme, coğrafyanın öncelikli olarak hayvancılığa elverişli olmasın- dan dolayı et ve yine dağların ve yüksek yaylaların Hakkâri halkına bir armağanı olan doğal otlardır. Hakkâri’de düğünlerde pazar sabahları Sağdıç kahvaltısı geleneği vardır. Sağdıç akşamdan veya sabahın erken saatinden itibaren konu komşu, hısım ve akrabayı kahvaltıya çağırır. Konuklar gelmeye başladığında sağdıcın evinde yatan damat çoktan uyandırılmış, hamamı yaptırılmış, tıraşı bitirilmiş ve damatlıkları giydirilmiş bir halde cemaati selamlar ve kahvaltıya oturulur. Kahvaltıda tandır ekmeği, baharda dağlardan toplanmış olan pancar (yaban otları) ile yapılan otlu peynirler ve cacık türleri, ana maddesi un ve yağ; spesiyaller ikram edilir. Yöresel El Sanatları Hakkâri kilimlerindeki her bir motif yüzyıllar boyunca akıp gelen bir kültür birikiminin sonucu olarak ortaya çıkan ve halk arasında söylenegelen öykülerle yaşamaktır. Hakkâri, ta- rihin derinliklerinden gelen, yakın çevresindeki topluluklarla hem ortak hem de çok farklı örf, adet, gelenek, yaşayış tarzı vb. kültürel ve folk- lorik özelliklere sahiptir. Yörenin köklü tarihsel ve kültürel bir mirasa sahip olduğu bugüne yansıyan zengin folklorik ve etnografik özelliklerden anlaşılmaktadır. Turizm destinasyonlarının temel çekiciliklerinden biri olabilecek özellikleri gösteren el sanatları, özellikle ziyaret edilen alanı hatırlama aracı olarak önemli bir misyon üstlenmektedir. Hakkâri’de el sanatlarının yeri ve önemi tartışılmazdır. İlde kilim, heybe, parzun, reşik, çanta, çorap, şal, yazma boncuğu ve oya kanaviçe gibi el sanatları birçok evde üretilmektedir. Ancak özellikle Hakkâri kilimleri ulusal ölçüde kabul görmüş ve turistler tarafından tercih edilen bir üründür. Geleneksel Evler ve Kıl Çadırlar Hakkâri, tarih boyunca büyük medeniyetlerin (Sasani, Bizans, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı gibi) kıyısında kalmış, Anadolu’nun güneydoğu köşesinde yüksek dağlar ve vadilerden oluşan bir yöremizdir. Bu durum ortaçağda da değişmemiş; güç coğrafi koşullar ulaşımı ve yerleşmeleri zorlaştırmış, göçebelik ve buna bağlı hayvancılık kültürün yerel özellikler göstermesine neden olmuştur. Ortaçağ boyunca Anadolu, İran ve Irak’ın arasında kalan bu dağlık coğrafyada, İslam ve Hıristiyanlık kültürel dokuyu belirleyen iki önemli unsurdur. Kültürel çekiciliklerden bir diğeri olan geleneksel evler ve kırsal kesimdeki konutlar turizmin önemli çekiciliklerindendir. Hakkâri’de yer alan konak ve saraylar yerel kültürün tanıtılmasında oldukları gibi yöreyi ziyaret eden turistlere, geçmişten günümüze Hakkâri’nin ev ve eklentilerinde geçirdiği süreci anlatmaları açısından da önemlidir. Turistlerin en çok ilgi duydukları konuların başında yöre insanının davranış özellikleri gelmektedir. Tam da bu noktada bu tarihi mekânlar turistlerin çok ilgisini çekmektedir. İldeki başlıca tarihi konak ve saraylar, Çukurca Merkez Dervişoğlu Konağı, Çukurca Merkez Pirozbeyoğlu Konağı, Çukurca Merkez Enver Parlak Evi, Şemdinli Bağlar (Nehri) Kayme Sarayı ve Şemdinli Bağlar (Nehri) Kelat Sarayı’dır. Yukarıdaki evler incelendiğinde, gerek yapılaşma düzeni ve gerekse yapım şekli ve biçimi, ihtiyaçların getirdiği zorunluluk, halkın kazandığı deneyim ve ortak yaşamın ürünleri olduklarını ortaya koymaktadırlar. Ancak, Hakkâri’de geleneksel mimarinin şekillenmesinde yaşam şekli, ekonomik faaliyetin etkisi ve tabi ki coğrafi faktörlerden topografya-iklim ve yapı malzemesi önemli rol oynamıştır. Yayla kültürünün vazgeçilmezi olan kıl çadırlar, günümüze tarihten gelen bir kültür mirası olarak birçok özelliği bünyesinde barın- dırmaktadır. Halen göçebe ve yarı yerleşik yaylacılar tarafından kullanılan kıl çadırlar, yaylalarda olmazsa olmaz barınaklar arasında yer almaktadır. Kıl çadırlar, keçilerin kıllarından imal edilmektedir. Folklorik ögeleri canlandırmak için tarihsel olayların geçtiği alanlara ve birçok mekâna atmosfer sağlamak amacıyla da kurulup kullanılmaktadırlar. Yaylacıların açık alanlardaki en önemli barınağı konumunda bu- lunan kıl çadırların birçok önemli özelliği bu- lunmaktadır. Kış mevsiminde dokumaları sıkı bir hal alan kıl çadırlar, böylece yağmur ve kar suyunu içerisine geçirmemektedir. Yaz aylarında ise gevşediğinden normal haline dönerek, içeri loş bir ışık verirken, sürekli hava sirkülasyonu sağladığı için ortamı serin tutmaktadır. Kıl çadırın en önemli özelliklerinden bir tanesi de, yapısal dokusu sayesinde yılan, akrep ve örümcek gibi canlıları üzerinde gezdirmemesidir. Bu canlıların kıl çadır üzerinde hareket edememesi nedeniyle çadırda kalanlar, yılan, akrep ve örümcek sokması gibi vakalarla karşılaşmadıklarını belirtmektedirler. Her yere kolaylıkla kurulabilen, sürekli ateşe maruz kalmadıktan sonra yanmayan ve alev almaz özelliği ile bili nen kıl çadırlar, kolay katlanabilir ve taşınabilmektedir. Yayla Festivalleri Geçmişte yayla göçünü anlatmak ve yaylacıların kaynaşması için yapılan yayla şenlikleri, son yıllarda alternatif tatil yapmak isteyenler için gözde bir etkinlik olmaktadır. Türkiye’nin birçok yerinde yayla turizminin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen şenlikler, kamu kurum ve kuruluşları tarafından da turizmin çeşitlendirilmesi amacıyla desteklenmek- tedir. 20. yüzyılda en hızlı gelişme gösteren sosyo-ekonomik olgulardan biri olan şenlik ve festivaller, kültürel hayatın, geleneklerin, insan yapısının ve doğa ile zorlu mücadelesini anlatmaktadır. Şenlikler birlikteliği, kaynaşmayı, kardeşliği artırmaktadır. Yılda bir kere yapılan bu törensel birliktelikler turizme apayrı bir değer katar. Hakkâri’de düzenlenen festivaller kültür, sanat hayatımızın doğal yönlerini, yayla geleneklerimizi, sıcak insan ilişkilerini en güzel şekilde ortaya koymaktadır. Doğanın bu güzelliklerinin yanında şenlikler nedeniyle bölgeye gelenler, kültürel değeri olan anılar- la birlikte bölgeden ayrılmaktadırlar. Şenlikler adeta bölge insanının buluşma adresidir. Ayrıca yaylada yaşayan göçerler kuzu kırpma döneminde festivaller düzenlemektedirler. Düzenlenen festivallerde kuzuların yıkanması ve kırpılmasının ardından davul zurnalı halaylar çekilmektedir. Kadınlar yöreye özgü olan fistanlarını, erkekler ise, şal û şapik diye adlandı- rılan elbiseleriyle katılım sağlarlar. Ayrıca yaylada yöresel spor oyunları olan kelanê, şekanê gibi oyunlar ile yarışmalar düzenlendikten sonra misafirler için sofralar kurulmaktadır. Kıyafetler, Düğünler, Müzikler Hızla gelişen ve değişen dünyamızda yeni turizm eğilimleri ortaya çıkmış, yeni arayışlara girilmiştir. Bu arayışlar içinde farklı ül- kelerin ve farklı insanların yaşam tarzları ile gelenekleri hakkında bilgilerini zenginleştirmek isteyen turist profili ön plana çıkmıştır. Yeni arayışlardan biri de yöresel kıyafetlerle ilgilidir. Turistler hem yeni yöresel kıyafetler görüp gözlem yaparak hem de bu kıyafetleri bazen giyip bazen de satın alarak farklı bir deneyim yaşamaktadırlar. Anadolu’nun pek çok yöresinde olduğu gibi Hakkâri’nin de geçmişten gelen, kendine özgü bir giyim kültürü vardır. Kıyafetler, özellikle Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu’daki diğer illerde giyilenlerle kimi yönlerden benzerlik gösterse de kullanılan kumaş türü ve tasarımları bakımından ayırt edici özelliklere sahiptir. Bu özellikleriyle birlikte Hakkâri’de giyilen kadın ve erkek kıyafetleri genel olarak şöyledir; Kadın kıyafetleri kiras, fistan, kemer. Erkek giyimi ise şel-şepik denen günlük kıyafetler daha çok özel günlerde giyilen kıyafetler olarak ikiye ayrılır. Hakkâri’de düğünler genelde üç gün üç gece sürmektedir. Düğün, çoğunlukla cuma günü ikindi vaktinden sonra başlayıp pazar gecesine kadar devam eder. Dü ün sahibi aileler, düğüne bütün akrabalarını, dostlarını ve köylü- lerini davet ederler. Hakkâri’de düğünler olduk- ça kalabalık yapılır. Davetli akrabalar düğüne ailenin tüm bireyleriyle (erkekler, kadınlar, çocuklar) katılırlar. Akraba olmayıp kısmen yabancı sayılabilecek davetlilerden ise sadece er- kekler düğüne gelirler. Kız tarafının davetlileri kız evinde, damat tarafının davetlileri damadın evinde toplanırlar. Düğün davetlileri cumartesi günü kuşluk vaktinden başlayarak ertesi gün gecenin ilerleyen saatlerine kadar türküler stranlar eşliğinde büyük bir coşkuyla düğünde eğlenirler. Ancak düğün demek sadece eğlence demek de değildir. Eğlencenin yanı sıra yerine getirilen başka birçok adet vardır: Sağdıcın evine varıldığında sahur niyetine bir yemek yenilir. Yemekten sonra damat ortaya alınır. Orada bulunan herkes halkalar şeklinde da- madın etrafında toplanır. Dengbêjler (ozanlar) karşılıklı olarak şarkı söyleyerek geceye ayrı bir renk ve tat katarlar. Damadın önce serçe par- mağı daha sonra ayak parmakları kına yakılır. Damadın eli sarılırken avuç içine bir miktar para konulur. Sabahleyin damat elinin bağını açtığında düşen parayı kim kaparsa para onun olur. Geleneksel olarak Hakkâri düğünlerinde davul, zurna ile pîk veya kaval dışındaki müzik aletleri pek kullanılmaz, halaylar stran adı verilen, karşılıklı söylenen türkülerle çekilir. Ancak son yıllarda bağlama ve benzeri müzik aletleri düğünlerde çok daha fazla yer almaya başlamıştır. Bu durum, halay çekerken söylenen stranları biraz daha geri plana atmış gibi görünse de bu türküler Hakkâri insanı için hala vazgeçilmezliğini korumaktadır. Stranlar Hakkâri’nin onlarca değişik figürlü halayların- da söylenir ve oynanır. Oyunlar iki ayak, üçayak , şeyhanî vb. isimlerle anılır. Bazı oyun türleri ise söylenen stranın adıyla bilinir. Kaynak: http://www.hakkarikulturturizm.gov.tr/TR,159139/kulturel-degerler.html
Hatay
Folklorun bir çok dalında olduğu gibi dans-ların müziği de oldukça zengin bir yapıya sahiptir. Araştırmanın bubölümün-de yöredeki müziklerin tamamını incelemek mümkün değildir. Yörenin geleneksel çalgıları davul, zurna ve argındur. Ama bugün halk çalgılarımızın bir çoğu Halk oyunları ekiplerine eşlik etmektedir. Aşağıda yörenin Halk oyunları ezgilerinden bazılarının notaları ve davul vuruşları notaları ile Argın hakkında bilgi yer almaktadır. EL SANATLARI Sanat ve sanat ürünleri çağdan çağa ve toplamdan topluma çok farklı biçimlerde değerlendirilmiştir, ama buna karşın bütün insanlık tarihi boyunca var olmuştur. Camcılık Dünya üzerinde, camın ilk elde edildiği yerleşim bölgelerinden birisi, Antakya-Suriye – Filistin civarıdır. Finike-Kilikya-Roma döneminde çok sayıda cam eser ve ziynet eşyası üretilmiştir. Antakya ve civarında bu yöreye özgü yeşil cam üfleme sanatı çok gelişmiş ve eski camlardan eritilip tekrar kazanım yönetimiyle üretim yapılmıştır. Antakya’da çok sayıda cam ustası vardır. Bazı ustalar birleşerek atölye ve işletmeler açmışlardır. İpekçilik-Dokuma Geçmişte Samandağ ve Harbiye’ye bağlı köylerin çoğunda hemen hemen her evde üretilen ve beslenen ipek böcekçiliğinin bugün artık yok olmakta olduğunu görüyoruz. Hatay’da ipek böceği kozası ile ipek üretimi tarihe karışırken baba mesleği diye devam etmeye çalışan bazı aileler tarafında yaşatılmaya çalışılmakta ve Türkiye’ye tanıtılmaktadır.İpek kumaşı çok sağlam ve dayanıklıdır. Ses ötesi concorde uçaklarının burnundaki kaplamada ve çelik yeleklerde kullanılmaktadır. Yakın döneme kadar yalnızca giyim sanayi de kullanılan ipek böylece silah sanayine de girmiş oldu. Dayanıklılığı 20 yıldır.Hatay’da dokumacılık ahşap tezgahlarda, çözgü ipleri uçlarına, tahta çubuklar ve çakıl taşları bağlanıp gerilerek yapılır. Bu tezgahlarda genellikle çarşaf, pike cibinlik dokunur. Hasırcılık Örmek, İp örmek değil ama hasır örmek bambaşka bir şey… bir de buğday ve çavdar saplarıyla olursa.. yerli ve yabancı turistlerin en çok rağbet gösterdiği hasır örme ürünleri; çanta, tabak, cirem, pano, yarım tabak, ve kayıktır. Hatay’da da bu geleneği sürdüren en bilinen isim Niyazi KÖLEOĞLU’dur. Heykelcilik Hatay’da heykelcilik sanatını sürdüren Şıh Ali ve çocukları genellikle siya taş üzerine Tanrı ve tanrıça heykelleri yapmaktadırlar. Kuşaklar değil uygarlıklar arasındaki köprülerden gezinen taş oyma ustalarının hiçbir eğitim almadan sadece gördüklerini ve hayal edebildiklerini taşları yontarak, taşlara hayat veren bu insanlar sanatlarını halen kendi çabalarıyla sürdürmektedirler. Sikkecilik Tarihte bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış Harbiye’nin zengin tarihsel birikimi sikkelerini bugüne taşıyanlardan İbrahim ( Mehmetoğlu) Sünel’dir.Harbiye’nin tarihi de sanatçıyı bu işe itmiş. Çok zengin kültüre ev sahipliği yapmıştır. ( Daphne ) Harbiye, Yunan Roma Gerek Roma, Osmanlı ve Anadolu’da yaşayan bilinen tüm uygarlıkların mertebe benzeterek turistlik hediyelik eşya üretiyor.Sikkeleri yapmak için bronz, gümüş ve altın kullanılıyor. El emeği ve göz nurunun somutlaşarak bir eser olarak şekillenmesi sanatçıya mutluluk veriyor. Defne Sabunu Ana maddesi bitkisel ve hayvansal yağların yağ asitlerinin alkalilerle reaksiyon sonucunda elde edilen genellikle temizleyici olarak kullanılan bir mamuldür. Defne ağacının meyve (Fructus Lauri) ve yapraklarında elde edilen defne yağı (Oleum Lauri) sabun imalinde ve hekimlikte kullanılır. Meyvesi Fiorivente Alkolatının bileşimine girdiği için mideydi terletici ve idrar sökücü olarak, ayrıca romatizmal ve cilt hastalıklarının tedavisinde kullanılan defne yağı veyaprakları son yıllarda dış ülkelere ihraç edilmektedir. Normal iklim koşullarında yıllık defne yağı rezervi Hatay Bölgesinde yapılan son araştırmalar göre 150-250 ton arasındadır. Defne yağını çıkaran herhangi bir sanayi kuruluşu yoktur.Bu yağ köylüler tarafından basit usuller ile 8-12 saat haşlanarak çıkarılır. Bu yağlarla ve katkı maddeleri ile sabun üretimi yapılamaktadır. Ahşap Oymacılığı: Oyma ahşap malzeme üzerine yapılan bir çizimin özel kesici aletlerle istenmeyen yerlerinin yontulmasıyla elde edilmesi sanatıdır. Bin yıllık bir gelenektir. Hatay’da ahşap oymacılığı geleneğini sürdüren ve bu alanda en çok tanınan usta Ali ALTUN’ dur. Yakma Resim: “Dağlama resim” olarak da bilinen yakma resim, aslında gölgelendirme tekniği olarak yapılan ve özellikle ahşap tahta vb. malzemeler üzerine kızgın metal kalemlerle ( değişik uçlara sahip havyalar) yakılıp işlenmesiyle gerçekleştirilen bir sanattır. . Hatay’da yakma resim alanında en bilinen ustalar Naim ve Zeynep GÜLBOL’ dur. TÜRKÜLERİ VE HALK ÇALGILARI Yörenin geleneksel çalgıları davul, zurna ve argındur. Ama bugün halk çalgılarımızın bir çoğu Halk oyunları ekiplerine eşlik etmektedir. Zanbır (argın) : yok olmak üzere olan bir kültürel mirasımız. Zanbır’ın Hatay'da bilinen son icracı Selim ASLANYÜREK . Zanbır kemikten yapılan bir alettir. Ney: Kargı adı verilen budaklı bir kamıştan yapılan ve kökleri Sümerlere kadar uzanan ney, üflemeli sazlar içinde yer alan bir çalgıdır. Dünyada Nil kıyıları dışında en kaliteli kamışların yetiştiği bölge Hatay’ın Samandağ ilçesi Asi nehrin kıyılarıdır. Hatay’da tanınmış ney yapım ustaları ve icracıları İzzet ÖZKAN ile Cemil KAHİLOĞULLARI’ dır. YÖRESEL KIYAFETLER İnsan oğlu varolduğundan beri giyim önemli bir yer oluşturmuştur. 20. yüzyılın başlarında el işlemeciliği, ipek dokumacılığı giysiyi etkilemiştir. Daha sonra teknolojinin gelişmesine paralel olarak makine işlemeciliği ve pamuklu dokumalar yer almıştır. İpek dokumacılığı günümüzde Samandağ ve Harbiye’de dokunup kullanılmaktadır. Kadın Giysileri 1 Başa Giyilenler Fes, Tarbuş, Kefiye, Tülbent (Yazma, Yağlık, Eşarp, Yaşmak) 2 İçe Giyilenler Elbise (Entari, Fistan), Şalvar 3 Dışa Giyilenler Yelek . Sako, Cepken 4 Ayağa Giyilenler Çorap, Yemeni 5 Bele Bağlananlar Bel Kuşağı, Kemer 6 Takılar Altın penez, Gümüş kolye, Bilezik, Beşibirlik 7 Aksesuarlar Tavuz Tüyü ,(Tezzak, Tezat) Saç bağı (Kaytan) 8 Süsler Sürme, Kına Erkek Giysileri 1 Başa Giyilenler Arakçık (Terlik), Arakçık bağı (poşi), Kefiye 2 İçe Giyilenler Gömlek, Yelek 3 Dışa Giyilenler Aba ( Kimlik aba, Sırmalı aba, (Halep veya mat), Şalvar 4 Ayağa Giyilenler Çorap, Yemeni, Edik 5 Bele Bağlananlar Bel Kuşağı, (Poşi) 6 Takılar 7 Aksesuarlar 8 Süsler
Iğdır
Sahip olduğu kültürel mirası, tarihi, gelenek-görenek zenginliği ve sıcak kanlı insanları ile kendine özgün doğasını koruyarak günümüze gelebilmiş nadide illerimizden biri olan Iğdır, aynı zamanda bulunduğu coğrafya itibariyle de ülke tarihinin sembol ili olma özelliğini korumaktadır. Sadece tarihi değil, bereketli toprakları ve eşsiz doğasıyla günümüz dünyasında organik tarım alanlarına elverişli olan ve Doğu Anadolu’nun Çukur ovası olarak da bilinen Iğdır ili, sahip olduğu zengin turizm potansiyeli ile de şüphesiz Türk turizminin gelişip çeşitlenmesinde önemli bir rol üstlenecektir. Bir yandan; Bingöl dağlarından kaynağını alıp ilimize hayat vererek geçtikten sonra sınırlarımızı aşıp Hazar Denizine dökülen Aras nehri; öte yandan Türkiye’nin en yüksek dağı olan, hem mitolojik kimliği ile hem de doğal güzelliği ile, ülke turizminde önemli bir merkez olmayı hedefleyen Ağrı Dağı 2004 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Milli Park olarak ilan edilmiştir. Yayla turizmi, Kuş gözlemciliği faaliyetleri, Bitki inceleme, çim kayağı, yamaç paraşütü, dağ bisikleti ve atlı sporlar gibi sportif faaliyetlerin gözde merkezi olan Iğdır; ayrıca Tuzluca ilçemizdeki tuz mağaraları ve sayısız tuz kayalarının oluşturduğu galerilerin görsel şölenine ev sahipliği yapmaktadır. 6000 yıllık tarihi olan İlimiz Kültür ve Turizm acısından zengin olup, ilimizde bir çok tarihi eser vardır. Merkez’de 27, Karakoyunlu’ da 4, Aralık’ ta 7 ve Tuzluca’da 27 adet olmak üzere toplam 65 adet tescilli kültür varlığı bulunmaktadır. Bu kültür varlıklarımız genelde kale, mezarlık, ev, kilise, kervansaray, anıt ve eski yerleşim alanlarından oluşmaktadır. İlimizde Korhan Yaylası, Karakoyunlu eski yerleşim yeri, Asma köy eski yerleşim yeri ve Kültepe Höyüğü olmak üzere 4 adet sit alanı bulunmaktadır. Kaynak: http://www.igdir.gov.tr/kultur-ve-turizm
Isparta
ISPARTA DA GÜL VE GÜLYAĞI ÜRETİMİ Isparta da gülcülüğü en çok 150 yılı bile geçmeyen bir tarihe sahiptir. Gülcülüğü Isparta'ya, Yalvaç ilçesinden gelip Isparta'ya yerleşen Meydanbeyoğlu, Mehmet İzzet'in oğlu İsmail Efendi getirmiştir. İsmail Efendi, onlarca döneüm alana gül ekmiş, hasat sonrasında güllerden gül yağı gül suyu çıkarmaya başlamış, bu ürünlerini sattıktan sonra etrafındakilere de bu işleri öğretmiştir. “Üretmeyi başardığı katkısız arı "Gülyağı" ve "Gül Suları" nı değerince sattı; eline parasını aldı. İlk iş olarak her doğru, dürüst, namuslu... İnsanın yaptığı gibi borçlarını ödedi. Yeni bir ev yaptırdı. Evini de o günün gelenek, görenek, töresine göre dayadı, döşedi. Daha elinde pek çok parası kalmıştı. Bunu da çarçur etmedi; otuz dönüm gül bahçesini 50, 75, 100... dönüme çıkarmak, yaptığı gülcülüğü daha da büyütmek, genişletmek işinde kullandı. “ “Gülcü İsmail Efendi, Gül dikecek olanlara yardımcı oldu. Karık nasıl açılır gösterdi. Fidan dikiminde başlarında bulundu... Bir kaç yıl içinde de her yere gül dikilmiş, Isparta Kenti de Gül Bahçelerinin içinde kalmış oldu. Isparta bundan sonra gül üretmesiyle tanındı, gülcü oluşuyla da anıldı.” Müftüzade İsmail Efendi tarafından imbik adı verilen basit ve ilkel kazanlarda üretilmeye başlanan gülyağı uzun yıllar yaygınlaşarak, bu metotla üretilmeye devam edilmiştir. Bugün sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da en önemli yağ gülü üretim merkezi konumuna yükselen Isparta ve çevresinde, sanayi tipi gül yağına geçilmesi ilk gül yağı fabrikasının 30 Eylül 1935 tarihinde açılması ile olmuştur. Köy tipi gülyağı üretimi; Atatürk’ün Isparta’ya gelişinde verdiği talimat uyarınca, “İktisat Vekâleti” tarafından modern gülyağı fabrikasının 1935 yılında kurulması sonucu yerini büyük ölçüde sanayi tipi gülyağı üretimine bırakmaya başlamıştır. Gülbirlik’in 1958 yılında kurduğu İslamköy Gülyağı Fabrikası, 1976 yılında kurduğu diğer gülyağı tesisleri ile Türk gülcülüğü ve gülyağı üretimi şekil değiştirmiştir. İlde Gülbirlik’e ve özel kuruluşlara ait, 5 adedi büyük olmak üzere toplam 15 adet gül yağı fabrikası bulunmaktadır. Isparta’da üretilen gülleri işlemek üzere kurulmuş 18 tane firma vardır. ISPARTA'DA HALICILIK Isparta halıcılığının belli başlı merkezleri Burdur (Bucak), Konya (Beyşehir, Karaman, Akşehir, Karapınar) Afyon (Dinar, Sandıklı, Dazkırı, Başmakçı) ve Denizli (Acıpayam, Tavas)dir. Isparta halı desenlerine Serpme güllü, Dönümlü, Köşe Göbek, Naklemeli, Başgöbek, Düz gibi adlar verilmektedir. Ayrıca; Gülistan, Kompozisyon, Osmanlı, Goblen, Çin, Üzümlü, gibi çeşitli adları da vardır. Isparta Halıcılık Bölge Müdürlüğünde; Isparta, Sümerkars, Türkmen, Ladik, Milas, Bergama ve diğer halılar, Sandıklı’da ince Isparta, Isparta, Türkmen halısı, Kula’da Kula, S.Kars, Milas, Kilim; Konya’da Ladik Halısı; Denizli’de Isparta, Milas, Türkmen Halısı, Kilim; Kayseri’de Bünyan; Çanakkale’de Yağcıbedir, Çanakkale Yuntdağı; Giresun’da İpek, Hereke; Karabük’te İpek, Hereke; Hereke’de İpek; Niksar’da Hereke; Yozgat’da ipek, Hereke halıları üretilmektedir. ISPARTA ELMASI Türkiye'de üretilen elmanın yüzde 20'sini karşılayan Isparta, tescil ettirdiği elmasıyla ülke çapında markalaşmayı hedeflemektedir. Piyasada 'Isparta elması' adıyla anılan yöre elmasının üretimi yılda 600 bin tona ulaşmaktadır. Isparta elması göl suyundan beslenmesi ve Türkiye'nin en iyi soğuk hava depolarında saklanmasından dolayı daha diğer illerde üretilen elmalardan daha lezzetlidir. Kaynak: http://www.edebiyatvesanatakademisi.com/Forum/Detay/il-il-turkiye/isparta-ili-tarihi-ve-kulturel-degerleri-dogal-guzellikleri-33906.aspx
İstanbul
İstanbul’un kültür hayatı, yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan toplulukların bıraktığı mirastan beslenir. Camiler, kiliseler ve sinagoglar aynı semtlerde yan yana durur. Topkapı Sarayı, müzeler, sanat galerileri ve Beyoğlu’nun sahneleri şehri yıl boyu canlı tutar. Boğaz kıyılarındaki yalılar ve eski semtlerin sokakları ise bu kültürün gündelik yüzüdür.
İzmir
İzmir Halk Müziği Anadolu’nun en batısında yer alan İzmir, komşuları Aydın, Balıkesir ve Manisa’nın da içinde bulunduğu zeybek kültürünün etkisi altında kalmıştır. Bilindiği gibi zeybeklik, 16. yüzyıldan başlayarak özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nun idari, siyasi, ekonomik ve sosyal yönden çöküşe geçtiği dönemlerde ortaya çıkmıştır. Zeybekler, 19. yüzyıl başından başlayarak Ege ölgesi'nin sosyal ve kültürel yapısına yön vermiş; müzik, halk dansları ve giysi geleneğinin temelini oluşturmuştur. Zeybek oyunlarının birçoğu solo niteliklidir ve doğaçlama olarak sergilenir. Ezgiler dokuz zamanlıdır. Halk arasında ezginin hızına bağlı olarak ağır, ağırca ve kıvrak zeybekler olarak sınıflandırılır. Allegretto – adagio arası tempolarda seslendirilir. İzmir yöresi zeybek ezgilerinin ses sahası bir oktavın üstündedir ve ezgiler yanaşık perdelerle örülür. İnici bir seyir izler. Dokuz zamanlıdır (9/8, 9/16, 9/4) ve üçlü grup başta, sonda ya da üçüncü grupta bulunabilir. (3+2+2+2, 2+2+2+3 ve2+2+3+2). Zeybek ezgileri, çoğunlukla rast, dügah ve segah perdelerinde karar verir. Zeybek oyunları açık havada davul – çift zurna (veya klarnet), kapalı ortamlarda ise bağlama ile çalınır. Ayrıca bölgemizde kabak kemane, üçtelli, dilsiz kaval, çığırtma (kemik düdük), sipsi çalgılarının kullanıldığı da görülür. İzmir, çok kültürlü bir yapıya sahiptir. Bu tespit, bölgede zeybek ezgilerinin yanı sıra semah, bengi, mengi ve güvende gibi oyun ezgilerinin yanı sıra ağıt ve gurbet havalarının da varlığını sürdürmesi ile desteklenir. İzmir ve çevresinde görülen ezgilerin bazıları şunlardır: Abacılar İnişi Saatimin Gümüşü, Ak Çeşmenin Taşları, Bergama Zeybeği, Bir Ateş Ver Sigaramı Yakayım, Cezayir, Gerizler Başında Hoplayamadım, Harmandalı Zeybeği, İzmir'in Kavakları, Kordon Zeybeği, Koca Arap Zeybeği, Kozak Zeybeği, Köroğlu, Sepetçioğlu Zeybeği, Şu İzmir'den Çekirdeksiz Nar Gelir vb. Zeybek Halk Oyunları Ege bölgesinden söz ederken akla önce efe ve zeybek gelir. Mert, cesur, atılgan, haksızlığa karşı duran kişiler olarak bilinirler. Bölgenin halk oyunları türüne de genel olarak Zeybek adı verilir. Antalya, Burdur, Isparta, Afyon, Eskişehir, Sakarya hattının batı tarafında kalan illerimizde zeybek halk oyunlarının etkileri görülür. Zeybek ezgileri, tartıma göre “ağır” (9/4’lük ve 9/2’lik) ve “yürük” (hızlı, kıvrak) zeybekler olarak iki gruba ayrılır. Zeybek ezgileri “kadın zeybeği”, “kent zeybeği” ve “kır zeybeği” olarak da sınıflandırılır. Ege’nin birçok yerinde oynanan zeybeğin en ağır ve gösterişli olanlarına Aydın, Muğla ve Manisa illeri ile birlikte İzmir’de rastlanır. Oyun figürleri, oyuncunun duygu ve becerilerine göre değişir. Bu nedenle tek zeybeklerde aynı oyunu oynayanların yürüyüş, çöküş ve dönüşlerinde farklar görülür. Oyun içindeki sekmeler, diz vurmalar, yürüyüşler, zeybeğin kendine güvenini, dürüstlüğünü, mertliğini ve çevreye meydan okuyuşunu simgeler. Zeybek oyunları açık alanlarda davul – zurna (ya da klarnet), kapalı ortamlarda ise bağlama ile oynanır. Oyunlara genellikle çift zurna eşlik eder ve biri ezgiyi çalarken diğeri karar sesinde dem tutar. Oyunun başında, çalınacak ezginin makamında serbest olarak çalınan giriş bölümü bulunur. “Gezinleme” denilen bu bölümde oyuncular, alanda ağır ağır dolanırlar. Ezgiye girildiği zaman nara atarak oyuna başlarlar. Kadın zeybeklerinde ise gezinleme bölümü olmaz ve erkeklere göre daha yürüktür. Zeybek oyunlarında kollar sağ ayak ileri atılırken yukarıya kaldırılır. Kollar aksağı oluşturan üçlü vuruşta sallanır, sonra yukarı kaldırılır ve başın yukarısında tutulur. Oyunun bitiminde sol kol indirilir. Vücut hep dik, bakışlar serttir. Zeybek giysileri, oyunun oynandığı yöreye göre kullanılan renkler, işlemeler, süslemeler, takılar ve diğer aksesuarlar açısından da farklılıklar gösterir. Oyun adları, ezginin yakıldığı yöre adı (Çandarlı Zeybeği gibi), yörede ün yapmış kişi adı (İnce Mehmet Zeybeği) ya da sözlü zeybeklerde ezginin ilk mısrası biçimde karşımıza çıkar. Yöre zeybek oyunlarının en bilinenleri şunlardır; Arpazlı, Bengi, Bergama Zeybeği, Çakıcı Efe, Çandarlı Zeybeği, Harmandalı, Karaburun Zeybeği, İkiparmak Zeybeği, İnce Mehmet Zeybeği, Koca Solak, Koyundere Zeybeği, Kozak Zeybeği, Kör Bayram, Minarede Ezan Var, Nacakoğlu Zeybeği, Ödemiş Zeybeği, Ötme Bülbül Zeybeği, Sepetçioğlu, Soğukkuyu Zeybeği, Somalı Zeybeği, Süslü Jandarma, Tire Zeybeği, Yağcılar Zeybeği, Yalabık Zeybeği, Zahide Molla Zeybeği. Beledi Dokuması Beledi dokuması en eski pamuklu dokumalarımızdan biridir.Temelleri 16.yüzyıla kadar dayanmaktadır.Tarihi kayıtlarda bu dokuma türüne Tire ve Bursa’da rastlanmaktadır. 1908 tarihli Aydın Vilayeti Salnamesi’ne göre Tire’de 60 el tezgahı bulunmaktadır.Tire’de işlenen beledi dokumasından perdelik, döşemelik, yatak ve yorganlıklar bölgenin gereksinimini karşıladığı gibi, bir kısmı da ihraç edilmiştir. Yıllar geçtikçe tezgah sayısı azalmıştır. Günümüzde bu el sanatını sadece Saim Bayrı ve Ethem Tıpırdık sürdürülmektedir. Beledi dokumaları 24 çerçeveye, 16 ya da 13 pedalla kumanda edilebilen tezgahlarda dokunmaktadır. Bu tezgahlarda ortaya çıkan dokuma, çift katlı ve çok dayanıklı bir dokuma cinsidir. Zemin renkleri isteğe göre yeşil, kırmızı ve koyu mavi, motif renkleri ise beyaz ve sarıdır. Desenler bademli, kelebek, hebib döşeği, evsat, altıparmak, düzbastı, sepet gibi isimler alır. Dokumaların eni genelde 60 cm uzunluğundadır. “Orta” ve “ala” olmak üzere iki çeşidi bulunur. Orta dokumalarda ipek çok az kullanılır, döşemelik yorgan ve döşek yüzü olarak da bu tip dokumalar tercih edilir. Ala tipi dokumalarda ipek olup perdelik yapılır. Keçecilik Eski ve köklü bir tarihe sahip keçe, Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlılara yüzlerce yıllık geleneklerle aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Tire, Bergama ve Ödemiş ilçeleri İzmir’in önemli keçe merkezleri arasında sayılmasına rağmen, hayvancılığın azalması ve teknolojik ürünlerin çoğalması neticesinde geleneksel tepme keçe atölyeleri her geçen gün azalmaktadır. Bu gün İzmir’de varlığını sürdüren atölyelerde semer keçesi, yaygı keçesi, kepenek gibi geleneksel ürünlerin yanında ayakkabı astarı, terlik, yelek, heybe, çanta, şal, minder, takı gibi turistik amaçlı ürünlerde yapılmaktadır. Günümüzde geleneksel yöntem ve modern tasarımları birleştiren bir atölye ise Seferihar ilçesinde bu zanaatı devam ettirmektedir. Çömlekçilik Çömlekçiliğin, göçebe kavimlerin yerleşik düzene geçmesiyle gelişmeye başladığı yapılan kazılardan anlaşılmaktadır. Anadolu’da ilk yapılan çömlekler 'Neolitik' döneme yani yaklaşık M.Ö. 7000'li yıllara dayanmaktadır. İlk dönem çömleklerin sargı-dolama usulü ile elde şekillendirildiği, pişirimin ise genellikle açık ateşte yapıldığı anlaşılmaktadır. M.Ö. 3000’li yıllarda çömlekçi çarkının bulunmasıyla çark üzerinde şekillendirme işlemi de başlamıştır. Yine aynı dönemde toprağın pişirilmesi için ilkel fırınlar kullanılmasına başlanmıştır. İzmir ve çevresinin (Bayraklı, Urla, Foça, Sisam Adası) önemli bir seramik merkezi olduğu yapılan kazılarda ortaya çıkan arkeolojik buluntulardan anlaşılmaktadır. Bu yörede çömlekçiliğin gelişme nedenleri arasında toprak yapısının çömlek eşya yapımına uygun ham madde olan çömlekçi kili açısından zengin oluşu sayılabilir. Diğer bir neden de bağcılık dolayısıyla şarabın, zeytincilik dolayısıyla zeytinyağının saklanmasında kullanılacak kaplara olan gereksinimdir. Günümüzde Menemen ilçesinde çömlekçilik oldukça gelişmiştir. Bölgeden elde edilen ve çömlek yapmaya elverişli killi toprak, özel havuzlarda çamur haline getirilip, süzülüp temizlendikten sonra belli bir kıvama gelene kadar kurutulur ve çark üzerinde elle işlenerek biçimlendirilir. Özel fırınlarda pişirilen çömlekler su sızmasını önlemek amacıyla sırlanır. Menemen'de kullanılan kil, sırlı ve sırsız ürünlerin bir pişirimde yapılmasına elverişlidir. Burada artık yedinci nesil tezgâhlarda, insan gücünün yerini elektrik motorunun aldığı görülmektedir. Menemen'de 8 büyük atölye bulunmakta, pek çok yörenin tersine yeni kuşaktan da bu sanatı öğrenenler çıkmaktadır. Yapılan işlerde küp, saksı, bardak, küçük testi, testi gibi günlük kullanım eşyalarının yanı sıra turistik amaçlı hediyelik eşyalara da yer verilmektedir. Oyalar ve İşlemeler Geleneksel el sanatlarımızdan biri olan oya; çeşitli iplikler ve iğne, tığ, mekik, firkete gibi çeşitli araçlar kullanılarak yapılan örme tekniği olarak tanımlanabilir. Bu tekniğe zaman içerisinde pul, boncuk, kumaş gibi malzemeler de eklenmiştir. İzmir kent ve ilçe merkezlerinde çoğunlukla tığ oyası, iğne oyası, mekik oyası ve boncuk oyası yapılır.Tığ oyasına İzmir’in hemen hemen her bölgesinde, günlük ya da çeyizlik olarak hazırlanan başörtüleri ve havluların kenarlarında rastlanır. Mekik oyası daha çok mevlit ya da namaz örtüsü kenarlarına yapılır. İğne oyası ise İzmir için özel bir yere sahiptir. İzmir’de neredeyse her ilçede yapılıyor olmasına rağmen iğne oyasının en güzel örneklerine Ödemiş ve Tire ilçelerinde rastlanmaktadır. Toplumumuzda her zaman önemli bir yere sahip olmuş işlemeler ise içerisinde geliştiği toplumların sosyal, kültürel ve ekonomik koşullarına göre şekillenmektedir.Tarihsel süreç açısından baktığımızda İzmir kültürel anlamda geniş yelpazeli bir toplum profili gösterir. Bu çeşitlilik işlemelere de yansımıştır. İzmir’deki işleme örnekleri genellikle uçkur, yağlık, çevre, mendil, üçetek, şalvar, cepken gibi giyim öğelerinde ve yatak takımı, peşkir, ayna ya da konsol örtüsü, gibi ev tekstilinde kullanılan öğelerin üzerindedir. Genellikle çeyiz olarak hazırlanan işlemeler tüm İzmir genelinde yaygın olmasına rağmen işlemelerin en güzel örneklerine İzmir-Merkez ve Karaburun, Urla, Ödemiş, Tire ilçelerinde rastlanmaktadır. Kaynak: http://www.izmirkulturturizm.gov.tr
Kahramanmaraş
Kahramanmaraş`a Özgü Adet, Gelenek ve Görenekler Nazarlıklar İnsanlar eskiden beri kötü gözlerin iyi nesnelere dokunup zarar vereceğine inanmış, korunmak için çareler aramışlardır. Türkler, en iyi koruyucu olarak mavi boncuğu seçmişlerdir. Bu kelime Türk lehçelerinde, (Boncuk, Moncuk, Moyucak, Monşak) şekillerinde söylenmiştir. Türkler arasında koruyucu boncuğun mavi boncuk olmasına, ayrıca önem verilmesine mavi gözlü Türklere pek az rastlanması ve mavi gözlerde kemlik özelliği bulunduğuna dair inanç sebep olsa gerek. Eski Türkler atlarının boynuna tılsımlar astıkları gibi sancaklarının tepesine de koruyucu tılsım olarak boncuk takmışlardır. Nazarlıklarda, zamanla çok çeşitli cisimlerin kullanılması adet olmuştur. Nazara inanma işi bugün bile Kahramanmaraş il merkezi ve köylerinde yaygın bir şekilde görülmektedir. Güzele, engine, üstün kabiliyet ve maharetlere sahip olanlara, işi iyi bilenlere, beden yönünden güçlü kimselere nazar değeceğine inanılmaktadır. Bazı kişilerin, özellikle gök gözlülerin nazarından korku duyanlar çoktur. Bu konuda türlü söylentiler vardır. Halk arasında, koşan bir atı bile durdurup çatlatacak kadar nazar sahibi kişilerin olduğu söylenir. İşi iyi giden insanların, gürbüz ve güzel çocukların, görkemli hayvanların hastalık ya da ölümlerinin nazara bağlandığı çok olur. Bu inanış öyle geniştir ki, araba, öküz, inek, bağ - bahçe ve ekinlere bile nazar değer. Nazar değmemesi için türlü nazarlıklar kullanılır. Bunlardan gök boncuk başta gelir. Diğer nazarlıklardan bazıları şunlardır: İğde Çekirdeği, Göz Boncuğu, Şap, Yılan Kemiği, Küçük Kaplumbağa Kabuğu, Küçük Çakı, Makas, Karaçalı dalından muska şeklinde kesilmiş bir parça, Hayvan Boynuzu, Öküz, At, Karaca gibi hayvanların kafa tasları, At Nalı vs. Bunlardan taşınabilecek küçüklükte olanlar çocukların omuzlarına ve beşiklerine asılır. Hayvanlara ait kafa tası, boynuz ve nal gibi cisimler göz değeceğinden korkulan dükkân, ev ve benzerlerinin gözler görülebilecek uygun yerlerine asılır. Ayrıca araba ve görünüşü etkili olan binaların ön cephelerine "Maşallah" yazılır. Taksilerde, kamyonların şoföre yakın yerlerinde gök boncukla birlikte bir parça şap asılı olduğu çok görülmektedir. Nazar değdiğine inanılan çocuk ve büyüklere, nazarın bozulması için şu işlemler yapılır: 1- Bir hocaya okutturulur. 2- Ateşe üzerlik atarak çıkan dumanın nazar değenin üstüne gelmesi sağlanır. 3- Kömür sayılır. Düğün Adetleri Ne acı... zaman maalesef bir çok eski ve güzel geleneklerimizi unutturmuştur. Ama yinede unutulmayan örf ve âdetlerimiz oldukça çoktur. Bunlardan biride Kahramanmaraş'taki "Düğün Âdetleri"dir. Toplumsal olaylardan biri olan düğünlere dünyanın çeşitli ülkelerinde çeşitli şekillerde rastlayabiliriz. Bunlardan çok garipleri olduğu gibi, âyin, şölen, oyun ve tören gibi harikûlâde olanları da vardır. Halk çoğunluğunu orta tabakanın teşkil ettiği Kahramanmaraş'ta yüzyıllardan beri süregelen düğün âdetlerini bugün de her mahallede, her evde ve her mevsimde görebiliriz. Yabancılar için gayet orijinal ve hoş, düğün sahipleri için gerekli ve çocuklar için bir eğlence olan bu güzel düğün âdetlerini, dolayısıyla mutlu bir yuvanın kurulabilmesi için gösterilen bu çabaları, kız görme, şerbet, nişan, kına, gelin getirme, düğün, nikâh, gerdek ve el öpmeler diye özetleyebiliriz. Görücü (Kız Görme) Kahramanmaraş'ta evlenmelerin büyük bir kısmı görücülerin aracılığı ile olur. Aileler oğulları evlenme çağına gelince kız görmeye başlarlar. Aile bu işle uğraşmakta gecikirse oğulları bu arzuyu bazı hareketlerle ifade eder. Örneğin; askerden gelmişse nüfus kâğıdını, terhis tezkeresini ailesinin görebileceği yere koyar. Elbisesini suya ıslatıp yıkamadan asar. Burada şu yaygın fıkrayı anlatalım: Oğulları evlenme çağına gelmiş olan anne ve baba maddî yetersizlikten dolayı. Evdeki eşeği ve yaşlı öküzü satıp oğlanı evlendirmeye karar verirler. Konuşmaları kapı aralığından dinleyen genç sabırsızlıkla beklemeye başlar. Fakat günler geçtiği halde ailesinde bir hareket göremeyince sabırsızlanan genç bir gün konuşma arasında, "Hani hiç eşek, öküz lâfı etmiyorsunuz der". Kız görmek için Pazartesi ve Perşembe günleri uğurlu sayılır. Görücüler, oğlanın babaannesi, teyzesi ve diğer yakın akrabaları bir Pazartesi veya Perşembe günü kız evine giderler. Görücülere kahveyi evin gelinlik kızı getirir ve kahveyi ikram ettikten sonra oda kapısının yanında, uygun bir yerde elindeki kahve tepsisini göğsünün hizasında tutarak bekler. Görücüler kızı beğenirlerse anne, babaya "Menendimizi bulduk" der. Baba da kızı bir araştırır. Pazartesi ve Perşembe günü görücüler tekrar kız evine giderler. Kızın annesi "Hoşgeldiniz, hangi rüzgar attı sizi buraya" der. Görücülerden en yaşlısı "Hoş bulduk" der. Oğlanın anası da , "Niçin geldik, sorsana" der. Kızın anası sorunca, "Allahın emri Peygamberin kavliyle kızınızı oğlumuza istemeye geldik" derler. Kızın anası da "Allah yazdıysa bizim ne söyleye hakkımız var" der. Görücüler giderken kız evi kesin cevap için üç gün izin ister. Görücüler de "Peki ama üç gün sonra kızı almadan gitmeyeceğiz" der. Bundan sonrada kız evi de oğlan hakkında soruşturmalarını yapar. Üç gün sonra kaynana birkaç kişiyle gelir, "Rast gele" der içeri girerler. Hoş beşten sonra kızı vermeyeceklerse "Kızımız daha küçük" diye baştan savarlar. Vereceklerse, kız evi naz evi olduğundan birkaç hafta nazlanırlar. Bir top inci, 20 - 25 tek ince bilezik, 10 - 11 çift burma bilezik, bir gerdanlık istenilir, yol parası ve kızın ağırlığı tespit edilir. Zenginlerse, kız evinin istediği şeyleri verirler ve şerbet günü tayin edilir. Kız evinin isteklerini veremeyenler geri çekilmek zorunda kalır. Düğün Hamamı, Gelin Getirme, Kına,Dini Nikah Şerbet Şerbet günü, bir Pazartesi veya Perşembe günüdür. Her iki ailenin tuttuğu kadınlar tarafından hısım ve akrabalar şerbete davet edilirler. Konuklara oğlan evi tarafından gönderilen meyve, tatlı ve çerezler ikram edilir. Yine oğlan evinin gönderdiği şeker şerbet yapılır. Şerbet dağıtılırken kaynana kız yüzük takar. Hocalar dualar okur. Ağırlık Tespit edilen bir günde kızın ve oğlanın akrabaları, daha önceden kararlaştırılan eşyaları kız evine verirler. Düğün Hamamı Kız evi, oğlan evinin kiraladığı hamama yine akrabaları ile giderler. Gelini kız evi soyar. Yıkandıktan sonra iç çamaşırlarının üzerine sevaî (Yöresel bir nevi işlemeli önü açık, yakasız özel giysi) giydirilir. Saçları örülüp altın mahmudiyelerle süslendikten sonra başı bağlanır. Baş bağlayacak kadın iş bilir, elinden su içilir, maya çalınca tutacak, pekmez ebeleyecek (Mayalayacak) cinsten olmalıdır. Aksi halde gelinin çocuğu olmayacağına inanılır. Bundan sonra gelinin ön tarafına yeşil, arka tarafına kırmızı olmak üzere iki tane duvak bağlanır, ayağı sarı edik (Çizme vari ayakkabı) ile çorap giydirilir. Kollarında kırmızı kurdela bulunan sağdıçlar gelinin yanlarında; natırönde, arkasında da kız evinin gelin olacak çağa gelmiş kızları bulunur. Kına Çarşamba günü öğleden sonra oğlan evi, kız evine gider ve kaynanasının eli geline öptürüldükten sonra kaynana gelinin avucuna kına koyar. Burada kullanılan tahta kaşık oğlan evin gider. Herkes gittikten sonra gelin avucundaki kınayı evin duvarına çarpar. Bu davranışı gelinin o kına gibi tertemiz evi bırakmış olduğuna delalet eder. Gelin Getirme Zamanımızdan 25 sene önceye kadar gelin atla getirilirdi. Bugün ise arabalarla götürülüyor. Araba geleneği de önemlidir. Araba ne kadar çok olursa düğün o kadar şerefli sayılır. Gelin arabasının önüne halktan ip geren olursa şoförün yanında oturan kayın peder, avuç dolusu bozuk para fırlatır. Gelin oğlan evinin kapısında kayın pederinin elini öper, kaynana gelinin ayağı önünde boş bir şişe kırar ve çocuklara para atar. Gelin merdivenden çıktıktan sonra kaynananın kolunun altından geçer. Kaynana geline bir nar verir, gelin bu narı duvara vurup parçalar. Kınanın karıştırıldığı kaşığı gerdek odasının ortasında kırıp yere atar. Gelin Perşembe günü sabahı gelinin eline ayağına kına yakılır. Saçı güzelce taranır ve elbiseleri giydirilir. Düğün türküsü ve oyunlarla geçirilir. Erkekler gazel söyler, halay çekerler. En büyük ödev abdal davuluna ve Belediye Bandosuna düşer. Oyun oynayan ne kadar çoksa düğünün namı o kadar büyük olur. O gün herkese izzet ikramla "Velime Yemeği" yedirilir, velime yemeği çok kere lâhmacun, patates sulusu, pirinç pilavı ve hoşaftır. Özel olarak çörekte ikram edilir. Dini Nikah Çoğunlukla öğleden sonra yapılır. Kız ve oğlan vekilleri, şahitleri, imam efendi ve oğlan ile kızın babaları bulunur. Kızın vekilliğini kendisine nikah düşmeyen bir kişi üzerine alır. Vekillik alırken bu adam şahitlerin huzurunda geline üç defa "Beni vekil kabul ettiniz mi?" diye sorar, kızda "Evet" der veya sükût ederse "Sükût ikrardandır" deyip vekilliğini alır. İmam efendi nikah kıyar. El Öpme Damat, gelin ve yakın akrabaları Pazar'a rastlayan bir günde kız evine el öpmeye giderler. Damat, kayın peder ve kaynanasının elini öper. Ölünceye kadar devam edecek mutluluk temeli bugün atılır. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.. Seğmenler, Sin - Sin Oyunu, Yüzük Oyunu, Soğan Kapması Kahramanmaraş Köylerinde Düğünlerde Sağmenler (Seymenler) Kahramanmaraş köylerindeki düğünlerde, oğlan evi tarafından davet edilerek çevre köylerden gelen topluluğa sağmen (Seymen) denilmektedir. Düğünün olduğu köyden davet edilenler sağmen olamazlar. Sağmenliği meydana getiren kişiler oğlan evi tarafından okuntu gönderilerek çağrılır. Okuntu gönderme düğüne davet etme demektir. Bunun için, çağrılan kişilere birkaç elma, bir miktar şeker, bir değirmi basma, havlu, mendil, çorap gibi şeyler gönderilir. Bunlara okuntu, okuntuyu götürenlere okuyucu denir. Okuyucu okuntu dağıttığı kişilere "Size .....ın selamı var, önümüzdeki hafta düğüne buyurmanızı söyledi" der. Okuyucular genellikle dili tatlı, bu işe uygun kişiler arasından seçilir. Köylerdeki düğünlerin çoğu Pazartesi ya da Salı günü kurulur. Sağmen alayı, düğünün başladığı gün gelir. Sağmen gelirken beraberinde keçi, koyun, inek ve öküz gibi hediyeler getirir. Bunlar düğün evine verilir. Sağmenler, düğün olan köye yaklaştıkları zaman silah sıkarlar. Bu davranış sağmenin gelmekte olduğunu duyurur. Sağmenin gelişini haber alan köylü, davulla birlikte karşılamaya çıkar. Belli bir yerde karşıladıktan sonra birlikte düğün evine dönerler. Köylü, bu gelen topluluğu üçer, beşer paylaşır. Bu davranış düğün sahibini müşkül durumdan kurtarmak içindir. Düğün sahibi kendisine getirilen canlı malı kestirerek sağmene yemek ikram eder. Sin - Sin Oyunu Sağmenler akşam yemeğini yedikten sonra halaylar başlar. Gece yapılan oyunların en ilginci sin - sin oyunudur. Bunun için köyün uygun bir yerine ateş yakarlar. Bu ateşe alanbaş denir. Davul ve zurna sin - sin havasını devamlı olarak çalar. Oyuncular teker teker ateşin çevresinde el ve ayak hareketleri ile durmadan dönerler. Ateşin başında oynayan kişi, topluluktan biri çıktığı zaman alanı terk eder. Bu terk etme işinde atik davranmazsa oyuna giren kişi oynayanın sırtına yumrukla vurarak çıkmasını sağlar. Gelin Perşembe günü sabahla öğle arasında ata bindirilerek her iki tarafın erkek sağdıçları yanında olmak üzere gelin alayı halinde götürülür. Bu gelin götürme törenine sağmenlerde katılırlar. Akşamdan sonra yatsı namazı ile birlikte gerdek'e verilir ve böylece düğün biter. Gelin geldikten sonra güreş yapılır. Bu güreşlere sağmenlerle birlikte komşu köylerden tanınmış pehlivanlar davet edilir. Galip çıkan pehlivanlara derecelerine göre ikramiye verilir. Ertesi sabah düğün bitmiş olur. Sağmenler ve diğer misafirler evlerine dağılırlar. Yüzük Oyunu Kahramanmaraş köylerinin bir çoğunda, eskiden beri oynana oyunlardan biriside yüzük oyunudur. Bu oyun çeşitli yerlerde değişik biçimlere bürünmüştür. Bizim burada belirttiğimi oyun, bunların hemen hepsinin ortak yönünü kapsayacak şekildedir. Bu oyun düğünlerde ve kış geceleri oynanır. Düğün devam ettiği gecelerde gençler davul ve zurna ile halay çektikten sonra büyük bir ateş yakarak bu ateşin çevresinde sin - sin oyununa geçerler. Bu oyun bitince bir evde toplanarak yüzük oyunu oynamak üzere iki gruba ayrılırlar. Ortaya bir ekmek tahtası ile yüzük yakımı olarak bir tava, on bir zarf getirilir (Bu oyun bazı yörelerde fincan ve ceviz kabuğu ile de oynanmaktadır). Her iki tarafın bir baş oyuncusu bulunur. Oyuna geçilmeden önce baş oyuncular arasında taş tutulur. Dolu çıkan taraf yüzüğü saklar, diğer taraf aramaya başlar. Yüzük ilk çekilen zarf arasında olursa, o zaman tabak arayan tarafa geçer. Şayet ikinci zarfın içinde çıkarsa, dimyet olur, böylece yüzüğü saklayan taraf on deve (sayı) kazanmış olur. Yüzüğü saklama işi devam eder. Yine karşı taraf aramaya başlar. Birinci ikinci zarfları kaldırır, yüzük bulunmazsa dimyet geçer. Şayet yüzük sonraki zarfların birinin içinden çıkarsa kaldırılmayan zarflar deve sayılır. Eğer sondan iki zarf kalmışsa, bu iki zarftan birini arayan taraf "Bize" diye kaldırır. Bu kaldırma işinde yüzük zarfta çıkarsa arayan taraf saklar. Çıkmazsa diğeri iki deve kazanır. Oyun böylece devam eder, hangi tarafın deve sayısı otuz olursa diğer tarafa otuz çektirir. Devesi otuz olmayan taraf diz çöker, diğer taraftan biri hocalık yapar. Bir kişide elinde sopa ayakta bekler. Diz çökenler, başlarındaki kişi ile birlikte aşağıdaki sözleri söyleyerek yere yatıp kalkarlar. Otuz of Beller büken otuz of Evler yıkan otuz of Kırk yaşında emekleten otuz of Çocukları yetim koyan otuz of Kara Meryem'e hizmetçi yapan otuz of. Bu bitince tabak otuz of çeken tarafa yeminle verilir. Bu yemin şöyledir: Enteşenin, menteşenin, kızılcıktaki kara eşenin, Cuma günü yatanın ve beni babalımı (Vebal) aldın kabul ettin mi? "Aldım" denilirse tabak verilir, yoksa verilmez. Oyuna devam edilir. Hangi taraf deve sayısını elli yaparsa partala (Karşı tarafı sinirlendirip üzecek şiir şeklinde söylenen ağır sözlerdir) söylerler. Partalayı söyleyecek kişinin elinde değnek (Sopa) vardır. Bu kişi iki taraf arasında durur. Partala syleyeceği tarafa dönüp şunları söyler: Haydin şunlara varalım, Halın hatırın soralım, Oy zalim nenni nenni, Ufacık terlerin silelim, Oy zalim nenni nenni, Demen (Değmeyin) beylere beylere, Zalimin göçü, Ark üstünden hatlatırım (Atlatırım), Oy zalim nenni nenni, Çayır çimen toplatırım, Demen beylere beylere, Alar (Ağalar) ho....., Sen bir misafir adamısn, Oy zalim nenni nenni, Çayır çimen toplatırım, Demen beylere beylere, Alar ho....., Dağdan vururlar hezeni, Gelir uzanı uzanı, Aptal Meyrem'in yol kazanı, Oy zalim nenni nenni, Demen beylere beylere, Alar ho....., Bizim soba taplı olur, Oy zalim nenni nenni, Get kendini üşütte gel, Demen beylere beylere, Alar ho....., Hocalar gelir firezden, Oy zalim nenni nenni, Seni götürürler birezden, Oy zalim nenni nenni, Demen beylere beylere, Alar ho....., Bizden olsana, Yüzük bulsana, Çalıp alsana, Yüzük bilmen neden oynan, Oy zalim nenni nenni, Merkep gibi otlatırım, Demen beylere beylere, Alar ho....., Sana biner hotlatırım, Oy zalim nenni nenni, Demen beylere beylere, Alar ho....., Adana'dan aldım kutu, Oy zalim nenni nenni, Merkep gimi otlatırım, İçi dolu sıçan otu, Demen beylere beylere, Alar ho....., Yük üstüne pala koydum, Bir ucunu dala koydum, Kaynanana ........ Yüzük bilmen neden oynan. Partala bittikten sonra, tabak partala çalınan tarafa yeminle verilir. Enteşenin, menteşenin, kızılcıktaki kara eşenin, Cuma günü yatanın ve beni babalımı (Vebal) aldın kabul ettin mi? "Aldım" denilirse tabak verilir, yoksa verilmez. Oyuna devam edilir. Hangi taraf deve sayısı yüz iki olursa o taraf utmuş (Yenmiş) olur. Utulan taraf, sıra halinde diz çöker, önce kendi şapkaları ile terleri silinir. Bundan sonra çeşitli oyunlar oynanır. Bu oyunlar şunlardır: Soğan Kapması, Kül Yüzmesi, Duvar Örmesi, Daldala, Merkebe Ters Bindirme, Şildirşip Namazı, Bostanda Ayı Var, Bağa Tilki Girmiş, Mangır Satma, Üzümcü Köy Ağası, Kel Hüseyin'in Değirmeni, Okuma. Soğan Kapması Bir soğan iple tavana asılır. Utulan taraftaki kişilerin elleri arkadan bağlanır. Bunu ağızları ile yakalamak zorundadırlar. Soğan sallanır. Utulan taraftan bu soğanı kim kaparsa ya cezadan kurtulur, ya da diğer oyunlarda cezası azalır. Suçu artanlar ağır ceza görürler. Bundan sonra "Kül Yüzmesi" oyununa geçilir. Bir leğenin içine su konur. İçine kül atılıp karıştırılır. Suyun içine yüzük atılır. Utulan taraftaki kişiler yüzüğü bulmak için ağızlarını suya daldırarak teker teker ararlar. Ağzı ile yüzüğü bulup çıkaran imtihanı kazanarak cezadan kurtulur. Bulamayan imtihanı kaybederek ceza görür. İmtihanı kaybeden kişilere "Sağdan say" derler. Sağdan sayılır. Kalan tespit edilir. Kazanana mükafat olarak su dağıttırılır. Sonra duvar örme işine geçilir. Duvar ustası gelerek taşlara tek tek bakar. "Hepsi için bir balyoz, bir külünk, ikide amele lazım" der. Utulanların içinden balyozu, külüngü seçer. İçlerinden iki de uzun boylu amele ayırır. Utulanlar diz üstü oturtulur. Ameleler onları birbirinin üstüne koyup ölçüye getirerek teker teker örer. Böylece oyunlar bittikten sonra utulanlar eşşeklere ters bindirilip davul zurna ile evlerine kadar götürülürler. Kahramanmaraş İlinde Doğum Üzerine İnanışlar, Kahramanmaraş`ta Ölüm İle İlgili Adetler, Ölüm Döşeğinde Kahramanmaraş İlinde Doğum Üzerine İnanışlar İl merkezi, ilçe ve köylerimizde öteden beri yeni doğan çocuklara yapılan işlem türlü özellikler göstermektedir. Bunlardan yaygın olanları şöylece toplayabiliriz. Çocuk doğunca göbeği, beş parmak ya da bir süngüç (Baş parmak ile şahadet parmağı arasındaki uzunluk) yukarıdan makasla kesilir. Biraz daha yukarıdan kesilirse sesinin güzel olacağına inanılmaktadır. Çocuk oğlan olursa kesilen göbeği "Ahırcı olsun, malcı olsun, çiftçi olsun" diye ahıra gömülür. Kız olursa "Don (Çamaşır) yusun, çalışkan olsun, temiz olsun diye suya atılır. Ebe göbeği keserken çocuk kız ise, çoğunlukla Peygamber ya da uğurlu saydıkları kişilerden birinin adını göbek adı olarak koyar. Loğusa'ya üç güne kadar su verilmez. Önce yağ ile pekmez karışımı hafifçe kaynatılıp içirilir. Bu üç gün içinde yoğurt ve süt vermeyi de doğru bulmazlar. Çocuk doğunca ebe tarafından tuzlanır. Bu işi, ağzı ve bedeni kokmasın, çocuk sağlam ve pişkin olsun diye yaparlar. Yıkama işi doğumdan 5 - 10 dakika sonra yapılır. Çocuğu yıkarken ayaklarından tutup baş aşağı sallandırmak adettir. Bu iş yapılırken "Boynu ve kolları uzun olsun" denir. Sonra kundaklayarak beşiğe konur. Aradan üç gün geçince çocuğun altına toprak bırakılır. Çocuk yürümeye geçinceye kadar toprak koyma işi devam eder. Toprakta yatan çocuğun gürbüz olacağına inanılmaktadır. Üç ezan sesi duyulmadan çocuğa meme vermek doğru sayılmaz. Asıl adının da, yaşlı bir kişi tarafından çocuğun kulağına ezan okunarak verilmesi şarttır. Çocuk kırkını doldurmadan önce bulunduğu odaya su konmaz. Konursa çocuğun şeytanlar tarafından suda boğulacağına inanılır. Kırkı çıkmayan kadın ve çocuklar, diğer kırkı çıkmayan kadın ve çocukların yanlarına alınmaz. Alınırsa kırk basma durumundan korkulur. Kırk basan çocuğun hastalanıp öleceğine dair inançlar yaygındır. Komşu bulunan kırklı kadınların birbirlerine gelmeleri mutlaka gerekirse dikiş iğnesi verip öpüşürler. Yeni doğan bir çocuğun yanına çocuğu durmayan bir kadın sokulmaz. Şayet gelirse çok dikkat edilir. Çocuğu durmayan kadının öbür çocuğun üzerine silkelenmesinden korkulur. Bu davranış olursa çocuğun öleceğine ya da sakat kalacağına inanılır. Silkelenen kadın kendi çocuğundaki yaramazlığın öbür çocuğa geçeceğini sanır. Öbür tarafta bunu böyle düşünür. Bu silkinme olayına "Tıbıkası Geçti" denir. Çocuğun göbeği düşmeden komşulara evden hiçbir şey verilmez. Kırklı çocuğu evde yalnız bırakmazlar. Baş ucuna ya Kur'an-ı Kerim ya da bir süpürge koyarlar. Doğumdan kırk gün sonra çocuk ve ananın kırkı çıkarılır. Bunun için en az kırk delikli bir süzgeç yahut hamam kesesinden üç tas su geçirmek şarttır. Bu üç tas su ana ve çocuğun başından aşağı dökülür. Tastaki suyu dökmeden önce, bunu yapacak olan kadın, "Kırk, kırk, kırk, ..." elini tastaki suya kırk defa çarpar. Hamam olan yerde, doğuran kadın hastalıklarını atmak için terletilmesi yoluna gidilir. Bundan başka, bir yumurtanın içine türlü baharat karıştırılarak bedenine sürülür. Bazı yerlerde doğumun yedinci ve yirminci günlerinde de kırk çıkarma işlemleri yapılmaktadır. Kahramanmaraş'ta Ölüm İle İlgili Adetler: Ölüm Döşeğinde: a) Helâlleşme : Hasta ölüm döşeğine düştüğü zaman yakınları tarafından "Başı beklenir". Yani ölümüne intizar edilir. Başı beklenen, yani ölüm döşeğinde bulunan bir hastanın hısım, akraba, dost, arkadaş, tanıdık ve meslektaşları gibi yakınları helâlleşmek üzere ziyaretine gelirler. Ekseriye şu mealde konuşmalar yapılır. - Hasta ölmemişte başında bekleyen ölmüş... Allah imandan ayırmasın, hepimiz ölümlü dünyadayız; o yolun yolcusuyuz... gibi teselliyi müteakip, - Hakkını helâl et, bizden yana da helâ olsun, şeklinde helâlleşme ifa edilir. b) Vasiyyet : Ölüm döşeğindeki hastaya en yakın tarafından vasiyeti olup olmadığı sorulur. Esasen, ihtiyatlı Müslümanlar daha önceden vasiyetnamelerini yazarak hazırlarlar. Bu gibiler, vasiyetnamelerinin yerini soruya cevaben bildirirler. Gerek yazılı vasiyetname bırakanlar, gerekse şifaî vasiyette bulunanlar İslâm dinine göre en çok mallarının üçte birini vasiyet edebilirler. Bu hususa riayet edilerek yapılan vasiyetler, vereseleri tarafından aynen yerine getirilir. Vasiyet eden hasta alacaklarını ve vereceklerini beyan eder ve ayrıca hayır işi için harcamasını istediği meblağı bildirir. Bunu yaparken: - Ya Rabbi, sen beni kuluna borçlu, huzuruna suçlu çıkarma, der ve bunu hastalığı devamınca zaman zaman da tekrarlar. c) Haleti Nezi (Son Nefes) : Hastanın ahirete intikali esnasında İslâmın manevî huzurunu telkin ve uhrevi havayı teneffüs ettirmek gayesiyle hastanın "Başını beklemek" için toplanan yakınlarından bazıları Kur'an-ı Kerimden YÂSİN sûresini okurlar, bazıları da hastanın duyabileceği sesle "Şehadet Kelimesi" kelimesi getirirler ve hastanın da son nefeste Şehadet Kelimesi getirmesine yardımcı olurlar. (Hasta gözünü kapayınca Kur'an okumaya son verilir. Ta ki, yıkanıncaya "gasl"e kadar). Ölüm haberi mahalle cami ve birçok minarelerde müezzinler tarafından (Sela vermek suretiyle duyurulur. Selâ olarak yunus Emre'den "Yalan Dünya" ilâhisi veya şu ayet usulüne göre söylenir "Lailahe İllallah Vahdehu Laşerikeleh. Lehülmülkü ve lehülhamdü yuhyi ve yümit. Biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey'in kadir. Ve İleyhilmasir, İnna Lillah ve İnna İleyhi Raciûn". Üç defa tekrarlandıktan sonra ölenin kimliği açıklanarak duyurulur ve "Allah Rahmet Eylesin" denir). Ölü Selâsına bir Örnek; Umulmaz bir vefâ senden Yalan dünya değil misin Erişmez hiçbiri gamden Viran dünya değil misin Niçin gafil yaşarız biz Bu dünya fâni bir dünya Hiçbir şeye güvenmeyiz Akıbeti ölüm zira. Bunu takiben ceset tabuta konulur. Vazifeli veya bir büyük tarafından umuma hitaben: - Hakkınız Helâl Edin, denir ve tabut, baş tarafı öne gelmek üzere evden çıkarılır. Bu anda kadınların feryadı ve ağlaşmaları son haddini bulur. Cenaze umumiyetle en yakın Cami'ye, Kahramanmaraş'ta çok defa Ulu Cami'ye getirilir. Namazı kılınır ve namazı müteakip cemaatten biri yüksek sesle: - Nice Bilirsiniz? Diye cemaate sorar. Cemaatte hep birden: - İyi Biliriz, Allah Rahmet Eylesin, derler. Yolda rastlayanlar son vazife olarak tabutu en az 7 ila 10 adım omuzlayarak taşırlar. Her taşıyan şunlardan birini söyler: - Allah Rahmet Eyleye. - Mekânı Cennet Ola. - Peygamber Efendimiz Şefaatçisi Ola. - Sûali Kolay Gele. - Allah Cennette Cem Eyleye. - Yattığı Yer Nur Ola. - İlk Gecesi Âsan Gele. - İmanı Kamil Ola vs. Böylece mezara kadar götürülür. d) Mezarlıkta : Mezarlığa girilince tabut hazırlanmış olan mezarın yanı başında toprağa konur. Cemaat bundan önce oturamaz. Mezarcı vazifesini yapar. Yakınları cenazeyi mezara indirir. Üç avuç toprak okunur ve mezara serpilir. Üç avuç toprağın okunması, ilki insanın topraktan yaratıldığı, ikincisi tekrar toprağa verildiği, üçüncüsü ba'sübadel mevt'i ifade eden dualarla olur. Bundan sonra mezarın üzeri toprakla örtülür ve dinî merasim başlar. Vazifeli hoca dua okurken cemaat Amin" der. Dua sonunda Fatiha okunarak cemaat mezarlığı terk eder ve vazifeli hoca Dinî Telkin yapar. Bu telkin ölünün anasının adı söylenerek yapılır. Cemaat mezarlığı terk ederken tabutun üzerine örtülmüş olan ve daha çok âdet veçhile halı mahalle camiine sergi olarak verilir. Sıcak havalarda mezarlığa çağrılan meyan şerbetçileri, limonatacılar cemaate ölünün ruhu için bol bol şerbet e limonata dağıtırlar (Sebil). Mezarlıktaki merasimlerden sonra cenaze evine taziyeye gidilir. Taziyeler üç gün devam eder. Bu üç gün içinde ölünün yakınları, dostları ve komşuları tarafından ölü evine çeşitli yemekler gönderilir. Bu suretle kederli aile yemek pişirme külfetinden kurtarılmış olur. Aynı zamanda fazla gönderildiğinden yemekler ziyaretçilere, fakir - fukaraya da ikram edilir. Ölü evinde ölenin ruhu için Aşrı Şerifler okunur, tevhit yapılır. Ölüyü hayırla anmak için zaman zaman Mevlid-i Şerifler okutulur. Yukarıdaki anlatılanlar il hudutları dahilinde ufak farklarla uygulanır. EDEBİYAT Kahramanmaraşlı Halk Şairlerinden ve Şiirlerinden Örnekler Kahramanmaraş, halk şiiri ve aşıklık geleneğinin güçlü ve canlı bir şekilde yaşadığı bir şehirdir “Maraş’ta üç kapıdan ikisinden şair çıkar” Karacaoğlan Türk Halk Edebiyatımızın en büyük şairi Karacaoğlan XVII. Y.Y da yaşadığı konusunda araştırmacıların büyük bir kısmı fikir birliğine varmışlardır. Karacaoğlan’ın yaşadığı devir kadar doğduğu yer üzerinde de çeşitli fikirler ileri sürülmektedir. Oysa Karacaoğlan bir çok şiirinde Maraşlı olduğunu dile getirmiştir: “Maraş illerine giden kervancı Selam söyle bizim ile, obaya” “Vatanımız Adana, Maraş Çukurova ilimiz vardır.” “Turna niyetiniz Maraş mı ola?” “Ahır dağından görün Maraş bağını Engizek’te derler ilin çoğunu Bayra’dan, Bertiz’den Konur Dağını Göksun güzel derler, ilin var dağlar.” Derdiçok Asıl adı Lütfü olan Derdiçok,1874 yılında Elbistan’da doğdu. Derdiçok’un şiirlerinde yöre insanı tabii Türkçesi ile kendi zevkini ve sevgisini bulmuştur.Ondaki Karacaoğlan damarını, aşk şiirlerinin ritminde bulmak mümkündür. SEMAİünüm “Aman güzel yavaş yürü Yollar incinir incinir Güzelim diye nazlanma Eller incinir incinir” Abdurrahim KARAKOÇ 1932 yılında Elbistan’ın Ekinözü ilçesinde doğdu. Abdurrahim KARAKOÇ, günümüz halk şiirinin önde gelen başarılı şairlerinden birisidir. “Sarı saçlarına deli gönlümü Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban” Hayati VASFİ 1931 yılında Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Tanır bucağında doğdu. Zengin hitap gücüyle pek çok şarkının güftecisi olmuştur. Taner ŞENER,Güzide TARANOĞLU, Zekai TUNCA, Tekin KOÇUK, Tufan ŞENTÜRK ve daha adını sayamayacağımız bir çok besteci ve halk şairimizin şiirlerini seslendirmiştir. “Yemeniye (kelik), yoğurda (katık) Bulgur pilaına (aş) derler bizde Genç horoza (celfin), pilice (ferik) Kümese yollarken (kişş) derler bizde.” Aşık MAHSUNİ 1939 yılında Kahraman Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek köyünde doğdu. Çağının bazı ozanlarını da etkileyen Mahzuni güçlü bir yergi ve taşlama ustasıdır. Bilimi rehber eylemiş, insana saygıyı her düşüncenin başlangıcı kabul etmiştir. “Bayramlar iki küsküne Sevgi hoştur canlısına, büstüne Güzel çağda düşüncenin üstüne Silah ile varmak çağre değildir.” Hilmi ŞAHBALLI 1953 yılında Türkoğlu ilçesinin Sarılar köyünde doğdu. Şahballı çok yönlü bir saatçıdır. Sinema filminde oynadı 63 plak 26 kaset doldurmuştur. “Devlet Sanatçısı” ünvanını layık görülmüştür. “Hilmi Şahballı’yım ne deyim size Sözüm hatıradır milletimize Bana ziya vermez süslü avize Köyün gazlı lüküsünü özledim.” Türküler Merik – Maraş Maraş Derlerde Bu Nasıl Maraş – Güzel ne Güzel Olmuşsun – Kara Çadır Düzdedir Eminem – Bilalımsın Bilalım – Çamdan Sakız Akıyor – Hem Okudum Hemde Yazdım – Gökte Uçan Huma Kuşu – Garbiyalı – Fadimem Körrüye Vardım – Havada Kar Sesi var. Kaynak: http://www.kahramanmarasdefterdarligi.gov.tr/ilimiz/edebiyat.html
Karabük
Karabük'ün kültür hayatının merkezinde Safranbolu vardır. Osmanlı döneminden kalan konakları, camileri, hamamları ve Cinci Hanı ile Safranbolu, 1994'te UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmıştır. Ahşap ve kerpiç konakları, Türk ev mimarisinin en iyi korunmuş örnekleri arasında sayılır. Çarşıda geleneksel el sanatları sürer: Yemeniciler Arastası'nda deri işçiliği ve el yapımı yemeniler, demircilerin çarşısında dövme demir işleri yapılır. Safranbolu her yıl Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali'ne ev sahipliği yapar; festival, kenti tanıtan “Safranbolu'da Zaman” belgeselinin açtığı yoldan doğmuştur. Karabük kent merkezi ise 1937'de temeli atılan demir-çelik fabrikasında çalışmak için farklı illerden gelenlerle büyüyen bir işçi kenti olarak şekillenmiştir.
Karaman
GELENEKLER VE GÖRENEKLER Güvey Traşı ve Güvey Hamamı Eski evlerin büyük avuları, bahçeleri olurdu. Ya damat evinin avlusunda veya damada yakın bir akraba, komşunun avlusunda, Salı veya Çarşamba günü, öğle sonu güveyi traşı yapılırdı. Bu avluya sandelyeler, kerevetler hazırlanmış ve münasip yerlere de çullar serilirdi. Güveyi traşı yapılacak olan bu evin, odaları sofaları ve damları, hatta bu avlunun görülebileceği komşu evlerinin damları kadınlar ve çocuklarla dolardı. Çalgıcılar da yerlerini alırlar, yavaş yavaş akorda ve perdeye geçerlerdi. Berber gelir, cura, saz kanun, ud, darbukadan ibaret olan çalgılar çalınmaya ve uygun sesi olanlar oynak ve kıvrak türküler söylemeye başlardı. Evvela damadın arkadaşları traş olurlar, bu arada çalgıcılara ve bazı münasip davetlilere rakı ikram edilirdi. Gençlerin akşam eğlencelerindeki oyuncu kadınlar da bu toplantıya getirilmiş olurdu. Onlar da, bu kalabalığın önünde, sazların ritmine göre, hünerlerini göstererek oynarlardı. En çoşkulu türküler ve oyunlar, damat traş edilirken söylenir ve oynanırdı. Damadın traşı yarıya geldiğinde, berber, adet olduğu üzre, usturanın kesmediğini söyler, berber bu söylediği sözle yüklü bir para istediğini belirtmektedir. Araya giren aracılar vasıtasıyla, düğün sahibi ve berber anlaştırılarak, berberin tıraşa devam etmesi sağlanır. Damadın traşı bittikten sonra, davetli misafirler, aile yakınları ve komşular dağılmayarak, aynı evde veya bir komşu evinde hazırlanan akşam yemeği sofralarının başına toplanarak hazırlanan yemekleri yerler, kahveleri içerler, bir müddet istirahatten sonra, akşam sonu, güveyi hamamına gidilme hazırlıklarına başlardı. Şehirdeki hamamlardan birisi o gün için özel olarak kiralanırdı. Hamam hazırlığı bittikten sonra, çalgıcılar çalgılarını çalarak, türkülerini söyliyerek, kafile halinde hamama doğru yürüyüşe geçilirdi. Zaten gündüzden çakırkeyf olan hamam alayında, 8-10 kişi bir halka teşkil ettirerek, böyle halka halinde hem yürürler, hem de türkü söylerlerdi. Damadın sağdıcı veya yakını birkaç kişi de rakıları, peynir, leblebi, turşu vs. içkiye elverişli mezeleri heybeler içinde hamama getirirlerdi. Artık o gece boyunca çalgılar çalınır, türküler söylenir. İçkiler içilir ve yıkanılarak damat hamamı yapılırdı. Sabah namazı vaktinden sonra kafile hamamdan çıkarak, koşmalar türküler söylenir, şarkılar çalınır, tabancalar patlatılarak bir hay huy alemi içinde akşamki eve gelinir, burada sabah yemeği yenilirdi. Gençler Arasında Oynanan Oyunlar Uzun kış gecelerinde, gençler arasında, haftanın belirli günlerinde eğlenceler düzenlenirdi. Bu eğlenceler, gurupta bulunan kişilerin evlerinde yapılırdı. Buna, “sıra” ismi verilirdi. Bu eğlencelerde oynanan oyunların hepsi, dayak atma ve aldatmaca üzerine kurulurdu. HOCA: Oyuncılar, hoca ve üç öğrenciden ibarettir. Hocaya bir kavuk giydirilir, kavuğun ortasına bir tas su konur. İlk konuşmayı hoca alır: “-Şam’dan geliyorum, amacım üç öğrenciye ders vermektir.” dedikten sonra oyunu bilmeyen üç kişi öğrenci olarak seçilir. Hoca, öğrencilerine ders vermeye başlar. “Ayak bütün, baş bütün hocanındir” bütün öğrenciler bunu tekrarlarlar. Bu arada hoca, öğrencilerden izin ister: “-Benim hanım hastalanmış; onun için fazla kalamıyacağım, beni unutmamanız için sizlere birer anı vermek istiyorum” diyerek birinci öğrenciye tesbihini, ikinci öğrenciye bastonunu verir, üçüncü öğrenciye dönerek: “-Evladım sana verecek bir şeyim kalmadı. Sen de şu kavuğumu hatıra olarak al” der ve kavuğunu çıkarır. Su dolu tası oyunu bilmeyen öğrencinin üzerin döker. KÜLAH OYUNU: Oyunu oynayacak her kişi, kağıttan birer külah yaparak başlarına geçirirler. Bir tepsinin üzerine, gaz ve karışımı yayılır. Oyuncular, kağıttan külah başlıklarıyla, tepsinin üzerine eğilirler, bu arada, bir başka kişi, tepsinin üzerindeki karışımı kibritle tutuşturur. Külahı yanan kişinin, hemen kaçması gereklidir. Kaçmayanlar, oyunu seyredenler tarafindan dövülürler. YAĞCI: Oyunu bilen bir kişi, yağ satıcısı olarak; bilmeyen biri de yağ tuluğu olarak seçilir. Yağ satıcısı, elinde bastonu, beli bükük olarak odaya girer; muhtar kuruluna gelerek, yağ satışı için izin ister. İzin verilir, satıcı, yağını getirmek için odadan çıkar. Bir müddet sonra, odaya, yağ tulumu rolündeki genci, srtına sıkıca iplerle bağlamış olarak döner. Yağ tulumunun ağzı bir bezle sıkıca bağlanmıştır. Muhtar kurulu, yağı kontrol eder ve satış başlar. Önce muhtara, yağı alması için teklif gelir. Muhtar, elindeki iğneyi yağ tulumuna batırır; sonra sıra ile, herkes ellerindeki iğneyi tuluma batırırlar. Yağ tuluğu, sıkı sıkı bağlı olduğu için kımıldıyamaz ve bağıramaz. BERBER: Oyunu bilen bir kişi, “ben berberim” der ve köy muhtarından iş ister. Muhtar, iş isteyen kişiye izin verir. Sonra, masa yapabilmek için tahta ister; muhtar da oyunu bilmeyen iki kişiyi tahta diye verir. Oyuncu berber, iki gencin kollarıını ve ayaklarını, gergin şekilde bağlar, üstlerine de, çeşitli eşyalar doldurur. Berber, bir çanta içinden aletlerini çıkartır. Bunlar, sopa, kaşık, kova, kömür tozu, çamur, firça gibi eşyalardır. Berber, masa rolündeki kişilerin üzerine oturur; kaşık ile birinin yüzüne çamur; firça ile de diğerinin yüzüne kömür tozu sürer; sonra, satır ile traş eder; traş bitince, yüzlerine tükürür. Bu da berberin kolonyasıdır. YILDIZ SEYRETME: Yıldızlı havalarda oynanır. Oyunu bilmeyen bir kişi seçilir. Bütün oyuncular dışarıya çıkarılır. Acemi oyuncuya, bir ceketin kolundan, yıldızlara baktılır. Sonucu bilmeyen oyuncu, yıldızlara baka dursun; ceketin kolundan dökülen bir kova su her tarafını ıslatır. KARI KOCA: Acemi bir oyuncu seçilir. Bu oyuncuyla birlikte, oyunu iyi bilen bir kişi, yorganın altına girerler. Yüzleri tamamen örtülüdür. Bu iki kişiye, dışardan seçilen iki kişi vuracaktır. Vuranın bilinmesiyle de ebeler değişecektir. Gerçekte, dayak yiyen hep acemi oyuncudur. Usta oyuncu, dayak yemiş gibi sesler çıkarsa da aslında acemi oyuncuyu döven, kendisidir. YUMURTA OYUNU: Oyunu bilmeyen bir kişi seçilir; başka bir kişi de ebe olur. Acemi oyuncunun şapkasının içine bir yumurta saklanır. Ebe, bu sırada dışarda beklemektedir. Önceden nereye saklandığını bildiği yumurtayı bulacaktır. Ebe içeri girer, şüpheyi çekmemek için, yumurtayı sahiden arar gibi yapar, birden acemi oyuncunun şapkasının üstüne şiddetli vurur. Oyunu bilmeyen acemı oyuncu böylelikle, yumurta ile yıkanmış olur. HÖLLÜK OYUNU: İkiden fazla kişiyle oynanır. Oyuncuların elinde el büyüklüğünde veya az daha büyük yassı taşlar vardır. Ön tarafa da yumurta büyüklüğünde “Höllük” adı verilen bir taş dikilir. Amaç belirli bir yerden höllüğü uzaklara götürmektir. Bu iş de, eldeki taşların ustaca höllüğe firlatılmasıyla olur. Höllüğü vuran kişi, höllüğün gittiği mesafeyi ayakla sayar. Her ayak atışta şu tekerleme sıra ile söylenir: Nanaç, naldırnaç, gıldırgıç, kırküç, kırkdört, kırkbeş... Kırksekiz, kırkdokuz, elli, belli, sülüman süllü, ardavut, kelenavut, savt, savt bir, savt iki . . . savt on, dalla dedimi oyunu kazanmış olur. YÜKSÜKLÜ: İki gurup tarafindan oynanır. Ebe olan gurup 10 tane ceviz kabuğunu yere sıralar. Birinin içine de gizlice bir üzüm tanesi saklar. Karşı gurup bu üzümü bulacaktır. Bulduktan sonra saklama işi diğer guruba geçer. Eğer üzüm, hemen birinci kaldırışta bulunursa, geri kalan cevizlerin sayısı cevizi bulan gurubun aleyhine yazılır. İkinci kaldırışta bulunursa, part ifade eder ve geri kalan cevizler, çift sayılarak gurubun aleyhine yazılır. Oyunda mühim olan, üzümü son kaldırışta bulmaktır. BENİM GİBİ OL: Ebe olan oyuncu dışarıdan, çorabının teki çıkmış, ceketini ters çevirip tek kolunu giymiş, pantolununun tek bacağını giymiş vaziyette elinde tura veya palaska ile içeri girer ve içeridekilere “Benim Gibi Ol” diyerek içerdekilere vurmaya başlar. Oyuncular ebe gibi olununcaya kadar bu dövme işlemi sürer. SANATKAR OYUNU: Genellikle köy odalarında oynanır. Oyuna odada bulanan herkes katılır. İçlerinden bir ebe, bir de ebe yardımcısı seçilir. Ebe ile yardımcısı dışarıya çıkarlar. Ebe dışarda, marangoz, demirci, terzi, vs. gibi bir sanat ve seçtiği bu sanat dalının bir aletini seçer. Yardımcısı ile birlikte içeri girerler. Yardımcı: -Benim oğlum filan sanatı seçti, ona ne lazım? Diyerek bütün kişilere sorar. Amaç, dışarda ebenin seçtiği aletin bulunmasıdır. Alet söyleninceye kadar, bazı taraflarda ebe, bazı taraflarda da oyuna katılanlar dövülür. Aleti söyleyen ebe olur. DÜĞÜNLERDE OYNANAN OYUNLAR TAŞKALE-ŞIH OYUNU: Arap oyununa benzer. Kişin düğünlerde oynanır. Sekiz on kişilik bir gurup, başlarının buyruğuna hareket edecek, ellerindeki kırbaçlarla seyircileri korkutmaya çalışırlar. Oyuncuların kılıkları şöyledir: Başlarında uzun sivri külah, yüzlerinde kül sürülü, üzerilerinde beyaz çarşaf, sırtlarında ve gögüslerinde yastık konulu olarak oyuna çıkarlar. TAŞKALE AYI DÜZME OYUNU: Düğün sahibinden habersiz, bir seyirci ayı kılığına girer, ayının hazırlanışı şöyledir: Oyuncunun üzerine koyun ve keçi derileri sarılır; boynuna küçük çanlar ,bir de yular takılır. Bir oyuncu da, ayıyı oynatmak için ayıcı olur. Ayıcı, bir ara soyunun nereden geldiğini anlatmaya başlar; sonunda, soyunun düğün sahibine dayandığını söyler. Ayı oynatıcısı bunun üzerine düğün sahibine “Al bu senin akrabanmış” der ve ayının yularını uzatır. Düğün sahibi de bunun üzerine, ayı ile oynatıcısına bahşiş veya hediyelik eşya verir. İBRALA İDAM OYUNU: Düğün alayı geçerken bir idam sehpası kurulur. Sehpaya bir oyuncu belinden, kendirle asılır. Suçlarını belirten bir yafta da, gögsüne iliştirilir. Bu suçların belli başlıları şunlardır: Komşunun tavuğuna “kişt” demek, şeytana küfür etmek, vb. Düğün sahibi, idam sehbasının yanına gelerek, cellata suçluyu bağışlamasını söyler ve para verip onu kurtarır. Kurtulan kişi, evlenecek olan kişinin kölesi, tutsağı olacağina söz verir. KABALI SÜPÜRGELİ ARAP OYUNU: Düğünlerde, arabın iki ayağının arasına süpürge sokulur. Arap, süpürgeyle oyun oynarken; arkasından sallanan süpürgeye gaz dökülüp yakılır. Sonra, Arap’ın koluna bir sopa sokulur. Avucuna bir taş; taşın içine de, gazla sıkıştırılmış saman ve barut konulur. Davetlilerden biri, samanı tutuşturur. Barut patlar, Arap buna benzer diğer oyunlarıyla halkı eğlendirir. YEŞİLDERE KIZ KAÇIRMA OYUNU: Bir oyuncu, kız olur. Diğer oyuncular mestçi, simitçi, puseci olur. Bu oyuncular, Kızı anasından isterler. Ana, hepsine kızı vermeye razı olur. Son olarak, kızını sarhoş ister. Ana “ben sarhoşa kız vermem” diyerek, isteği geri çevirir. Bunun üzerine sarhoş kızı alır kaçar ve bir eve saklar. Halk, bunları aramaya çıkar, kim bulursa, bahşişi alır. KOÇ OYUNU: Köyde koyunun veya keçinin ilk yavruladığı zaman, köyün gençleri bir araya toplanırlar. Değişik elbiseler giyerek, ellerini, yüzlerini boyarlar. İçlerinden birinin boynuna çan takılır. Ve ilk kuzunun veya oğlağın doğduğunu halka haber vermek için, ev ev dolaşırlar ve çeşit çeşit erzak ve para toplarlar. Sonunda toplanan bu malzemeler aralarında bölüşülür. KÜLLÜ KOCA OYUNU: Bir erkeğe kadın elbisesi giydirilerek başı bağlanır. Eteğine de kül doldurulur. Bu oyuncu ortada dolaşırken, çevresindeki insanların üzerine kül serperek, oyuna renk katar ve oyun bu şekilde devam eder. Oynanan Çocuk Oyunları MENDİL KAPMACA: İki gurup halinde oynanır. Ortaya bir medil konur ve guruplar eşit uzaklıkta ikiye ayrılır. Orada, oyunu yöneten (ebe) kişinin işaretiyle guruplar, mendili öncelikle kapıp eşlerine getirmeye çalışırlar. Mendili kapan, eşlerine zamanında yetişemezse, diğer guruplar tarafindan dövülür ve karşı gurubun adamı olur. Yenen gurup, yenilen gurubun sırtına binerek, önceden belirlenen alanda tur atar. AŞŞIK: Koyunlardan çıkarılan, aşşık kemikleriyle oynanır. Büyük aşşıklar enek olarak seçilir; ortası oyulur, ağır olması ve hedefi iyi vurması için oyulan yerlere kurşun akıtılır. Pütürlü bir taşa sürtülerek inceltilir; bazen de boyanır. Oyuncular, aşşıkları yan yana dizerler. Ebe, eneğini karşıya atar, diğer oyuncular da atarlar. Eneği en uzağa giden, dizili aşşıklara, ilk atma hakkına sahiptir. “Döğdük eneğimin aşşığına” diyerek eneğini atar. Aşşıklar vurulursa, daha önce tesbit edilen uzaklığa kadar gitmesi gerekir. Karşıya atılan enek, dik durursa, buna “Mir Durdu” denilir. Mir durdurmayı başaran oyuncu, eneği ne kadar uzaklıkta olursa olsun, dizili aşşıklara ilk atış yapma hakkına sahiptir. Oyun böyle sürüp giderken, daha büyük çocuklar, oyunda dizili aşşıkları alıp kaçarlar. Buna “Çörleme” denilir. BİLLİ: 10-15 cm. uzunluğunda yaklaşık parmak kalınlığında bir ağaç parçasidir. 60-70 cm. uzunluğundaki düzgün bir dal (değnek) parçasının yardımıyla oynanır. Billi oyunu üç çeşittir: 1- Düz Billi 2- Yan Billi 3- Gömmeli Billi DÜZ BİLLİ: Karşılıklı iki kişi tarafindan oynanır. Küçük bir çukur kazılır, billi, bu çukurun üzerine konur. Billinin her iki ucu kalem gibi açılır. Oyuncu, sopanın ucunu çukura sokup, billiyi mümkün olduğu kadar, uzağa firlatmaya çalışır. Karşıdakı oyuncu, billiyi düştüğü yerden alır; ya çukura, ya da çukurun etrafina kazılmış dairenin içine atar. Billi, çukurun uzağına düşerse, billiyi atan oyuncu, kenaıina vurur; bu vurma esnasında, şu tekerlemeyi söyler: “Ginifi, gindalifi, hazıra hök, çamura çök” bu tekerleme üç defa söylenir. Billi ne kadar uzaklaştı ise, çukurla billi arasını, elindeki sopanın uzunluğu ile ölçer. En fazla sayıyı alan, oyunu kazanır. Eğer karşı oyuncu, billi atanın, billisini havada kaparsa; onun bütün sayılarını alır. YAN BİLLİ: İki grup halinde oynanır. Çukurun üzerindeki billiye, oyuncu sopa ile vurur. Üç kere ıskalarsa, onun yerine, kendi gurubundaki diğer bir oyuncu geçer. Karşı gurubun, billiyi düştüğü yerden alıp; billi çukuruna ya da çukurun kenarına dizilmiş daireye sokması gerekir. Ebe oyuncu, atılan billiyi, elindeki değnekle karşılayıp; mümkün olduğu kadar uzağa vurması gereklidir. Billi ile çukur arasındaki uzaklık, sopanın uzunluğu ile ölçülür. 10, 100, 150... gibi rakamlar belirgin rakamlardır. Örneğin, “Yüzellim sandıkta” denildiği zaman bu sayı 162 demektir. Bir tarafın oyuncuları yanıp bitince, diğer gurup ebe olur. Düz billide olduğu gibi, billi havada kapılırsa, hem ebe gurup yer değiştirir, hem de o gurubun aldığı bütün sayılar sıfıra inmiş olur. Bazen de, ebe gurubun uzaklaştırdığı billiyi, rakip oyuncu, çukurla billi arasını, üç adım atlamak suretiyle alırsa oyunu kazanmış olur. GÖMMELİ BİLLİ: Her oyuncu birer daire çizerek, ortalarında dururlar. Bir kişi ebe olur. Ebe için de ayrı bir daire çizilir. Seçilen oyuncu, ebenin attığı billiyi, mümkün olduğu kadar uzağa çeler. Diğer oyuncular, ebenin, billiyi düştüğü yerden alıp, gelme süresi içerisinde, ebenin çukurunu, ellerindeki billi sopalarıyla kazarlar. Ebe, kendi dairesine, geç kalan birinin dairesine, billiyi bırakırsa, o kişi ebe olur. Çukuru en fazla kazılan kişi, oyunu kaybetmiştir. Kazılan çukur, genişletilerek; oyunu kaybeden kişi kendi çukuruna gömülür. ÇANAK - ÇÖMLEK: İki gurup halinde oynanır. Sokaktan toplanan, ortalama avuç içi kadar büyüklükteki çanak çömlek parçaları ebe seçilen gurup tarafindan üst üste konur. Diğer gurup da belirlenen aralıktan ellerindeki bir top vasıtasıyla üst üste yığılmış bu çanak çömlek parçalarını vurmaya çalışır. Vuramazsa, ebe değişikliği olur. Çanakları topla yıkan gurup, hemen koşup, yıkılmaması şartıyla, etrafa dağılan çanak çömlek parçalarını üst üste koymaya çalışır. Ebe gurup, çanakları yıkan topu, en kısa mesafede yakalayıp, çanakları üst üste koymaya çalışanları vurması gereklidir. Birinci gurup vurulmadan çanakları üst üste koymayı başarırsa, bir oyun kazanmış olur. MANEVERA: Özellikle yaz mevsimi gecelerinde oynanan bir oyundur. Oyun, çeviklik ve gözü açıklık gerektirir. Ebe gurubun seçimi için, iki tarafı düz bir taşın, bir yüzüne tükürülür, taş atılır, kuru tarafı bulan kazanır; diğer taraf ebe olur. Ebe olan gurup, saklanan diğer gurubun üyelerini aramaya çıkar. İyi bir yere saklanan gurup, zaman zaman ıslık çalarak, yerini, ebe guruba belli etmeye çalışır. Daha sonra ise, yerlerini değiştirerek, başka yere saklanırlar. Saklanan guruptan bir kişi bulununca, diğer gurup üyeleri bulunmuş sayılır. Böylece diğer gurup saklanma hakkına sahip olur.Geçmiş değerlerde, böyle bir oyun sırasında, iki saat uzaktaki köylerinden, saklanmak için Karaman’a kadar gelen bir gurup, sabaha kadar burada kalarak, ertesi gün köye haber gönderip; ebe gurubun kendilerini mutlaka bulmasını, yoksa oyunu bozup köye geri döneceklerini bildirirler. PANCARIM SÖKME: Oyun oynayacak çocuklar, arka arkaya sıralanır ve birbirlerinin bellerinden sıkıca tutarlar. Ebe olan çocuk, en arka sıradaki çocuğun elini, diğerlerinin belinden çekmeye uğraşır ve bu oyun en son çocuğa kadar böylece sürüp gider. Karaman'da Sünnet Düğünü Anne ve baba çocuklarını sünnet ettirmeye karar verirler ve aile büyükleri ile sünnet günü kararlaştırılır. Davetiye bastırılarak, eş dost sünnete çağrılır. Davetiyede mutlaka sünnet ile ilgili dörtlükler yer alır. Çocuğa sünnet için elbise ve ihtiyaçları alınır. Sünnet genellikle Cumartesi ve Pazar günleri öğle saatlerinde yapılır. Saat 9.00’dan itibaren davul ve zurna (klarnet) eşliğinde sünnet olacak çocuk ve arkadaşları oynarlar. Saat 11.00 civarında sünnet olacak çoçuk ve arkadaşları davul-zurna eşliğinde arabalarla konvoy oluşturarak şehirde tur atarlar, çocuk bazen ata ve faytona bindirilir. Saat 11.30 sularında 4-5 hocadan oluşan ekip Kur’an-ı Kerim okur, Mevlid-i Şerif okurlar, bu arada da sünnetçi eve kadar gelerek çocuğu sünnet eder. Sünnet merasiminden sonra çocuğun yakınları ve gelen misafirler çocuğa, altın ve para takarlar, çeşitli hediyeler verirler. Son olarak da öğle yemeği (genellikle etli ekmek) yenir. Üzerine ayran, meşrubat ve çay içilir. Misafirler yavaş yavaş dağılmaya başlarlar ve ayrılırken de tekrar “Mübarek Olsun” demeyi ihmal etmezler. Esnaf Cemiyetleri Töreni Eskiden, her meslek ve sanat örgütünün, kendi örgütlerine göre yasaları ve bu yasalara uygun,dayanışmaları vardı.Bunların adına, Esnaf ve Sanatkaran Cemiyetleri denilirdi. Türk geleneklerine göre, herhangi bir sanat ve iş türünü ilk icat eden ya da yaparak geçimini sağlayan – ki bunlar, ya peygamberden veya Evliyalarındandır –kişiler halk arasında o sanatın,piri olarak tanınırlardı. Ah-ı Evran Veli Menakıpname ve Şeceresinde, 79 tür, sanat ve iş ile, bunların pirlerinin adları sayılır. O zamandan bu yana da, her sanat örgütünün,pirlerinin halife veya mümessili olarak bir yiğitbaşları bulundurulurdu. Bu sanatkaran cemiyetlerinin, son yüzyıllarda hiçbir yerde, fonksiyonu kalmamış, hemen hemen, oldum olasıya ve hatta, sembolik bir yiğitbaşları bulunmakta idi. Karaman’da ise yörenin çeşitli geleneksel ve folklorel yaşayışları ve törenleri, 20. yüzyıl ortalarına kadar, bütün haşmeti ile de yürütülmekte ise de, son yıllarda kurulan, esnaf dernek ve sendikaları, Karaman’da da, bu tarihsel yaşayışı silip süpürmüştür. Pek yakın zamanlara kadar, Karaman’da bütün varlığı ile yaşatılmakta olan,deri üzerine iş yapan debbağ ve ayakkabı esnafının, geleneksel yaşayış ve törenlerini dile getirmeye çalışalım: Kökü , Hz. Peygamberin akrabalarından ve Bedir Savaşı Sancaktarı Hz. Ali’nin damadı olduğu ileri sürülen,Mahmut Ah-ı Evran Veli’ye dayanan,deri üzerine iş yapan debbağ sanatkarlarının ilk piri Ah-ı Evran Veli’dir.Papuççuların piri , Ekber Yemani,yemeni sanatçılarının piri İman Nehcivani’dir. Bu üç sanat türünün anası sayılan debbağların , Karaman’da, çok geniş örgütleri vardı.Halen, yalnız adı kalan dabakhane mevkiinde, çok geniş bir semt içinde mescitleri , cemiyet odaları, dinlenme yerleri vs. müştemilatları bulunan bu sitenin, büyük atelyelerinde her aratçının ayrı ayrı işyerleri bulunur;kendi araç ve gereçleri ile, sanatlarını burada yürütürlerdi. Deri üzerine iş yapan , dabak, papuç ve yemeni sanatçıları, her ne kadar , kendi pirlerinin mümessilleri olan yiğitbaşılarına bağlı ve sorunlarını kendi yiğitbaşıları çözümlemekte ise de kökü, Ahilik örgütünün ilk tohumunu atan, Ah-ı Evran Veli’ye dayanan ve kapsamı çok geniş; her üç sanat meselelerini içine alan bir yasaya bağlı, yönetimleri vardı ve lider sanat olarak , debbağlık tanınır, debbağların yiğitbaşısı da, lider yiğitbaşı olarak kabul edilirdi. Debbağ sanatkarlarının iş türleri bellidir.Diğer iki ayakkabı sanatkarlarının iş türleri de: papuççular, şipidik denilen,terlik biçimli, kadınlara mahsusu dışarı ayakkabısı ile, kadın ve erkek mestlerini diker ve satarlardı. Postalcı dediğimiz yemeniciler de, yemeni, (kundura)postal, edik , takunya ve istil adları verilen, iki tür çizme çeşidini diker ve satarlardı. Bu iki esnaf, kendilerine mahsus işleri görürler, başka tür ayakkabı çeşidini dikmez ve satmazlardı. Her sanat türü yiğitbaşısının yanında bir de odabaşı bulunurdu. Yiğitbaşı, o meslekte en yetkili söz sahibidir.Odabaşı da, yiğitbaşının muavini olup yerine göre teşrifat işlerini yürütür,yerine göre de, meslektaşlarından yasa ve adaba aykırı davranışta bulunanlar olursa,yiğitbaşının direktifi dahilinde , bu aykırılık ve uygunsuzlukları önleme, icra yetkisini kullanırdı. Yasa dışı davranışlar neler olabilir? Misal olarak : Sanatkarlardan birisi bir diğer sanatkarın çırağını ayartmıştır;Çırağı ayartılan usta , durumu yiğitbaşına bildirir.Yiğitbaşı da, odabaşısı aracılığı ile çırak ayartan sanatçıyı çağırtarak, yanında odabaşısıda olduğu halde, soruşturmalar yapar ,yargısını bildirir.Konu gerçekten bir çırak ayartılması değil de evvelki ustanın çırağını çok dövdüğü veya kovduğu veya çırağın uzun zamandır ustasının yanına varmayıp , avare dolaştığı, sanatkarın da bu avare dolaşan çırağı yanına alması gibi durumlar olursa , bu sanatçı suçlu sayılmazdı. Gerçekten ustanın, o çırağı ayarttığı anlaşılırsa,yiğitbaşı, o sanatçının işyerini , hiç olmazsa üç gün için kapatılmasını ve çırağın hakiki ustasının yanına iadesine tebliğ ederdi. Arkadan da odabaşı,o sanatçının iş yerine vararak sanatçının tezgahı üzerinede en değerli aracı olan muştasını alıp , bir başka yere koyar ve dükkanın dış kepenklerini indirmek süreti ile dükkanı yarı kapalı hale getirirdi. Şehire, başka şehirlerden bir toptancı işlenmiş deri çeşitleri getirmişse,yiğitbaşılar, bu deri fiyatlarını kararlaştırır ve her sanatçı haline göre, ihtiyacı olanını alır veya aralarında kurra çekmek sureti ile deri cinsleri ayrılırdı.Fakat, bu sırada parası bol açıkgöz bir sanatkar, bu malların tamamını alıverirse, şikayet üzerine yiğitbaşı,hemen odabaşını da alarak bu açıkgöz sanatkarın işyerine varırlar, gerekli kınama ve azarlamaları yaparak, yiğitbaşının çağırdığı adamlar vasıtası ile, depodan derileri çıkartır, esnafa dağıtıp paralarını toplayarak alımda uygunsuzluk yapan sanatçının parasını geri verirlerdi.Suçlandırılan veya cezalandırılanlar da, yiğitbaşının verdiği cezaya karşılık, hiç bir tepki göstermezlerdi. İtiraz mercileri olmadığı gibi ,suçlarının nedameti, söylentisi ve bütün çarşı esnafının arasında suçlarının yüzlerine vuruluşunun ezikliği içinde olurlardı. Geleneksel prensibe göre, hiçbir sanatkar işyerindeki iş kıyafeti ile velev ki 20-30 metre uzaklıktaki fırından ekmek almak veya tütüncüden tütün almak için bile olsa, işyeri dışına çıkamazlardı. Ahretten Gelen Adam Masalı Bir varımış bir yoğumuş, bir adamın bir tek oğlu varımış. Bir gün ağaçtan keser düşmüş, kafası yarılmış ve ölmüş. Adam can sıkıntısından ne yapacağını şaşırmış. Bir gün can sıkıntısından kurtulmak için ava gitmiş. Karısı da evin duvarına yaslanmış düşünmeye başlamış. Uzaktan bir adam geliyormuş. Adam yanına gelince kadın: ---- Nerden gelip nerden geliyon gardaşım? ---- Cehennemden be demiş ---- Amanın dur hele dur. Benim Sülümanı mı görmedin mi? Cennet’te mi, cehennem’de mi? ---- O mu? Bizim arkadaşımız, cehennemde beraberiz ---- İyi mi, ekmeği aşı var mı? ---- Yok ne arasın. Aç susuz ölüp gidiyor ---- Azıcık pastırma, erişte koysam, azıcık ekmek koysam, para koysam verirmisin? ---- Veririm ya, nasıl olsa cehennemde arkadaşız. Bakıyor ne kadar para varsa, pastırma, erişte evde ne bulduysa bir heybenin iki gözüne hepsini dolduruyor, herife veriyor. Kadının kocası avdan gelirken evden çıkan adamı görmüş. “Aman benim evden bir adam çıkıyor, yoksa benim noksan avrat evden bir şeyler verir deyip atı dizgini vurur gelir. ---- Kimdi kız o hayattan çıkan adam? ---- Aman acık evvel geleydin ---- Ne oldu? ---- Ne olacak, oğlum Süleyman’ın yanından adam geldi. ---- Nerden kız? ---- Cehennemdeymiş. ---- Ne verdin ya? ---- Hepsini verdim, ne varsa, pastırma, erişte, para filan ---- Allah hayrını versin. Ata üzengi vur getir, arkasına düşeyim o adamın. Velhasılı adamın arkasına düşüyor. Heybeli adam arkasına bakınca, takip edildiğini anlıyor, hemen yakındaki bir değirmene varmış. Değirmenciye: ---- Değirmenci emmi, değirmenci emmi senin kafan kel mi? ---- Kel ya ---- Şu gelen atlı kellerin kafasına vurup geçiyor. ---- Ben nereye saklanayım ya? ---- Kavağın dalına çık. Onu kavağın dalına çıkartmış, değirmencinin kel şapkasını giymiş, keseri almış, başlamış değirmen işletmiye. Heybeleri de saklamış. Atlı adam gelmiş, ---- Selamün aleyküm değirmenci emmi. Buraya bir dalı heybeli adam geldiydi nereye gitti? ---- Daha demiş kavağın dalında. Adam küfrederek kavağa yönelmiş “İn bakalım ordan, in aşağıya” demiş. Kavaktaki değirmenci başlamış yalvarmaya: ---- Ya benim başım kelse sana ne. Allah kel etmiş. Aman öldürme beni Allahaşkına. Adam dinlemeyip kavağa tırmanmaya başlamış Bu sırada arka taraftaki adam “öyle kavağa tırmanılmaz, ayağındaki çizmeleri çıkar, atı da şuraya bağla öyle çık” Adam atı bağlamış, ayağındaki çizmeleri çıkarmış. Adam kavağın yarısına çıkınca, sahte değirmenci çizmeleri giymiş., heybeyi almış ata binmiş, komuş kaçmış. Onlar da baka kalmış. Ben geldiğinde adam kavaktaydı, kendini de atamamış, bilmem öldü bilmem kaldı?.... Regaip Kandili Törenleri Recep ayının ilk perşembesinden bir veya on gün evvel şehrin özellikle erkek çocuklarında büyük bir telaş görülürdü.kendilerine göre, küçük tef, kaval gibi saz aletlerini sağlamaya uğraşırlardı.Bazıları da ,çeşitli renklerle boyanmış kağıtlardan muhtelif modellerde yapılan, attar ve bakkallarda satılan,Şivlili denilen fenerleri babalarına satın aldırttırırlarıdı.Akşam vaktinin gelmesini heyecanla bekleyen çocuklar, akşam yemeğini yer yemez, sağlayabildiği saz aleti veya şivlili fenerleri ile hemen sokağa fırlarlardı.Her semtin çocukları bir gurup oluştururlar,davul, tef veya kavalı olanlar bu saz aletleri ile, olmayanlar da maniler söyliyerek ve ellerindeki şivlili fenerleri ile gelişi güzel, bir hay huy ve curcuna havası içinde sokak aralarında dolaşırlar ve mahalle meydanında eğlenirlerdi.Bu arada guruplar coplar ve değneklerle, diğer semt guruplarını baskına uğratmaya ve döğüşmeye giderlerdi. Dövüş, kavga başlar, birbirlerinin saz aletlerini, fenerlerini kapmaya ve kırmaya uğraşırlardı.Tabidir ki bu arada cop ve değneklerle yaralananlar da eksik olmazdı.Bu süretle Perşembe gününün akşamına kadar , bazı akşamlar sakin ve neşeli,bazı akşamlar da döğüşlü, kavgalı ve feryatlı eğlenceler devam ederdi.Şivlili fenerlerine dair de şöyle bir tekerleme söylerlerdi. Şivlili şivlili şişirmiş Ergen oğlu pişirmiş İki çörek, bir börek Bize armağan gerek. Bu tip kavgalı ve döğüşlü eğlenceleri tertip edenler mahallenin haylaz ve haşarı çocuklarıdır. Diğer taraftan, uslu, ağırbaşlı kız ve erkek çocuklar da, mahallelerinde elverişli veya izin veren bir komşunun avlusuna, bir duvar dibine DEDE yaparlardı. Bu dede; kerpiçten, üçgen şeklinde, kaidesi 50-60 cm., boyu da 70-80 cm. kadar, piramidimsi, küçük bir yapıdır.Bu yapının her yanı , çocuklar tarafından uzun bir zamandan beri biriktirilmekte olan , renkli porselen tabak ve renkli petrol lambaları kırığı yapıştırmak suretiyle süslenmiştir.Bu porselen ve cam parçaları, çocuklar arasında cıncık adıyla anılır.dedenin yapılmasına çocukların dışında , dede yapılan evin veya komşuların yetişkin genç kızları da yardım ederler. Her akşam sonu, çocuklardan bir veya bir kaçının beraberinde getirdiği fener mumları, dedenin üzerine veya kenarlarına dikilerek yakılır, şivlili fenerleri sağlayabilenlerin renkli şivlili fenerleri de bir yere asılarak, dedenin etrafı ışıklandırılmış olurdu. Çocuklar dedenin etrafına, yarım ay biçiminde sıralanarak otururlar ve dedeye, özel, acaib tekerlemelerini, koşmalarını hep bir ağızdan söyliyerek coşar, adeta cezbeye gelirlerdi. Bu tekerlemelerden derleyebildiğimiz birkaç tanesi aşağıdadır: Bir kavurga kavurdum Dam başında savurdum Emmim oğluna duyurdum Emmim oğlu Musaaaacıııık Elleri kolları kısaaaacıııık Aşşa çarşı çamur ooolmuuuuş Baklavalar hamur ooolmuuuuuş Şamkapı’ya gavur geeelmiiiiş Eşşeğimin kuyruğunu kamçı mı sandın Kamçı mı sandın Kamçıyı tanlar, bir gelin ağlar Zülüfünü yağlar Lailahe illallah Hasebi nesebi Celil Allah Şeyhin oğlu Feyzullah Feyzullah’ı napmalı? Damdan dama atmallıııı Bu sonson örnekten daha birkaç tane vardır.Her tekerleme başlangıcında, eşeğin dış azalarından birisi dile getirilerek:“Eşşeğimin kuyruğunu kamçı mı sandın?” “Eşeğimin gözünü ayna mı sandın” “Eşşeğimin karnını davul mu sandın” “Eşeğimin ayağını dikme mi sandın”şeklinde düzenlenir.Diğer mısralar yukarıdaki misale uygun olarak aynen tekrarlanır. Bununla beraber, eski söylentilere göre;Göçüm yılı 334 de ölen ve Şeyh Şibli adı ile meşhur olan,büyük mutasavvıf Ebubekir Muhammed Şibli bir gece uykuda iken, rüyasında Hz. Muhammed ‘in Recep ayında ana rahmine düştüğünü beyan eden bir sır alır.Hemen uyanarak sevinçle kalkar,elbisesini giyip zaviyesinden dışarı çıkar, civardaki komşu evlere birer birer uğrayıp “şibli, şibli” diye seslenerek , rüyasını evlerdeki kişilere anlatır.Ev sahipleri de,bu iyi haberin müjdeleyicisi Şeyh’e memnuniyetlerinin bir ifadesi olarak, münasip yiyecekler vermişlerdir. Acaba Reğaib Kandili sebebi ile çocukların , şivlili fenerleri ile dolaşarak ve “Şivlili şivlili şişirmiş”mısrası ile başlayan manileri söyleyip, yaptıkları bu eğlencelerin kökü Şeyh Şibli ye mi dayanıyor? Şeyh Şibli de kendinin alacalı kağıtlarla muhafaza edilebildiği feneri ile ve “Şibli, şibli” diye gezmesinin bir hatırası ve her yıl aynı günlerde bu büyük müjdenin bir ihyasıdır? Şivlili denilen kağıt fenerin adı da Şibli feneri iken zamanla Şivlili olarak mı tahrife uğramış?Bunu kesin olarak tespit imkanını bulamadık. Recep ayının bir özelliği de mum yakma adetidir.Bu ayan ilk Perşembe günü irili ufaklı ve bazen de renkli fener mumları ile dolu olmasıdır.Her aile reisi mali durumuna göre , birkaç düzine mum alır evine götürürdü. Bu mumlardan birkaç tanesini de evin çocukları dedenin başına takarlardı. Perşembe günü ikindi namazından sonra,her cami ve mescidin kapısı önüne, imamın oğlu veya bir komşu çocuğu, bir boş kalbur veya sele koyarak etraftan gelecek hayır mumlarını beklerler. Artık her ailenin bir sepet veya seleye koyarak , elleri kınalı kız ve erkek çocukları vasıtasıyla gönderdikleri mumlar , bu çocuklar vasıtasıyla her cami önündeki selelere birkaç tane olmak üzere konulurdu.Bu suretli camilerin aydınlatmada kullanacağı mumlar da sağlanmış olurdu. Çocukların bu şen – şakrak coşuş ve neşelerini , mahallenin gençleri ve kadınları da etraftan zevkle izlerlerdi. Bazen de, sokak aralarında dolaşan haylaz guruplar,dedenin bulunduğu eve baskın yaparak, çocukların çığlıkları arasında dedeyi yıkıp kaçarlardı.Bu gibi baskınları önlemek amacıyla, ekseriya semtin delikanlıları dedeye göz-kulak olurlardı. Bu neşeli eğlenceler,kandil perşembesinin gecesine kadar devam ederdi. Kandil perşembesine girilen akşam, her evin büyüklü küçüklü hanımları ellerine kına yakarlar; ellerine kına yakılmasından çekinen küçüklere de, uyuduktan sonra habersizce kına yakılırdı.Sabahleyin uyanan bu çocuklar,ellerindeki bu güzel kına rengini görünce çok sevinirlerdi.Kandil gecesine gelindiğinde,erkeklerden başka herkesin eli kınalanmış olurdu. Perşembe gününün gecesi dedenin yıkılacağı gündür.O gün elleri kınalı çocuklar, evlerinde pişirilen pişilerden birkaç tane getirirler,bunları hep birlikte yiyerek yine dedenin etrafında eğlencelerine devam ederlerdi.vakit ilerleyince hepsini büyük bir heyecan sararak.dedenin yıkanma töreni için hazırlıklara başlardı.Dede yıkılacağında, ya hep birlikte veya açıkgöz bir veya iki kişi dedenin yan bacağından asılarak dedeyi yıkarlardı.Dedenin yıkılması ile birlikte bir kahkaha tufanı dedenin etrafını sarar.Daha sonra getirilen yiyecekler hep beraber yenilerek, gelecek yıl aynı törende bulunmak temennisi ile, mutlu bir vaziyette çocuklar evlerine dağılırlardı. Dedenin yapılıp sonra zevkle yıkıldığının sebebine gelince;bu iş, Türklerin putçuluktan İslamiyet'e geçişlerinin, putu yıkmakla bundan büyük bur mutluluk duyduklarının sembolik bir ifadesi gibi telakki edenlerin sayısı epeyce kabarıktır. Receb-i Şerif Törenleri Recep Ayının ilk perşembesinin Reğaib Kandili olduğu malumdur.Reğaib Kandili yalnız Karaman’da özel bir törenle kutlanır.Bu törenin sebebi de şehirdeki Darul Huffaz (Hafızlık okulları)’da Kur’an’ın tamamını ezberleyip,icazetname almaya hak kazanmış hafızların diploma almaları için yapılan tören ve ziyafetlerin, sebebinin o günlerinde yapılmasındadır. Recep Ayının ilk perşembesinden birgün evvel, şehrin dellalı çarşının münasip semtlerinde: ALLAH’U AZİM’Ü-Ş ŞAN BU AYLARA -,BU GÜNLERE YİNE ERİŞTİRMEK NASİP VE MÜYESSER EYLESİN? AMİN;PADİŞAH ALEM PENAH EFNDEMİZİN ATINI EŞKİN, KILICINI KESKİN, DÜŞMANINI MÜNHEZİM EYLESİN. AMİN. HÜCCAC-I MÜSLİMİNE VE ASAKİR-İ İSLAMİYYEYE BERREN,BAHREN SELAMETLER İHSAN BUYURSUN.AMİN. YARINKİ PERŞEMBE GÜNÜ SABAH NAMAZINDAN SONRA SAAT...DA..........CAMİİ ŞERİFTE RECEB-İ ŞERİF DUASI VARDIR. DUADAN GAFİL OLMAYALIM. tertibindeki ilan ve uyarısını yaptıktan sonra, o perşembe günü hafızlık izni verilecek olan hafız adaylarının evlerine de varılarak yukardaki ilan her hafız ailesi evi önünde tekrarlayarak töreni duyururdu.Bu sevinçli havadis hafız çıkacak olan ailenin fertlerini büyük bir sevinçe garkederdi. Sevinçlerinden doğan aşırı bir cömertlikle dellala bağış ve hediyeler verirlerdi. Perşembe günü yapılacak olan tören Karaman’ın en büyük camilerinden Dikbasan veya Araboğlu camilerinden birisinde olup, hafızlık mezuniyeti alacak hafızların aileleri arasında, en zengin olanının bal veya şeker şerbeti masraflarını üzerine almasıyla yapılırdı.Cami seçme işi de masrafları yapan ailenin hakkıdır.Bazı yıllarda,camii seçme işi, aileler arasında tartışma ve küsüşmelere de sebep olmuştur. Bir gün evvelinden, camiye büyük kazanlar getirilerek hazırlanır,sabahleyin de, erkenden şerbeti hazırlayacak aile,şekeri veya balı ezerlerdi.Eski yıllarda bal,pek çok ve ucuz olurdu.Çokça da bu masrafı üzerine alan ailenin kendi arılarının ürünü olurdu. Bir taraftan da, bir hafta veya on gün evvelinden beri hafız aileleri evlerinde hummalı bir hazırlık sürdürülürdü.Hısım,akraba konu-komşu toplanırlar,mutlu bir görünüm içinde,şen , şakrak,ziyafet hazırlıkları ile meşgul olurlardı. Hafızlık ziyafetlerinde genel olarak , pişmaniye hazırlanırdı.Pişmaniye ustaları gelir , saf sade yağından meyane kavrulur, şeker ezilir, kıvama getirilirdi.Bir uçtan da, hazırlanacak pişmaniyeleri kotarmak için, konu-komşu, evlerinden irili ufaklı bakır siniler getirilir,hazırlanan pişmaniyeler üç-beş veya deha fazla sinilere konulurdu.Aile gönül yönünden de zengin ise,sinilere konulacak pişmaniyenin yarı katı arasına , dövülmüş ceviz de konularak bu tür pişmaniye sinileri basılırdı.Bu basma işi, pişmaniye konulan sininin üzerine,diğer bir boş sini kapatılır, üzerine birisi çıkar, ayakkabı ile hafif hafif çiğnemek suretiyle ceviz ile pişmaniye sıkıştırılmış olur, sonra da pişmaniye baklava biçimi kesilirdi. Bu tür hazırlanan pişmaniyeler çok nefis olurdu.Bu arada pişmaniye ile birlikte çeşitli yemekler de hazırlanarak evde ziyafetler verilirdi. Perşembe günü, sabah namazından sonra, camide dua vakti gelinceye kadar , münasip bir hoca tarafından vaaz yapılır, vakit gelince yaşlı hafızlar mihrabın karşısında yer alarak , kısa kısa aşırlar okurlar , Vücuh okuyan kurra varsa, onlar da okuyacakları aşrı, vücuh üzre okurlardı. Evlerinde olanlar veya başka camilerde sabah namazlarını kılanlar da yavaş yavaş bu camiye toplanmaya başlardı. Bu arada, üzerlerinde yeni diktirilmiş, ilmiye kisvesi LATA(pardesü) ve fesleri üzerine ilk defa sarılmış, beyaz sarıklı hafız adayları ile, bu hafız adaylarına sağdıçlık edecek olan, bir iki yıl evvel hafızlık izni almış olan sağdıçları ve bu sağdıçların koltukları altında , süslü bir bohça olduğu halde camiye gelirler ve aşır okuyan hafızların kalktıkları yerlere, her hafızın sağdıcı, bohça içinde getirdikleri, kadife çakma veya Bursa işi, keçe üzerine, renkli ipeklerden motif işlemeli namaz seccadelerini sererler, körpe hafızlar da bu serilen seccadeler üzerine diz çökerek otururlardı. Bu seccadelerin, kendine göre bir usul ve tertiple ve gayet zarif bir eda ile serilmesi vardır ki; hocalar seccadeyi serecek olan sağdıçlara, birkaç gün evvelinden bu hususu gösterirler ve öğretirlerdi. Yerlerine yerleşen körpe hafızların azlığına veya çokluğuna göre (mesela hafız adedi 15 ise), baş taraftaki hafız Kur’an’dan Tekasür suresinden başlayarak, sırası ile her hafız bir sure okur, 14. hafız Fatiha Suresini, 15. hafız da Bakara Suresinin ilk üç ayetini okuyup bitirdikten sonra, gür sesli yaşlı bir hoca veya hafız, “Sadakallah’ü-l azim” diyerek Kur’an okumasını sona erdirip, Arapça dualar okur, bu da bittikten sonra, memleketin en büyük kurrası (Kur’an okuma uzmanı) kim ise o zat mihrabın önüne geçer, gür sesli hocada el açarak Davudi bir sada ile dua ve temennilerini yapardı. Yakın tarihe kadar Karaman’ın en büyük kurrası Macarzade Osman Efendi idi. Dua faslı başlayınca, hafızların yakınları, birkaç koldan, kulplu büyük tepsiler üzerindeki şerbet kaseleri ile, hafif pembe renkli, gül kokulu şeker şerbetini veya bal renkli bal şerbetini dağıtmaya başlardı. Büyük hocanın duasından sonra, Amin denilerek bu ilahi tören sona ererdi. Bu törenden sonra hafız adayları artık resmen hafız olmuş sayılırlardı. Törenden sonra hafızların adres aldıkları hocaların evlerine, birer sini pişmaniye, baklava veya kurabiye; ailenin varlık durumuna göre bir sarı lira, elbiselik kumaşlar veya ufak tefek giyim eşyası gönderilirdi. Yine o günlerde, hafızların evlerinde, kalabalık eş-dostlara ziyafetler verilir, bu suretle mutlu yaşanırdı. Hafızlar da birleşerek, topluca bütün hafız ailelerin evlerine giderek birbirlerinin büyüklerinin ellerini öperlerdi. Bu tören Karaman’da hala devam etmekte ise de eski ihtişam ve olağanüstülüğünü yitirmiştir. Kaynak: http://www.karamankulturturizm.gov.tr
Kars
Halkın duygu, düşünce ve hayallerini kendi ihtiyaçlarına öncelik vererek gerçekleştirmek için çaba harcaması, bu çabayı birtakım malzemeler kullanarak ortaya koyması sonucunda ortaya çıkan ürünler, halk sanatları, geleneksel sanatlar, el sanatları vb. terimler çerçevesinde ifade edilmiştir. Bireyin kendi emeğiyle başlattığı, sonraları toplumca benimsenip ortak bir çalışmanın kaynağı hâline gelen halk sanatları el sanatları, ev sanatları ve çarşı sanatları olarak üç ana kolda araştırılmaktadır. Bu üç kolda ağırlık genellikle kadınlarda olduğu için “kadın sanatları” olarak da nitelendirilen bu sanat ürünlerini Türkiye’nin her köşesinde görebiliriz. Ancak bazı merkezlerin bu yaratıcılığa dayanan işlerinde önemli bir fark görülür. Söz gelimi, Antep işleri, Bursa, Konya, Alaşehir oyaları, Sivas çorapları, Tokat yazmaları, Mardin iğne dantelleri, Beypazarı gümüş işleri, Trabzon altın bilezikleri, Buldan dokumaları, Konya kaşıkları ünlerini yıllardan beri sürdüren güzel eserlerdir. El sanatları kendi içinde de farklı işlere göre kümelenirler. Bunları şöyle gösterebiliriz: 1- Biçki-dikiş işleri: Her yörede köylülerin geleneksel giysileri, kullanılan dokuma çeşitleri. 2- Dokuma işleri: İnce ve kalın olarak ikiye ayrılan bu işlerin ana malzemesi bitkisel ve hayvansal kökenlidir. 3- Nakış işleri: Süslenmesi gereken giysilerle kullanılan eşyanın malzemesine göre ele alınması ve motiflerle bezenmesi. 4- Örme işleri: Dokumalar gibi ince ve kalın örgüler malzemenin türüne göre, kullanılan araçlara göre ayrılırlar. 5- Toprak işleri: Testi, kiremit, çömlek, tuğla vb. 6- Tahta işleri: Marangozluk, dülgerlik, araba yapımı, oyma işleri. 7- Demir işleri: Nal, çivi ve diğer inşaat malzemesi. 8- Deri işleri: Kunduracılık, yemenicilik, saraçlık. 9- İnşaat işleri: Duvarcılık, minare yapımı, harç kuyu kazma vb. Bunlardan başka birkaç dalı ilgilendiren boya işleri ile büküm işleri de sayılabilir. Bütün bu işlerde ortaya çıkan ortak özellikler, el sanatlarının önemini ve anlamını daha iyi vurgular. Bu ortak özellikleri şöyle sıralayabiliriz: 1- Geleneksellik ağır basar. 2- Yaratıcı olma özelliğini gösterir. 3- Millî sanat zevkini atadan-oğula nineden-kıza aktarır. 4- Toplum hayatında ve ortak düşüncede karşılıklı iletişimi kolayca sağlar. 5- Aile içinde sanat zevkini, estetik yaratmaları destekler. 6- Ailenin giderlerinde önemli tasarruf sağlar. 7- Moral gücünü ayakta tutar ve ruhî hayatı yansıtır. 8- Ailenin sosyal, ekonomik ve eğitim durumunun gelişmesine yardım eder. Kaynak: http://www.karsevi.com/kars-el-sanatlari-ve-zanaatlari-nelerdir-bl109.html
Kastamonu
KASTAMONU YÖRESEL EL SANATLARI Dokumacılık, İğne Oyacılığı, Çarşaf Bağcılığı Kastamonu’da halk genellikle gündelik olarak kullandığı giysileri, döşek, yatak, yorgan yüzleri, çarşaf, halı, kilim v.b ihtiyaçlarını genellikle kendi dokur, boyar ve kullanıma hazır hale getirirdi. İhtiyaçlarının diğer kısımlarını çarşı esnafından karşılardı. Bunların dışında çarşı pazarda özellikle dokumacılıkta ileri giden Şam, Halep, Bursa, Tosya, Tokat, Hind’den gelen pamuklu ve ipekli dokumalar bulunurdu. Dışarıdan gelen mallar yerli dokumalara göre daha pahalıydı. Şehrin ileri gelenleri, yüksek dereceli devlet memurları dışarıdan gelen kumaşlara daha çok rağbet ederdi. Tarihçi Halil İnalcık’ın tespitine göre 15.yüzyıl ile 18.yüzyıl arasında Anadolu’daki önemli dokuma merkezleri arasında yer alıyordu. Halkın ihtiyacı büyük ölçüde karşılanabilmekte, üretilen diğer dokumalar İnebolu, Sinop, Samsun limanlarından ihraç edilmekteydi. Sultan 2.Bayezid döneminde yapılan Balkapanı Hanı (Penbe Han) daha çok pamuk alınıp satılan bir mekân olduğu kabul edilmektedir. Pamuklu dokumalarla birlikte Tebriz’den ve Halep’ten gelen İpekli kumaşlar Kastamonu üzerinden Kırım’a ulaşmaktaydı. Yünlü dokumalar içersinde yer alan keçe, çuka, sof, yün halı ve kilimler, giysiler daha çok halkın ihtiyacı için yapılır ihraç edilmezdi. Kastamonu’da kurulan Tiftik pazarından hammadde ihtiyacı temin edilirdi. Sofçuluk Kastamonu’nun Candaroğulları beyliğinden itibaren en önemli geçim kaynaklarından birisi olmuştur. Sofçuluk mesleğini icra edenlerin genellikle kalenin hemen altında yaşadıkları bilinmektedir. Bununla birlikte Kastamonu bu alanda Ankara kadar tanınmamıştır. İsmail Bey’in yaptırdığı Kurşunlu Han’ın pamuk tüccarlarının yer yer deposu olarak kullandıkları görülmektedir. Kastamonu’ya pamuk genellikle Adana ve Aydın illerinden gelirdi. Kurtuluş Savaşı yıllarında Kastamonu’daki kadınlar hep birlikte toplanmış, Mehmetçiklerimizin ihtiyacı olan fanila, çorap, kazak örüp cephelere göndermişlerdir. Dokumacılık Kastamonu’nun en büyük gelir kaynaklarından birisi olmuş tarih boyunca… Cumhuriyetin ilk yıllarında 1930’lu yıllarda. Hemen hemen, her evde bir dokuma tezgahı kurmuş aileler, gelin kaynana, mutlaka evde dokuma işleri yaparlarmış. İyi bir gelir katarmış ailenin bütçesine… 35 bin dokuma tezgahının varlığından bahsedilmektedir. Günümüzde dokuma tezgâhları tekrar kurulmuş değişik sivil toplum dernekleri ve kişiler tarafından. Ayrıca Kastamonu Valiliğine bağlı El Sanatları merkezinde değişik dokumalar yapılıyor. Düz ve renkli dokuma olarak, yatak çarşafı, ön bezi, kadın iş önlüğü, başörtüsü, peşkir, fanila yapımı halen Merkez, Cide, Doğanyurt, Tosya, Azdavay, Seydiler, Araç, Pınarbaşı, Devrekani ilçelerimizde el tezgâhlarında dokumaya rastlanmaktadır. Tosya’da tela imalatıyla birlikte, tiftikten iç kuşağı, hamam kesesi, üç dilim kuşağı imal edilmektedir. Kastamonu ve yöresi geleneksel el sanatları yönünden çeşitlilik ve zenginlik gösterir. Her ne kadar son yıllarda şehirlere sürekli göçler , teknolojik gelişmeler, hızlı ve ucuz üretim el sanatlarının giderek azalmasına karşın yine de Kastamonu ve çevresinde geleneksel el sanatlarının yaşadığını görmekteyiz. İşte bunlardan birkaçı: Kastamonu ve İlçelerinin en yaygın gelir getirici olan el sanatı Çarşaf Bağı özellikle yerli dokuma “sarı kıvrak” yatak çarşaflarının iki uzun kenarına veya dört kenarına pamuk ipliğinden alet kullanılmaksızın kadınların parmak uçları tırnakları marifetiyle düğümler atılarak yapılan süslemelerdir. Cide, Şenpazar, Küre, Azdavay, Pınarbaşı ilçelerinde keten dokumalarına rastlanılmaktadır. Düz ve renkli dokuma olarak yatak çarşafı,en böze (kadın iş önlüğü, başörtüsü, peşkir, göynek) dokumalarına sık olmasa da rastlanmaktadır. Tosya ilçemizdeki tela imali giyim sektörünün ihtiyacı için yaşamaktadır. Düz, beyaz tiftikten iç kuşağı ve renkli üç dilim kuşağı, hamam kesesi Türkiye çapında aranmaktadır. Kastamonu Merkez, Daday ve Devrekani ilçelerinde düz beyaz patiska bez üzerine, ıhlamur ağacı üzerine elle oyma veya kabartma olarak yapılmış bitkisel, geometrik motif işli, değişik boyutlarda ki ahşap kalıpların özel hazırlanmış tek renkli boyaya batırılıp basılması suretiyle Sofra Bezi “sini bezi” yapılmaktadır. Çağımızdaki gelişmeler nedeni ile pek çok sanat dalı kaybolmaktadır. Bunlardan biri de oya sanatıdır. Kastamonu’da iğne oyacılığını geçim kaynağı olarak kullanan sanatkârlar hayatta iken bilgi ve görgülerini belgelemek amacıyla, bu araştırmaya başlanmıştır. Kastamonu merkez ilçesi Topcuoğlu, İsfendiyarbey, Aşağıimaret, Kırkçeşme, Hisarardı, Beyçelebi, Aycılar mahallelerinde yaşamakta olan, 45-80 yaşları arasındaki 42 oya ustasına ulaşılmıştır. Yapılan görüşmeler sonunda, eserleri incelenmiş, örnekler alınmıştır. İğne oyası, mendil, yazma, göynek yakası üzerine ipek İpliği ve iğne kullanılarak örülen veya örüldükten sonra dikilen düğümlü örgü sanatıdır. Kastamonu’da hatıra iğne oyaları gelenek olarak, kutular içinde ve sandıklarda saklanıp nesilden nesile aktarılmaktadır. 80 yaşındaki oyacının anneannesinin annesinden kalma oya örneği, en az 150-200 yıllık oyadır. Kastamonu’da oyacılığın daha eski yıllardan bu yana var olduğu tahmin edilmektedir, iğne İle yapılan örgülerin XII. yüzyılda Anadolu’dan Yunanistan’a, oradan da Avrupa’ya geçtiği belirtilmektedir (Özben, 1948:4). Ulaşılan canlı kaynaklardan sağlanan bilgilere göre, Osmanlı’nın son döneminde de erkekleri savaşa giden kadınların tüccarlar aracılığı ile Avrupa’ya oya sattığı ve geçimini sağladığı öğrenilmiştir. Günümüzde az da olsa bu sanatı devam ettirenler bulunmaktadır. Kadının önem verdiği bir konu da süslenmektir. İpeğin üretimi, oyanın yapılması tamamen kendi eseri olduğundan, daha ucuz bir şekilde süslenmesini sağlamakta; aynı zamanda sanat yönünü ortaya çıkardığından, ona toplumda bir statü kazandırmaktadır. Ayrıca, kadının ekonomik bağımsızlığını da sağlamaktadır. Bakırcılık Orta Karadeniz Bölgesi’nin en zengin bakır yataklarına sahip Küre’nin 68 km güneyinde bulunan Kastamonu, Küre’den çıkarılan bakırın işlendiği, en önemli kültür ve ticaret kentlerinden bir başkasını oluşturmaktaydı. Yazılı belgelerin eksikliği yüzünden bakırcı ve kazancıların oluşturduğu iş kolunun Ortaçağ’dan beri üretim yapıp yapmadıklarım şimdilik kesin olarak bilemiyoruz. Ancak çok büyük bir İhtimalle Beylikler döneminden beri üretim yapıldığı bilinen Küre yataklarından elde edilen bakırın bir kısmı, Kastamonu’da bulunan atölyelerde işlenmiş olmalıydı. 16. yüzyılın İkinci yarısında Küre madenlerinden elde edilen bakır, hem Orta Karadeniz ve Orta Anadolu Bölgesi şehirlerindeki kazancıların İhtiyacını, hem de Kuzeybatı İran ve Mezopotamya bölgesindeki şehirlerin bakır ihtiyacını karşılamıştır. 1568 yılında Kastamonu ve Küre kadılarına gönderilen bir fermanda özetle şunlar yazılıdır; “… İran tarafından 400-500 tüccarın gelip büyük miktarda bakır satın aldıkları haber alınmakta, ancak hiçbir kimseye bir dirhem bile bakır verilmemesi…”Kastamonu’daki bakırcı ve kazancıların çok faal bir şekilde üretim yaparak, çevre illerdeki esnafın bile ihtiyacını karşılamış oldukları anlaşılmaktadır. 1568 yılında Kastamonu Kadısı’na yazılan bir fermanda özetle şunlar yazılıdır: “… Sivas, Tokat ve Amasya bakırcı esnafı Kastamonu’da bakır eşya satın almak istediklerinde engellenmemesi, ancak tetikte bulunup, memleket haricine bakır eşyanın götürülmesine müsade edilmemesi…” 1573 yılında Kastamonu Beyi’ne gönderilen bir hükümde özetle şunlar yazılıdır: “… Erzurum’da yapılan baruthane için gerekli olan kazan ve diğer aletlerin hemen hazırlanarak gönderilmesi…” 1578 yılında Kastamonu Kadısı’na gönderilen diğer bir fermanda ise, özetle şunlar yazılıdır: “… Bağdat’ta işlenecek barut için yapılacak kazanlarla kullanılmak üzere Küre madeninden 1000 kantar (56.408 ton) bakırın gönderilmesi…” Bakırcı ve kazancıların oluşturduğu iş kolu, Kastamonu’nun en büyük sanayi üretimini yapmaktaydı. Küre’den elde edilen bakır madeninin büyük bir kısmı, Kastamonu’da bulunan kalhanelerde ergitiliyordu. Kastamonu’daki bakırcılık ve kazancılığın çok canlı kazançlı bir iş kolu haline dönüşmesinde, kentte bulunan kalhanelerin bu iş koluna ucuz, bol ve kaliteli hammadde sağlamasının büyük payı vardı. 1783 yılma ait bir belgeden, Kastamonu’daki kazancılarının Küre madenlerinden elde edilen bakırı kullandıklarını öğrenmekteyiz. “… Küre-i nühas madenlerinden elde edilen bakır eskiden beri Kastamonu’da bulunan kazancı ve tüccarlara her bir batmanı dokuz kuruşa satılırken, Tokat ve başka yerlerden gelen bakır satılmaya başlanıldığında araya anlaşmazlıklar girmiştir. Bu yüzden başka yerden gelen bakırın sattırılmaması…” Kastamonu kalhanelerinin diğer şehirlerinde bulunan kalhanelerden ayrılan en önemli özelliği, son 40 yıl öncesine 1783 yılma ait bir belgeden, Kastamonu’daki kazancılarının Küre madenlerinden elde edilen bakırı kullandıklarını öğrenmekteyiz. “… Küre-i nühas madenlerinden elde edilen bakır eskiden beri Kastamonu’da bulunan kazancı ve tüccarlara her bir batmanı dokuz kuruşa satılırken, Tokat ve başka yerlerden gelen bakır satılmaya başlanıldığında araya anlaşmazlıklar girmiştir. Bu yüzden başka yerden gelen bakırın sattırılmaması…” Kastamonu kalhanelerinin diğer şehirlerinde bulunan kalhanelerden ayrılan en önemli özelliği, son 40 yıl öncesine kadar faal bir şekilde çalışmış olmasıdır. Bu kalhanelerden biri şehrin en yüksek tepelerinden biri üzerine yaptırılan Yakup Ağa Camii’nin altında yer almaktaydı. Bakır cevheri yüzlerce yıldan beri aynı teknikle kalhanelerde ergitilerek kömürüyle birlikte ocakta körük yardımıyla ergitilmekte ve daha sonra kalıplara dökülmektedir. Kalıplar oldukça farklı biçim ve büyüklüklerdedir. İki parçadan oluşan kalıplar, tuğladan yapılmıştır. Demirden yapılan tek parça kalıpların bir kısmı 10 cm çapındadır. Üstü açık kalıplardan 2.5 kiloluk külçe elde edilmektedir. 45×30 cm boyutunda ve 5 cam derinliğinde olan bir başka demir kalıptan ise 35×45 kilo arasında değişin külçe bakırlar elde denilmektedir. Kalıplardan çıkarılan külçe bakırlar, ocaklarda kızdırıldıktan sonra yedi kişiden oluşan bir dövülerek farklı ağırlıklara sahip levhalar haline getirilmektedir. Külçe halindeki bakırın çekiçlenerek levha haline getirilmesi işlemi, tıpkı Surname-i Hü-mayun ve Surname-i Vehbi’deki minyatürlerde zanaatkarların külçe bakırı çekiçleyerek levha haline getirmeleri gibi yapıl-maktadır. Kastamonu’da artık bu işlem ortadan kalkmış olmasına karşın, Anadolu’da yalnızca Muğla-Kavaklıdere’de külçe bakır çekiçlerle levha haline getirilmektedir. Kastamonu’da bakırcı ve kazancılıkla uğraşan zanaatkarların büyük bir kısmı hem de İstanbul’daki atölyelerde çalışmaktaydılar. Bu konuda yazılı kaynaklar oldukça ayrıntılı bilgi vermektedir. Gerek Anadolu, gerekse İstanbul’daki atölyelerde Kastamonulu zanaatkarların elinden çıkan ve Kastamonu üslubunu yansıtan çeşitli eşya ve mutfak kapları, açık bir şekilde belli olmaktadır. 1934 – 1936 yılları arasında Kastamonu’da bakırcılık mesleğiyle ilgili olarak 50 usta, 35 kalfa ve 48 çırak dükkanlarda çalışmaktaydı. 1942 yılında Bakırcılar Çarşısı’ndaki atölye sayısı 22 iken, bugün ancak 3 bakırcı atölyesi üretimi sürdürmektedir. Yüzlerce yıldan kapaklı sahan, hamamtası, güğüm ve ibrikler, Kastamonu atölyelerinin karakteristik kaplarını oluşturmaktadır. Kastamonu Bakırcılığının yaşayan ustası Ahmet Ortaakarsu, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tertip ettiği festivallere katılmakta ve devamlı derecelere girmektedir. Ağaç İşlemeciliği Eski çağlardan beri başta örtünmek ve korunmak amacı ile El sanatlarının ilk örnekleri ortaya çıkmıştır. El sanatları, ortaya çıktığı toplumun duygularını, sanatsal beğenilerini ve kültürel özelliklerini yansıttığı için zaman içerisinde yaygınlık kazanarak geleneksel hale gelmiştir. Bugün de Kastamonu’da ahşap işlemeciliğinin büyük ustaları çalışmalarını sürdürmektedirler. Sofrabezi Baskıcılığı Kastamonu Merkez ve Daday, Devrekani ilçelerinde yapılmış olan bölgeye has önemli ürünlerden biridir. Düz beyaz patiska bez üzerine, ıhlamur ağacı üzerine elle oyma veya kabartma olarak yapılmış bitkisel, geometrik motif işli, değişik boyutlardaki ahşap kalıpların, Özel hazırlanmış tek renkli boyaya batınlıp basılması suretiyle meydana getirilmektedir. Beyaz bez Üzerinde siyah olarak meydana getirilmiş olan “sini bezi”, sofra örtüsü, masa Örtüsü, kadın baş örtüsü olarak kullanılmıştır. Son yıllarda Kastamonu’nun en sevilen hediyelik eşyası olan sini bezine değişik uyarlamalar yapılarak, etek, perde, örtü olarak kullanıldığı görülmektedir. Çakıcılık ve Bıçakcılık Tosya İlçemizin merkezinde elde yapılan, bir yüzü düz, diğer yüzü testere dişli, değişik ebatlarda çakılar halk arasında “tosya çakısı” olarak isimlendiril inektedir. Tosya çakısının bir yüzünün testere dişli olması nedeniyle, çifçinin küçük bağ işlerinde ve ziraat alanında kullanım imkanı çok olmaktadır. Tosya eski çakı ustaları; resim ve isimleri… ALİ BAYRAK HACI HAFIZ HASAN ÇELİK İSMAİL YANIK ŞERİF ORUÇ Çakının sapı, manda boynuzundan önce kesilir, sonra demir törpü ile biçimlendirilir. Kesici yüzleri ise krom çelikten Özel yapıldığından paslanma yapmamakta ve çok kesici olmaktadır. Aynı zamanda, mutfaklar için yüzü krom çelikten, sapı kemik veya sert ağaçtan olan değişik boyuttaki bıçaklar aranmaktadır. Sepetçilik Kastamonu’da üretilen sepetler, söğüt veya fındık dallarından; Daday ve Araç ilçelerinde üretilen sepetler ise fındık ağacı dallarından örülmektedir. Kastamonu Sepeti olarak bilinen bu sepetler ince söğüt dallarının yine özel işlemelerle hazırlandıktan sonra elle değişik biçimlerde örülmesi ile yapılır. Yaş fındık ağacı dallarının özel aletlerle ince dar çübuk’ır haline getirilmesinden sonra yine elle değişik biçimlerde, kullanım fonksiyonuna göre elle örülmesiyle meydana getirilen diğer bir çeşidi vardır ki; kullanımına göre, halk arasında, kapaklı pazar sepeti, yumurta sepeti, saman çit sepeti olarak isimlendirilirler. Fanilacılık Fanila Nedir? Fanila; Kastamonu’nun yöresel el dokuma sanatlarından biridir. Geçmişi hakkında bilinen en önemli bilgi Kurtuluş Savaşı esnasında ordunun iç giyim eşyasının Kastamonu fanilalarından karşılandığıdır. Geçmişte sadece iç giyim olarak kullanılan fanilalar günümüzde hem iç hem de dış giyim olarak kullanılmaktadır. Kastamonu fanilasının en önemli özelliği sadece %100 pamuk iplikten üretilmesidir. Bu sayede fanila dört mevsim giyilebilme özelliği kazanır. Kışın vücudu sıcak tutmasından; yazın ise ter emme özelliğinden dolayı tercih edilmektedir. Dikiş ve dantelleri ev hanımları tarafından yapılmaktadır. Urgancılık Tarih boyunca Kastamonu’da ki en önemli geçim kaynaklarından birisi de kendirden urgan yapımı olmuştur. Halktan ve esnaftan önemli bir kesim geçimini bu sektörden sağlamaktaydı. Kastamonu’da bugün Urgan Hanı olarak bilinen han, Reis-ül Küttap Hacı Mustafa Efendi tarafından başlanılıp 18.yüzyılın ortalarında (1748) tarihinde oğlu Aşir Efendi tarafından tamamlanmıştır. Sabah erkenden gelip her gün dualarla açılırmış kendir hanları ve dükkânları. Yanık Han ise daha çok kendir hanı olarak kullanılırdı. Kendir ekiminin özellikle Taşköprü Ovasında yaygın bir şekilde yapılması Selçuklu, Candaroğulları ve Osmanlılar döneminde halat ve urgan ihtiyacının bölgeden karşılanmasına yol açmıştır. Donanma ile birlikte öncelikle İstanbul’un kendir, urgan ve halat ihtiyacı urgancılık mesleğinin yaygınlığını göstermektedir. Sinop ve İnebolu Limanlarından en çok ihraç edilen ürünler arasında yer almıştır. Günümüzde urgancılık; kendir üretiminin azalması, hazır naylon ip ve urganların piyasa da yaygınlaşması ile birlikte Kastamonu ve çevresinde eski önemini kaybetmiştir. Kaynak: http://www.kastamonur.com/kastamonu-el-sanatlar/
Kayseri
Örf ve âdetleri : Kayseri’nin bilinen târihi, Hititlerle başlarsa da Asurluların ticârî kalıntılarına ve târih öncesi Tunç Çağına âit eserler bulunmuştur. 1071 Malazgirt Zaferinden birkaç sene önce selçuklu Türklerince fethedilen Kayseri o târihten bu yana devamlı Türk devlet ve beylikleri hâkimiyeti altında kalmış, eski kültürler unutulmuş ve Kayseri Türk-İslâm kültürü ile yoğrulmuştur. Halk oyunları : Kayseri’nin örf ve âdetleri, oyunları ve müziği İç Anadolu’nun yayla özelliğini taşır. Türkü, mâni, masal, bilmece ve efsâne bakımından çok zengindir. Halk edebiyatı : Kayseri’den meşhur ve çok sayıda halk şairleri yetişmiştir. Âşık Kerem ve Seyrânî en meşhurlarıdır. El sanatları : Selçuklu devrinden beri yaygın olan el sanatları dokumacılık ve bakırcılıktır. Halı ve kilimleri, süslü süt ve su güğümleri ve ibrikleri önceleri çok meşhurdu. Kayseri’de halıcılık Selçuklu Türkleri tarafından geliştirilmiştir. Kayseri, Bünyan, Yahyalı ve Yeşilhisar halıları iç ve dış pazarlarda aranan halılardır. Evlerde çok sayıda halı tezgahı vardır. İlde eskiden beri ilerlemiş diğer sanatlar ise nakkaşlık, oymacılık, kakmacılık ve kuyumculuktur. Alçı işleri, mermer taş oymaları ve kabartmalar oldukça ileridir. Asırlar boyu başta Mîmar Sinan olmak üzere en büyük Türk mîmârları bu bölgede yetişmiştir. Mahallî yemekleri : Kızartmalı içli köfte, sucuk içi etli mantı, nevzine tatlısı, tavuklu çerkes pastası, tepsi mantısıdır. Kıyafet : Kadınlarda üç etek, çinti, salta, cepken, bindallı, ipek şalvar, oyalı yemeni ile süslü başlık şal kuşak; erkeklerde kuzu yününden yapılan külah şeklinde başlık, sako (bir nevi ceket), kuşak, tefe veya kıl şalvar. Eğitim : Kayseri Selçuklular zamanından beri Anadolu’nun önemli bir kültür ve eğitim merkezi olmuştur. Dünyâda ilk tıp fakültesi 1206 senesinde “Şifâiye Medresesi” olarak kurulmuştur. Kayseri’de okur-yazar nisbeti % 80’e yaklaşmıştır. Okulsuz köy yoktur. Bâzı köylerde ortaokul bile vardır. ilde 18 anaokulu, 700’e yakın ilkokul, 100’e yakın ortaokul ve 13 meslekî ve teknik ortaokulu 60’a yakın lise ve meslek lisesi vardır. 1978’de kurulan Kayseri Üniversitesi 1982’de ErciyesÜniversitesi ismini almıştır. Kayseri ilinde 25 kütüphâne vardır. RaşitEfendi Kütüphânesi Osmanlı devrinden kalmadır. Kaynak: http://www.kayserikent.com/site/page.asp?dsy_id=9691
Kırıkkale
Kültürel Varlıklar ve Sanat ESKİ EVLER Yöremizde Osmanlı Dönemine ait eski evler ve konakların bir kısmı hâlâ korunmaktadır. İlçe, kasaba ve köylerimizde orjinal yapısı muhafaza edilen evler mevcuttur. Bu evler genelde 2 katlı olup büyük bir salondan odalara geçilmektedir. Taş ve kerpiç yapıların pencere, kapı ve tavanları ağaç işlemedir. Yüklük adı verilen bölümlerde bulunan bölümlerde ağaç işlemeciliğin güzel örneklerini görmek mümkündür. Yontma, oyma, kakma, kaplama, silme, torna, yakma, yaldızlama teknikleri ile yapılmış ve süslenmiş ağaç işlemeciliğinin özellikle Balışeyh-Ballı Camii'nde, Beyobası Pehlivanlı Konağı, Keskin'de Osmanlı dönemi dini ve sivil mimarı da kullanıldığı tespit edilmiştir. EL SANATLARI İlimizde el sanatları çok yaygın olup özellikle Halk Eğitim Merkezleri'nin yörede yaptığı çalışmalarla yaşatılmaya çalışılmaktadır. Açılan kurs ve sergilerde iğne, mekik, tığ ve filkete gibi aletlerle yapılan el sanatları sergilenerek her tekniğin kendine has güzel örnekleri tanıtılmaktadır . İğne oyalarını ulamalar, hotoz oyaları, taç oyaları, dal oyaları, saksı ve kır çiçekleri gibi bölümlere ayırmak mümkündür. Oyalarda genelde doğal güzellikler kopya edilmekte, geometrik şekillerin yanında doğadaki tüm renkler kullanılmaya özen gösterilmektedir. Boncuk oyalarında ise ip ve renkli boncuklar kullanılmaktadır. Bu oyalar özellikle bayanların giydiği yemenilerde, bazı folklorik giysi başlıklarında , yatak, masa ve sehpa takımlarında örtü veya evin bir köşesinde aksesuar olarak kullanılmaktadır. DOKUMACILIK İlimizde eskiden halı ve kilim dokumacılığı çok yaygındı. Ancak günümüzde sosyal ve ekonomik gelişmenin neticesinde bu gelenek unutulmaya yüz tutmuştur. Karakeçili, Keskin, Balışeyh, Sulakyurt ilçelerimizde hâlâ eski dokuma tezgahları olmakla birlikte pek kullanılmamaktadır. Yörede yapılan araştırmalarda eski halı ve kilimlerin döşeme, sedir ve divan gibi yerlere serilerek kullanıldığı tespit edilmiştir. Yöre halı ve kilimlerinde öne çıkan bir renk ve desen yoktur. Genelde 4 ana renk kullanılmış, desenlerle süslenmiştir. Karakeçili halı ve kilimleri tercih edilen dokumalardır. Halı, yastık, heybe, seccade, yolluk halı gibi dokumalar ilgi gören ürünlerdir. KESKİN DOKUMASI Kaynak: http://www.kirikkale.gov.tr/kulturel-varliklar-ve-sanat
Kırklareli
YÖRESEL EL SANATLARI Yöresel El Sanatları Yöremizde 20. y.y. ortalarına kadar dokumacılık, arabacılık (taliga yapımcılığı), ağaç işçiliği, boyamacılık, çömlekçilik, traktörlerin henüz ortaya çıkmadığı öküzlerin ve atların ziraatte kullanıldığı dönemlerde boyunduruk, zelve yapımcılığı, saraçlık, nalbantlık, çarık yapımcılığı, takunya yapımcılığı oldukça yaygındı. Bu gün bunların hemen hepsi kaybolmuş, İlde 1 adet çömlekçi atölyesi, Pınarhisar İlçesine bağlı Poyralı Köyünde yöresel dokuma yapımı, el süpürgesi yapım atölyesi dışında eski el sanatları önemini kaybetmiş ve kaybolmuştur. Yöremizde; İl, ilçe ve köyler de dahil olmak üzere bütün yerleşim yerlerinde kızlarımız tarafından çeyizleri için 5 şişle yapak çorap ve çetik, tığ ile çember ve tülbent kenarına işlenen iğne, mekik oyası, karyola takımı, televizyon örtüsü, buzdolabı örtüsü, sehpa örtüsü, vitrin örtüsü, masa örtüsü, yün paspas, yün mutfak peçeteleri, yün mutfak örtüleri yapılmaktadır. Ayrıca çeyizlerine koymak için genç kızlarımız tarafından damat için yün ya da koyun yapağından eldiven, şal, süeter, kazak, hırka, çorap, takke gibi giyecekler yapılır. Bu el sanatı ürünlerinden bazılarını fakir ve yaşlı kadınlar da yapıp para ile sattıkları olur. Yöremizde 20.y.y.ortalarına kadar hemen hemen her köyde dokuma tezgâhları bulunmakta ve herkes kendi ihtiyacı olan peşkir, önlük, çarpana dokumaları, bez dokuma, pala denilen yer yaygıları, kilim, seccade (namazlah), felemen kumaşı dokumakta iken her şeyin modernleşip makineleşmesi ile birlikte bugün bu tezgâhlar ortadan kalkmıştır. Köylere gidip de hayvan ağırına, ambara ve tuvaletlere bakılınca bu tezgâhların bazı parçalarının bu binaların yapımında bir ağaç göreviyle kullanıldığını görmekteyiz. Her şeyin makineleşip modernleşmesine karşılık bugün ilimizde Babaeski İlçesi Alpullu Kasabasında, Pınarhisar İlçesi Poyralı Köyünde yöresel dokumalar yapılmaktadır. Ayrıca 2000 yılına kadar Kofçaz İlçesi’nin Devletliağaç, Malkoçlar, Tatlıpınar köylerinde, Demirköy İlçesi’nin Armutveren, İncesırt köylerinde çul, çultar, çimdik denen dokumalar az da olsa yapılmakta iken bugün (2014 yılı) bu dokumaların yapımı da bitmiştir. Çimdik ve çultar yere serilip üzerinde oturmak amacıyla, çul ise hayvanlarının üstüne örtmek amacıyla dokunmakta ve kullanılmaktadır. Özellikle İlimiz Kofçaz İlçesi’nin ve Demirköy İlçesi’nin köylerinde koyun yapağından, keçi kılından pantolon ve ceket ile adına “kebe” denilen çoban paltosu yapımında kullanılan şayak dokumalar oldukça yaygın olarak yapılmakta iken, fabrika ürünü kumaşların çıkmasıyla bu şayak üretimi de son bulmuştur. İlimizdeki bu şayak dokumaları, 20 Aralık 1930 tarihinde ilimize gelen Mustafa Kemal ATATÜRK çok beğenmiş ve bu dokumalar hakkında bilgi alarak yaygınlaşmasını istemiştir. Yakın tarihe kadar (2000’li yılların başı) ilimizde, Merkez İlçe’ye bağlı Kavaklı Beldesi’nde, Demirköy İlçesi Armutveren Köyü’nde tüccarların siparişi üzerine genç kızlarımız el tezgâhlarında halı dokumakta iken bu gün bunlar da ortadan kalkmıştır. Parça başı yapılan bu dokumalardan köyün genç kızları kendi çeyizlikleri için az da olsa para kazanmaktaydılar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca; ülkemiz genelinde kaybolmaya yüz tutan el sanatlarımızı yaşatmak, tanıtmak, tahribini ve yok olmasını önlemek, bu sanatları aslına uygun olarak öğretip eğitilmiş elemanlar ve ustalar yetiştirerek gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak amacıyla planlanan yaygın kültürel eğitim kursları kapsamında, 2007 yılında Kırklareli İli, Pınarhisar İlçesi Poyralı Köyünde “Poyralı Köyü Dokumaları” ismi altında bir kurs açılmıştır. Poyralı Köyünde eğitim-öğretime kapalı ilkokul binasında başlatılan bu kurs, 250 saat boyunca devam etmiş, dokumacılığı ninesinden öğrenen 1946 Poyralı Köyü doğumlu Resmiye GÖKERBÜYÜK öğreticiliğinde 21 bayan kursiyer yetiştirilmiştir. Bu kurs süresince heybe, yolluk, seccade, yastık başı gibi dokumaların dokunması öğretilmiş ve öğrenilmiştir. Kursta kullanılan tezgâhların bir kısmı kursiyerlerin evlerinde bulunan dede ve ninelerinden kalma ahşap tezgâhlar, 10 adedi de köyde faaliyette bulunan bir marangozun eski tezgâhları bire bir örnek alarak yaptığı tezgâhlardır. Poyralı Köyü dokuma çalışmalarında kullanılan çözgüyü oluşturan pamuk ipliği ile atkı ve desenleri oluşturan iplik de Pınarhisar İlçe merkezinde bulunun bir yüncü esnafından para ile satın alınmıştır. Bu kursta yetişen kursiyerler Poyralı Köyü’ndeki evlerinde dokuma yapmaya devam etmekte, dokuduklarını meraklılarına satmaktadırlar. Açılan bu kurs sonucunda dokumayı öğrenip de dokuma yapmaya başlayan kadınlara özenen Poyralı Köyünün diğer kadınları da, bizden bir kurs daha açılmasını talep etmeleri üzerine 2010 yılında bir kurs daha açılmıştır. Bu kursun da eğiticiliğini Resmiye GÖKERBÜYÜK yapmış, kursta toplam 15 kursiyer dokumayı öğrenmiştir. Poyralı Köyü’nde dokuma işini yalnızca kadınlar ve genç kızlar evlerinde bulunan tezgâhlarda yaparlar. Günlük ev ve tarla işlerinden arta kalan zamanlarında kış aylarında evin bir köşesine, yazları ise bahçenin bir köşesine kurdukları tezgâhlarda hem boş zamanlarını değerlendirmek, hem de maddi bir kazanç elde etmek amacıyla dokuma yapılır. Poyralı Köyü dokumalarında eriş denilen çözgü ipi siyahtır. Atkı ve desen iplerinde beyaz, kırmızı, sarı, yeşil, mavi, krem, mor, siyah ve ana renklerin açık ve koyu tonları kullanılmaktadır. Çözgüde siyah rengin tercih edilmesi, üzerine pek çok rengin uyumlu olarak kullanılabilecek olmasıdır. Dokumalar; mekikli dokumadır, kirkit kullanılmaz. İlimiz, 1980’li yıllara kadar Edirne ile birlikte ülkemizin en büyük süpürge üreten illerinden biri iken, bu gün (2014 yılı) 10-15 adet süpürge imalathanesi kalmıştır. Bu imalathaneler de yaptığı süpürgeyi istenilen fiyattan ve ürettiklerinin tamamını satamadıkları için bu meslek de yok olmaya yüz tutmuştur. 1970’li yıllara kadar 30’a yakın çömlekçi atölyesi bulunun İlimizde 2014 yılı itibariyle 1 adet çömlek atölyesi kalmıştır. Bu atölyenin sahibi Hüseyin Çokan ustamız da, -“Bu atölyeyi kapatacağım ama, benden başka çömlek üreten usta olmadığı için sağlığım elverdiği sürece yapmaya devam edeceğim, benimle birlikte bu meslek de kaybolacaktır” demektedir. 2014 yılında Lüleburgaz İlçemizde yapılan alan araştırmasında; -Merkez’de Cam İşlemeciliği, Seramik, hammaddesi ağaç olan (kaşık, baston yapımı) el sanatları, Yorgancılık, Nalbantlık gibi el sanatlarının devam ettirildiği görülmüştür. Kaynak: http://www.kirklarelienvanteri.gov.tr/halk-kulturu.php?id=43
Kırşehir
Kırşehir, Anadolu bozkırının ortasında bir kültür ve sanat şehri olarak anılır. Ahilik anlayışının doğduğu ve yayıldığı yer olarak bilinir; Ahi Evran Türbesi şehrin simgelerindendir. 13. yüzyılın şairi Âşık Paşa, Türk dilini savunmuş ve Türkçe şiirler yazmıştır; türbesi Kırşehir'dedir. Astronomi, fıkıh ve tasavvuf alanında bilgin olan Caca Bey'in adı, şehirdeki Caca Bey Cami ve Medresesi'yle yaşar. Kırşehir, 2019'da müzik alanında UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı'na katılan ilk Türk şehri oldu.
Kilis
Yorgancılık Kilis’in en tanınmış el sanatıdır; Kilis Yorganı coğrafi işaretle tescillidir. Yemeni yapımı ve el işlemeleri de kentin geleneksel zanaatları arasındadır. Kilis mutfağı Anadolu ve Halep mutfaklarının izlerini birlikte taşır. Kilis Tava, Kilis Katmeri ve pekmez kentin en bilinen lezzetleri arasındadır.
Kocaeli
Kocaeli'nin merkezi İzmit, antik çağda Nikomedia adıyla biliniyordu. Adını Bitinya Kralı Nikomedes'ten alır. İmparator Hadrianus, 123'teki depremden sonra kenti onartmış ve kent meclisi ona "Restitutor Nicomedia" unvanını vermiştir. Şehrin müzeleri çeşitlidir. Kocaeli Arkeoloji ve Etnografya Müzesi 1910'da tamamlanan tarihî tren garında yer alır. TCG Gayret Gemisi Müzesi 1997'den beri müze olarak hizmet verir. Abdülaziz döneminde yapılan Kasr-ı Hümayun 2007'de ziyarete açılmıştır. Sabancı Kültür Merkezi 3 Aralık 1988'de hizmete girdi. Süleyman Demirel Kültür Merkezi, Büyükşehir Belediye Tiyatrosu'na ev sahipliği yapar.
Konya
Konya, Mevlana'nın şehridir. Mevlana Müzesi 1926'dan beri, Mevlana'nın dergâhı olan yapı kompleksinde hizmet verir. Yeşil Kubbe olarak bilinen türbe dört fil ayağı üzerine kuruludur. Mevlana'nın ölüm yıl dönümü 17 Aralık'a denk gelen haftalarda anma törenleri yapılır; halk arasında Şeb-i Arus olarak anılır. Konya Uluslararası Mistik Müzik Festivali ilk kez 2004'te düzenlendi ve 2008'den beri Eylül'de yapılıyor. Selçuklu mirası da zengindir. Alâeddin Camii 1220'de I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırıldı ve sekiz Selçuklu sultanı burada yatar. Karatay Medresesi çini eserler müzesi, Sırçalı Medrese mezar anıtları müzesidir. Çatalhöyük ise 2012'de UNESCO Dünya Mirası listesine girdi.
Kütahya
Kütahya çininin şehridir. Çiniciliğin ilk örnekleri 14. yüzyılın sonlarında görülür, asıl gelişme ise 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlar. 18. yüzyılda İznik'te çinicilik sona erince bu sanat Kütahya'da tek başına sürmüştür. Şehir merkezinde Arkeoloji Müzesi, Kossuth Evi Müzesi, Porselen Müzesi ve Çini Müzesi gibi birkaç müze bir arada durur. Kossuth Evi, 1848 sonrasında şehre yerleştirilen Macar mültecilerin hatırasını yaşatır. Müzikle de bağı güçlüdür. Kütahya Mevlevîhânesi'nde müzik eğitimi verildiği, Ahmet Yakupoğlu'nun kırktan fazla neyzen yetiştirmesiyle şehrin 'Neyzenler Beldesi' diye anıldığı söylenir. İpekten yapılan, her birinin bir adı olan oyalar da yöreye özgü bir el emeğidir. Her 6 Mayıs'ta Hıdırellez ile Kütahya'nın Fethi birlikte kutlanır.
Malatya
HALK OYUNLARI Malatya, halay bölgesinde yer alır. Ancak, halay dışında oyunlara da rastlanmaktadır. Diğer illerde yapılan kültür alışverişi sonucu oyun çeşitleri artmıştır. Örneğin, Elazığ'da delilo, Adıyaman'da beşayak, papurinin ise Bitlis'te oynığı görülür. Halaylar, davul-zurna eşliğinde oynanır. Yörede halay çekmeye "Dillân Çekme" denilir. Beş kişiyle oynanan halayın başını çeken oyuncuya "halay başı" sonundaki oyuncuya "Pöççü" denilir. Her ikisi de elinde mendil bulundurur. Çalgı olarak; davul, zurna, kaval başta olmak üzere bağlama, cümbüş ve darbuka çalınmaktadır. Arapgir ilçesinde klarnet daha yaygındır. Diğer taraftan halayların yanısıra toplu oynanan ve törensel bir karakter arzeden semahlar vardır. Malatya ve çevresinde Hızır Semahı, Bozok Semahı, Demdem Semahı, Arguvan Semahı, Kırat Semahı oynanmaktadır. Kına havası olarak bilinen "Yüksek Ayvanlarda Bülbüller Öter" türküsü genç kızlar ve kadınlar tarafından kına yakılırken oynanır. Malatya'da oynanan oyunlarda giysiler bu yöreyi tamamen yansıtmaz. İlçeler arasında değişik giysilere rastlanır. Genellikle halk oyunlarında, erkekler başlarına "Küm" denilen ak işlemeli "Papak" takarlar, Ancak, zaman zaman oyunlarda erkeklerin başı açıktır. Bayanlarda başta "Küllük" adı verilen etrafı altın liralarla çevrili fes, fesin üstüne "Pusu" takılır. En üstü ise dolak, ya da yazma bağlanır. "Şalvar", "Üç etek" ve üç eteğin üzerine bernavile denilen önlük giyilir. Bele sarılan renkli şalın kenarına beyaz ve kırmızı renkli mendil takılır. Ayakta ise nakışlı çorap ve siyah renkli yemeni bulunur. Oyunların başlıcaları şunlardır: Ağırlama (Grani, Ağır, Ağır Malatya)/Alkışta (Arkuşta, Yarkutta, Halkuşta, Harkuşta)/. Aşırma Halayı / Arapgir Halayı/Bapuri (Papuri, Papori, Pagpuri)/Berde/Başayak Halayı/Çarşı Su Halayı/Cezayir Oyunu/Çeçer/Dillan/Değirmenci Halayı/Delilo Halayı/ Gelin Halayı (Yüksek Ayvanlarda Bülbüller Öter)/Gerzani Halayı/Gezinti/Güvenk (Kevenkj/Güzeller (Nâri)/Hem Hime (Hımhime)/Heyhat/Hoplama/Halayı/Hoşgeldin/ Karahisar Halayı/Keçike (Koçike), Keçikey, Lorke, (Lorki) Halayı/ Kemaliye Tamzarası/Kırıkhan/Kol GELENEKSEL GİYİM Kültürel hayat içerisinde, giyim-kuşam bölgeye yönelik özelliklerle biçimlendirilmiştir. Cumhuriyet dönemiyle beraber erkek kıyafetinde değişmeler olmuş, kadın kıyafeti ise ağır bir gelişim göstererek, sosyal yapıdaki değişmelere ayak uydurarak bir gelişim yaşamıştır. Geleneksel giyimde pamuklu, yünlü dokumalar ağırlık taşımaktadır. Ev tezgahlarında dokunan "Arapgir Kemhası", culfa tezgahlarında dokunan şalvarlıklar, abalar, göyneklikler giyimin ana malzemeleri olmuştur, il merkezine en yakın Yukarı Banazı, Yakınca (Kilayik), Gündüzbey, Barguzu, Yeşilyurt (Çırmıhtı) gibi yörelerde dokunan kalın peştemal, çinko peştemel kadın giyiminde 1975'lere kadar kullanılmıştır. Günümüzde az da olsa devam edegelmektedir. Özetle, geleneksel giyim ve kuşamda mahalli dokumalar, çubuklu keten, keçi kılı kumaşlar kullanılmıştır. Çinko denilen ince dokumalı peştemallıklar, akkaralı, damalı alaca çarşaflar ile pazen, keten ipekliden çıbın, yine peştemal olarak da "Bervanik" yaygın olarak giyimde görülmüştür. " Giyimi tamamlayan bir unsur olarak da işlemeli (Nakışlı) çorap giyilmektedir. Günümüzde ise kıyafetler, günlük çağdaş giyimin özelliklerini yansıtmaktadır. a) Geleneksel Erkek Giyimi: Şalvar, gömlek, yelek, belkuşağı, nakışlı çorap, ayakkabı olarak da siyah renkli yemeni yörenin erkek giyimini oluşturur. b) Kadın Giyimi: Kadınlar; başa "küllük" denilen ve keçeden yapılmış, çene altından "Sakındırak" adı verilen "fes" giyerler, iple tutturulan fesin üst tepesine "tepelik" adı verilir. Bunun üzerine gümüş veya bakırdan yapılan işlemeli ince bir tabaka yerleştirilir. Bazan tepelik denilen bu bölümün ön kısmına bir sıra altın da dizilir. Tepeliğin üzerine yazma veya siyah beyaz ve mor renkli "poşu" ince bir kasnağa geçirilerek oturtulur. Uçlar, arkadan bağlanır, küllüğün üzerine 1 -1.5 metre ebatlarında beyaz ince tülbentten yapılma "İzar" örterler. Sırt tarafına gelen kısım ise uzun bırakılır ve bel hizasını geçer. GELENEKSEL EL SANATLARI Yöreye yönelik el sanatları, günümüzden 25-30 yıl öncesine kadar canlılığını sürdürürken teknolojik gelişmeler ve değişen ihtiyaçlar sonucu unutulmaya, hatta kaybolmaya yüz tutmuştur. Özellikle küçükbaş hayvancılıkla uğraşılan köylerde halı, kilim ve heybe dokumacılığı yapılmaktadır. Yine bazı köylerde geçmişte yaygın olan culfa dokumacılğı ve çarpana dokumacılığı bugün özelliğini kaybetmiştir. Bakırcılık sınırlı olarak sürdürülürken; ahşap oymacılığı, arabacılık, semercilik, yemenicilik gibi iş kolları kalkmıştır. Bunlardan sadece semercilik alanında birkaç usta mesleğini sürdürmeye çalışmaktadır. Kuyumculuk alanında önceleri önemli bir yeri olan Halep işi, Şam işi diye bilinen bilezikler ile hap denilen burmalı inci gerdanlıklar şimdi önemini kaybetmiştir. Ağaç işleri olarak; Malatya konaklarında ahşap oyma süslemeleri ile birlikte diğer ağaç işleri kullanım sahası yaygın bir görünüm arz ediyor. Tahılların saklanıp korunduğu üç bölmeli "Ambar", yemeklerin saklığı tel dolaplar, içi oyuk yayık olarak kullanılan güğüm, tekneler, yün çıkrıkları, harman savurma makineleri, kaşıklar, yine harman savurma makineleri, kaşıklar, yine harman savurmada kullanılan yaba, ahşap işlemeli kahve ve tahıl havanları, ocak davlumbazları bulunmaktadır. Bugün bunlar önemini yitirmiştir. Geçmişte yaygın bir fonksiyonu yerine getiren Bakırcılar Çarşısı günümüzde hediyelik eşya yapımına yönelmiştir. Bugün bakırın kullanım alanı yerine porselen, çelik, alimünyum, cam eşyanın yaygınlaştığı görülmektedir. Daha yakın yıllara kadar teşt, kazan, (don kazanı, bulgur kazanı, kuşgana, cıngırlı kazan), sitil, sini (büyük sini, orta sini, tepsi) çeşitli boyutlarda tas, sehen (tabak), ibrik, eleğeni yapıldığı görülmüştür. Bunlar; Selçuklu, Osmanlı bezekleriyle bezendiği, stilize edilmiş çiçek ve geyik, karaca, kuş motifleriyle süslenmiştir. Çömlek eşyalar olarak kırmızıya çalan topraktan fırınlanarak yapılan su testileri, içi yayvan tavalar, tencereler görülmektedir. Bu meslek dalı da günümüzde tamamen fonksiyonunu yitirmiştir. Ahşap kalıplar yapılan bez ve kumaş baskıcılığı olarak çit baskıcılığı, perde, sofra bezi, yazmacılık gibi zenaat kolu Malatya ve Arapgir ilçesinde yakın yıllara kadar önemini korumuştur. Günümüzde sofra bezi baskıcılığı ve özellikle yaşlı kadınların halk oyunları ekiplerindeki bayanların önlük/peştemal olarak kullıkları ve giyim eşyası olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan "bervanik" yapımcılığı bir usta tarafından devam ettirilmektedir. Dokumacılık sahasında gelişmeler geniş bir görünüm arzeder. Halı çeşitlerinin yanı sıra kilim ve cicim dokumacılığını yitirmiştir. Culfa türür dokumalar önemini kaybetmiş, bu tezgahlarda yolluk ve sofralık az da olsa yapılır. Diğer taraftan Yeşilyurt ilçesinde geçmiş yıllarda el tezgahlarında dokunan "cırmıktı" dokuması diye tanınan dokumalar kaba giyside ve yaygı yapımında kullanılmaktadır. Arapgir ilçeside geçmişte geniş bir iş sahası olarak "Manusa Dokumacılığı" 1100'e varan düz tezgâh ve jakarlı tezgâh çevrenin kumaş ihtiyacını karşılamaktaydı. Bu tezgâhlarda dokunanlar Anadolu'nun birçok yöresine ve kervanlarla Halep'e götürülüp satılmaktaydı. Malatya dokumacılık ürünleri içerisinde kilim ve halı dokumacılığında Ören, Kürecik, Dirican, Parçikan, Başören, Sinan Köyü halıları ünlüdür. Malatya kilimleri; dikdörtgen yüzeyi çeviren ve Kale burçlarını ıran sularıyla ayırt edilir. Orta bölümlerinde altıgen ve sekizgen madalyonlar bulunur. Kuş ve deve boynu, akrep ayağı, koç boynuzu ve geometrik şekillere rastlanır. Alın yanında kara, kahverengi, bej, lacivert, ak renk sık kullanılır. Kilimlere yörede "Yedi dağ çiçeği" denilmektedir. Dirican kilimleri "Dirican gözü ak kilimi" ve "sık kilim" olarak tanınır. Sıklı kilimler ise zemin dikdörtgenler ile bölünmüş, her bölüme sık adı verilmiştir. Sinan kilimlerinde ise kemer suyu, eşkenar dörtgendir. Kilimin ana deseni güldür. Cicim dokumaları yapılan Malatya'da dokuma işi yataş tezgahlarda olur. Cicim dokumasında sergi, çuval heybe torba, çoban çantası yapılmaktadır. Malatya, halılarıyla da ünlü bir kentimizdir. Özellikle Ören, Başören, Dirican, Parçikan, Kürecik halıları adını duyurmuştur. Günümüzde devlet desteği ile açılan ve Halk Eğitim Merkezi'nin köylerde kurduğu tezgâhlarda dokunan halılar geniş bir gelişim göstermektedir. Yörenin ünlü Ören halıları bordürlüdür. Ortada madalyonlar bulunur. En çok koç boynuzu, ejderha pençesi, stilize çiçekler, bitki filizleri gibi bezekler; ak, kara, al ve lacivert renkler olduğu gibi, çözgüsü pamuk olanlar da vardır. Halı ve bu teknikle dokunan ürünler; yan halısı, taban halısı, divan halısı, seccade, halı yastığı çanta, heybe gibi zengin çeşitleriyle bir kullanım sahası yaratmıştır. Malatya halılarının bir dm2'sindeki düğüm sayısı 700 civarındadır. Halıların bazılarının saçakları düz, bazılarının ise örgülüdür. Kullanılan yün geçmiş yıllarda tamamen kök boyalarla boyanırken, günümüzde bu boyama azalmıştır. Yerini hazır boyalar almıştır. SİVİL MİMARİ Malatya evlerinde kerpiçten sonra en çok kullanılan "ahşap" malzemelerdir. Duvarları bağlayan hatıllar, iç ve dış doğramalar, döşemeler, tabanlar, pencereler, kapılar, merdivenler, dolaplar tamamen ahşap malzeme ile yapılmıştır. Demir ise sadece kapılarda, pencerelerde ve kapı üstü havalırmada parmaklık olarak kullanılmıştır. Malatya evlerinin genellikle konak adı verilen büyük evlerinde "Selamlık Bölümü" bulunur. Geniş sokak kapısından bu bölüme girilir. Bu bölüm, evin misafir odasıdır ve büyüktür. Günümüzde geleneksel Malatya evleri hızla yok olmaktadır. Özellikle konaklar sinema caddesindeki "Beşkonaklar" ve diğer mahallelere serpilmiş vaziyettedir, ilçelerde Yeşilyurt ve Arapgir'de bu özellik az da olsa korunmuştur. Kaynak: http://www.malatyatecde.net/sayfa_oku.asp?id=52
Manisa
El Sanatları Sanayileşmeyle birlikte, geleneksel el sanatlarımızın bazıları azalmış, bazıları da yok olmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra Manisa’da başta halıcılık olmak üzere, halen sürdürülen el sanatları mevcuttur.Yörede halı, kilim, cicim, sili ve çarpana gibi dokumacılık türleri ile güveç yapımı, ahşap at arabası yapımı, keçecilik, semercilik, bakırcılık gibi el sanatları hala varlığını sürdürmektedir. 13.yüzyıldan itibaren yöreye yerleşmeye başlayan Türk boyları, yerleşik düzene geçilmesinden sonra da eski yaşamlarına ilişkin birçok alışkanlıklarını sürdürmüşlerdir. Başlıca geçim kaynakları hayvancılık olan bu boylar, kendi hayvanlarının yünlerini doğal boyalarla boyayarak, simgesel motiflerden oluşan geleneksel desenlerle, kendi ihtiyaçları için halı, kilim ve benzeri dokumalar yapmaktaydılar. Yerleşik düzene geçilmesinden sonra daha da yaygınlaşan halı dokumacılığı, 17. yüzyıldan başlayarak ün kazanmış, Manisa-Merkez Yunt Dağı Köyleri ile Gördes, Kula ve Demirci İlçeleri önemli halıcılık merkezleri haline gelmiştir. 19. yüzyılda batı ülkelerinde bu halılara talebin artması, halı ticareti ile uğraşan şirket ve tüccarların seri üretime yönelik ve Avrupai zevke uygun siparişler vermesi, Türklere özgü çift düğüm tekniğinin ve doğal boyaların terk edilmesine ve desenlerde dejenerasyona yol açmış, kısaca ticari kaygılarla kalite düşürülerek, yöre halıcılığında yozlaşma meydana gelmiştir. Bu durum, ilgili kurum ve kuruluşların üniversitelerle işbirliği yaparak yıllar süren çalışmaları sonucunda, yöre halıcılığında geleneksel özelliklere dönüş sağlanana kadar da devam etmiştir. Halılar, Gördes, Kula, Demirci ve Yunt Dağı Halıları şeklinde, dokundukları yörenin adıyla anılmaktadır. Ayrıca Yunt Dağı, Kula, Sarıgöl ve Selendi Köylerinde kilim dokumacılığı, Akhisar’da keçecilik ve fonksiyonel ya da dekoratif amaçlı minyatür yaylı at arabası ve kağnı üretimi, Salihli Gökeyüp Kasabası’nda güveç yapımı, Kula’da bakırcılık yörede görülen diğer önemli el sanatlarıdır. Gördes Halıları Taban halılarından ziyade seccadeleriyle ünlü olan Gördes, 17. ve 18. yüzyılda Batı Anadolu’nun önemli bir halıcılık merkezidir. Batı ülkelerinde, Gördes adı seccade anlamında kullanılacak, Türklere özgü “çift düğüm” denilen dokuma tekniği, “Gördes Düğümü” adıyla anılacak kadar ün yapmıştır. Ülkemizde 19. yüzyılda kurulmaya başlanan İstanbul, Bursa, Bandırma, Hereke ve Kayseri gibi halıcılık merkezlerinde Gördes seccadeleri, desenlerinde çeşitli yöresel değişiklikler ve ilaveler yapılmak suretiyle örnek olarak kullanılmıştır. Atkısı, çözgüsü yün olarak çift düğüm tekniğiyle dokunan, klasik Gördes seccadelerinde hakim renkler koyu kırmızı, mavi, deve tüyü ve kremdir. En belirgin özelliklerinden biri de basamaklı ters “V” ya da at nalı şeklindeki mihraplarıdır. Mihrap kemerleri iç bordür ve sütuncelere bağlanmış, mihrap kemerinin iç kısmı, sembolik anlamlı motifler veya stilize bitki motifleri ile tezyin edilmiştir. Mihrap kemeri ile bordür arasında kalan köşelikler, küçük çiçekler, yaprak ve dallardan oluşan motiflerle bezenmiştir. 16. yüzyıl saray seccadelerinden önemli ölçüde etkilenmiş olan 17.yüzyıl Gördes seccadelerinin köşeliklerinde de ayni zerafet ve incelik sezilmektedir. Tabanlık ve ayetlik kısımlarında stilize motiflerden oluşan pano desenler yer alır. Bordürler çiçek, elma ve nar benzeri stilize bitki motiflerinden oluşmakta ya da minik bitki motifleri ile süslü çubuklu bordürler kullanılmaktadır. Gördes seccadelerine desen veya bordürlerine göre değişik adlar verilmiştir. Çiçek motiflerinin stilizasyonu neticesi meydana gelen kırmızı renkli iri rozetlerin elmaya benzemeleri nedeniyle, bu motiflerin kullanıldığı tip Elmalı Gördes, şematikleşmiş testere dişli yaprak motiflerinin bulunduğu tip Taraklı Gördes, sütunceli tip Sütunlu Gördes ve zemininde minik çiçekli motiflerin bulunduğu tip Sinekli Gördes gibi isimlerle anılır. Sinekli Gördes genellikle kız çeyizi için dokunduğundan Kız Gördes adıyla anılmaktadır. Kilim Dokumacılığı Manisa-Merkez Yunt Dağı Köyleri, Sarıgöl İlçesi Güneydamları ve Şeyhdavutlar Köyleri ile Selendi İlçesi Karakozan, Eskin, Kazıklı, Dumanlar, Kürkçü, Karabeyler, Zıraman, Kınık, Mıdıklı, Yukarı Güllüce, Aşağı Güllüce, Karaselendi, Avlaşa, Çinan ve Kabaklar köylerinde, gerek halkın kendi ihtiyaçları için, gerekse de ticari amaçlarla, farklı kalitelerde, geleneksel motifli kilimler dokunmaktadır. Selendi’nin Tavaklar Köyü’nde ise bir kooperatif mevcuttur. Keçecilik Orta Asya’dan bu yana göçebe hayatının bir mirası olarak sürdürdüğümüz keçe yapımı, yakın zaman kadar yaygı, kepenek ve koşum takımlarının parçaları olarak günlük hayatın vazgeçilmez unsuru iken giderek geçmişe gömülmeye yüz tutmuştur. Manisa-Merkez, Akhisar, Alaşehir, Demirci ve Kula’da mevcut atölyeler yakın zamana kadar faaliyet göstermişler ancak kullanımının azalması neticesi Akhisar Merkez’de ve Kula’da faaliyet gösteren bir kaç atölye hariç diğerleri kapanmıştır. Mevcut keçeciler civar köylerin ve turistik hatıra eşya satıcılarının siparişleriyle varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. At Arabacılığı Motorlu taşıt araçlarının ve asfalt yolların yaygınlaşmasından önce Manisa yöresinde yaylı at arabaları ve kağnılar üreten, tamir eden çeşitli atölyeler mevcuttu. Ahşaptan yapılan yaylı at arabaları rengarenk boyanır, çeşitli çiçek, bitki ve manzara resimleriyle süslenir, ulaşım ve taşımacılıkta kullanılırdı. Halen Akhisar ilçesinde bu işle uğraşan atölyeler mevcuttur. Ancak değişen yaşam koşullarına paralel olarak üretimi neredeyse yok denilebilecek hale gelen, bu arabaları üreten atölyeler aslının aynı fakat daha küçük ölçülerde arabalar yaparak ayakta kalabilmişlerdir. Akhisar’da yapılan yaylı at arabaları bu gün nostalji arayanlar için bahçe ve iç mekan süsleri olarak kullanılmaktadır. Güveç Yapımı Salihli-Köprübaşı yolu üzerinden ulaşılan, Salihli’ye bağlı Gökeyüp Kasabası’nda, güveç yapımı yaygın bir şekilde evlerde ve daha ziyade kadınlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Erkekler tarafından yakın çevreden getirilen bu işe uygun topraklar dövülerek inceltildikten sonra yoğrulup çeşitli pişirme kapları yapılmakta ve kurutulduktan sonra bahçelerde yakılan ateşlerde, pişirilerek satışa hazır hale getirilmektedir. Semercilik Önceden şehir içerisinde her çeşit yük taşımacılığı da “Eşeklerle” ya da “At Arabaları” ile yapılırdı. Günümüzde taşımacılığın motorlu araçlarla yapılması, yani traktörlerle kente ulaştırılması neticesinde at ve eşek gibi hayvanlar önemini yitirmiş, dolayısıyla “Semercilik” zenaatı hemen hemen terkedilmiştir. Yük ve binek hayvanı olarak kullanılan at, eşek ve katır gibi hayvanların taşıyacaklar yükün hayvanın sırtına zarar vermemesi için ağaç iskelet üzerine deri ile keçe arası kamış otları ile doldurulup sarılarak dikilen semer çok özen isteyen bir sanat dalıdır. Semer yapımı; günümüzde turistik amaç kapsamında minyatür biçimde de üretilmektedir. Bakırcılık Kula ilçe merkezinde bakırcılar, gelişen teknolojiye rağmen varlıklarını hediyelik ve süs eşyası olarak kullanılacak bakır kaplar üreterek sürdürmektedirler. Boyacılık Anadolu’da dokumacılık yapılan hemen her merkezde boyacılık vardı. Gerek dokuma ipliğini gerekse bezleri boyayan “boyacı taifesi” önemli bir işlevi yerine getiriyordu. Manisa’da 17. yüzyılda boyacılıkla uğraşanların tamamının Türk olduğu belirtilmektedir. Boyacılar, bez ve iplikleri kendi aralarında bölüşerek boyarlardı. Kırmızı rengi veren kökboya, Anadolu’nun hemen her tarafında yetişebilmekteyse de, en iyisi ve en meşhuru Kırkağaç yakınındaki Bakır Kasabası’nın mahsulüydü. Manisa, Akhisar ve Gelenbe’nin kökboyası da en iyiler arasındaydı. Alaşehir’in “kızıl ivadisi”nden sancak yapılmaktaydı.”Türk kırmızısı”nın temelini oluşturan kökboya,19.yüzyılın sonlarına doğru Türkiye tarımından adeta kovuldu; kimya sanayisine yenik düştü. Kaynak: http://www.manisakulturturizm.gov.tr
Mardin
Mardin, İpek Yolu güzergâhında yer alır; ilde beş han ve bir kervansaray bulunur. Camiler, türbeler, kiliseler ve manastırlar farklı inançların aynı şehirde yan yana yaşadığını gösterir. 'Mardin Kültürel Peyzaj Alanı' Dünya Mirası Geçici Listesi'ndedir. Şehrin adı Arapçada Mâridîn, Süryanicede Marde, Kürtçede Mêrdîn diye yazılır; bu da çok dilli geçmişinin küçük bir göstergesidir. 2010'dan beri bienal düzenlenir, Uluslararası Mardin Film Festivali de yapılır. Mardin Müzesi ve Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi gezilebilir. El sanatlarında telkâri (gümüş işçiliği), taş işlemeciliği, bakırcılık, ahşap oymacılığı, semercilik, bitkisel sabunculuk ve ev şarapçılığı sayılır.
Mersin
Mersin'in kültür hayatı canlıdır. Türkiye'de üç büyükşehirden sonra açılan ilk devlet opera ve balesi Mersin'dedir ve gösterilerini Mersin Kültür Merkezi'nde sunar. Uluslararası Mersin Müzik Festivali her yıl yapılır. Mersin Ticaret ve Sanayi Odası'nın desteğiyle 2007'den beri verilen Mersin Kenti Edebiyat Ödülü, Türkiye'de bir kent adına verilen ilk ve tek edebiyat ödülü olarak anılır. Narenciye, Tantuni, Altın Limon Film, Tiyatro, Mut Kayısı, Tarsus Üzüm ve Silifke Batırık gibi festivaller düzenlenir. Arslanköy ise yamaç paraşütü ve doğa sporları festivaline ev sahipliği yapar.
Muğla
Muğla evleri kendine has bir mimariye sahiptir. Ahşap işçiliği, tavan süslemeleri ve şehrin simgesi olmuş bacalarıyla öne çıkar. Evlerde 'hayat' denen açık bir ön salon, 'kuzulu kapı' denen avlu kapıları ve geniş çatı saçakları görülür. Yaklaşık 100 ile 300 yaşındaki 400 kadar yapı koruma altındadır ve büyük bir restorasyon çalışması başlamıştır. İlin sınırları içinde 103 ören yeri bulunur. Halikarnas Tiyatrosu, Amyntas Mezarı ve Bodrum Kalesi bunların en bilinenleri arasındadır.
Muş
GELENEKLER Muş ve çevresinin sosyal hayatında geleneksel yapı hâkimiyeti sürmektedir. Tarihe bakıldığında Türk Devlet geleneğinin en köklü ve en belirgin yapısı olan aşiret unsuru özelliğini halen korumaktadır. Zira Türk devletleri Tarihinde, aileler birleşip obaları; obalar birleşip aşiretleri; aşiretler birleşip oymakları; oymaklar birleşip beylikleri; beylikler birleşip devletler oluşturuyorlardı. Bu noktadan hareketle töreler inançla birleşip önemli bir konuma gelmiş özellikle köylerimizde bu hayat biçimi sosyal yapıyı güçlendiren bir faktör olarak karşımıza çıkar. DOĞUM TÖRENLERİ Muşlular esasen kalıplaşmış ve eskiden beri devam ede gelen birçok merasimleriyle kendi gelenek ve göreneklerini devam ettirmektedirler. Doğum törenleri de modern tıbbın hayatımıza girmesiyle unutulmaya yüz tutmuştur. Doğuma Hazırlık: Doğumun olacağı ev büyük bir temizlik yapılarak hazırlanılır. Güzel kokularla evin havası değiştirilir. Anne adayı yıkanır ve yeni elbiseler giydirilir. Göbek annesi (Çocuğun göbeğini kesen) denilen çok çocuklu anneler ve tecrübeli nineler davet edilir. Komşuların hazırlamış olduğu çörek ve yemekler, gelen misafirlere ikram edilir. Doğum zamanı yaklaştığında evin yeme içme ihtiyaçları genellikle komşular tarafından karşılanır. Sofra hazırlanarak anne adayının evine getirilir. Bu durum doğum gerçekleştikten sonra yedi gün boyunca devam eder. Doğum müddetinden kırk gün sonra ya da kırkı çıktıktan sonra baba, yeni doğan bebekle birlikte eşini kayınpederine götürür. Belli bir süre geçtikten sonra ya kendisi ya da kayınpeder tarafından eşi ve çocuğu geri getirilir. DOĞUM SONRASI TÖRENLER Ad Verme: Çocuğun doğumunu müteakip 3–7 gün içerisinde özellikle baba (damat) tarafının büyükleri ve anne (gelin) tarafının büyükleri, bebeğe isim verilmesi için davet edilirler. Büyüklere danışılmadan ve onay alınmadan büyüklerden herhangi birinin adının bebeğe verilmesi hoş karşılanmaz. Bebeğe isim verilirken, kundaklı bebek kucağa alınır. Sağ kulağa ezan, sol kulağa tekbir okunarak bebeğin ağzına kızılcık ya da içinde şeker eritilerek hazırlanan sudan verilir. Bu merasimin sonunda çocuğa ismi verilir. Doğan her çocuk için maddi durumları iyi olan ailelerce ‘Akika’ denilen kurbanlar, fakir ailelere dağıtılmak amacıyla kesilir. Ayrıca yakın komşular yemeğe çağrılır. Beşik: Bebek dünyaya geldikten 40 gün sonra anne ayağa kalkarak evin dışına çıkar. Loğusa annenin, anası kız kardeşi babasını evlerine gönderme amacı ile bu merasim düzenlenir. Kırkıncı günde eve yakın komşular ve akrabalar davet edilir. Her davetli yanında çocuk için giyim, beşik aksesuarları çeşitli hediyeler getirirler. Bu hediyeler arasında nazar boncuğu mutlaka bulunur. Getirilen bu hediyeler, önceden hazırlanmış beşiğe ya da yastığa iliştirilir ve hayır duada bulunulur... Misafirlerin gitmesinden sonra yaşlı ve saygın bir bayan tarafından (genelde loğusa annenin kayınvalidesidir) bir leğende ‘Kırk Suyu’ hazırlanır. Çocuğun saçını kesmekle görevli kişice çocuğun saçı kesilir ve çocuk yıkanmaya alınır. Tas veya büyükçe bir tahta kaşıkla su, ‘Kırk Suyu’ndan dua ve niyazlarla alınıp çocuğun başına dökülür ve annesinin ziynet eşyalarının batırılmış olduğu ılık suda yıkanır. Daha sonra yıkama işini yapan hanım tarafından bir defa sallanır ve kurulanıp pudralanarak giydirilir ve kundaklanır. Bebeğin tıraşındaki saçı toplanarak tartılır. Bu saçın ağırlığınca altın, gümüş ya da para, tıraşı yapana verilir. Zengin aileler de adak kurbanı keserek etini yedi yoksul aileye dağıtırlar. Bebeğin saçı ise yeni bir beze sarılıp saklanır. Sünnet Merasimi: Eğer bebek erkek ise, masraflarını üzerine alan bir yakının kirveliği eşliğinde sünnet ettirilir. Sünnet zamanı bebek ya bir haftalık iken ya da yedi yaşına kadar bekletilebilir. Kirve olanın bütün ailesi de sünnet olan çocuğun ailesinin kirvesi sayılır ve yeni bir yakınlığın doğmasına sebebiyet verir. Bu gelenek karşımıza çok eskilerde yaşanan ‘Putlaç’ geleneğinin uzantısı olarak çıkar. (Putlaç, kirvelik geleneğinde kirvenin ailesi ile çocuğun ailesi arasında, - İslam’dan gelen bir hüküm olmamasına rağmen- kız alıp vermeme ve kirveliğin akrabalık derecesine vardırılmasıdır.) Diş Hediği: İlimizde çocuğun ileride hangi mesleği seçeceğini belirlemek amacıyla veya gurbette bulunan çocuğun hal ve durumunun nasıl ya da ne şekilde olduğunu anlamak için uygulanan bir takım pratik ve yorumlara dayalı fal şeklidir. Çocuk ilk dişini çıkardığında yakın akrabalarının katılımıyla ‘Diş Hediği’ adı verilen küçük bir merasim de çocuğun önüne her birisini ayrı mesleği temsil eden bıçak, kalem, kitap, bilezik, ekmek gibi nesneler bırakılır. Çocuk bunlardan hangisine uzanır ve alırsa ileride o mesleği seçeceğine inanılır. Eğer çocuğun diş çıkardığının farkına ilk annesi varır ve bir büyüğe sürpriz yaparsa çocuğun dişlerini gören ilk kişinin de çocuğa hediye alması usulden de olsa gerekli hale gelir. EVLENME GELENEĞİ İlimizde ataerkil aile düzeni hâkimdir. Bu nedenle geleneksel olan görücü usulü ile evlenme Orta Asya’dan gelen bir yaşam biçimi olarak karşımıza çıkar. Bilindiği üzere Dede Korkut Destanlarından Bamsi Beyrek, evlendirilmek istendiğinde babası, Kanlı Koca’ya evleneceği kızın vasıflarını ve bu vasıflar doğrultusunda evleneceğini, kızı görmeye bu şekilde gidebileceklerini ifade etmiştir. Hatta günümüzde izleri yavaş yavaş silinmeye başlayan Beşik Kertmesi olayının benzerine de Dede Korkut Destanlarından Bamsi Beyrek hikâyesinde rastlıyoruz. Kız Görme (Bakma): Kız görmeye (bakmaya) erkek tarafının büyükleri karar verir. Aracılara müracaat edilir. Kız tarafına yakın (genellikle akraba) birinin vasıtasıyla ya haber gönderilir ya da beraber görücü gidilir. Görücü gidenler, kızın ev içerisindeki hal ve hareketlerini, güzelliğini gözlerler. Kızdan, el ve ev işlerindeki becerilerini görmek amacıyla işlediği nakışları göstermesi istenir. Usulen su istenir. Su verirken gelişine, yürüyüşüne; suyu verirken duruşuna dikkat edilir. Kız da bu konularda dikkatli ve eğitimlidir. Suyu ikram ederken elini göğsüne koyar ve saygıyla hafifçe tebessüm eder. Bunu bardağı geri alırken de yeniler. Bu hareketler, kızın aile terbiyesi ve inceliği açısından önemli göstergeler olarak kabul edilir. Görücüye gelen misafirler giderken yine gelin adayının ayakkabılarını nasıl önlerine koyduğuna dikkat ederler. Kız İsteme ve El Öpme: Bu konu iki aile arasında ortaklaşa tespit edilir. Genellikle Perşembe günleri kız istemeye gidilir. Günümüzde hafta sonları da ‘kız istemeye’ dâhil edilmiştir. Erkek tarafı yakın akraba ve komşularının ileri gelenleri ile birlikte erkekli kadınlı yatsı namazından sonra kız evine giderler. Erkekler ayrı bir odada toplanırlar. Yapılan ikramlar özellikle kabul edilmeyip önce hal hatır sorularak erkek tarafının en yaşlı olanı söze başlar — Efendim siz bize buraya neden geldiğimizi hiç sormadınız? ( Kızın velisi biraz sıkılgandır. ) — Hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Misafire niçin geldiniz diye sormak bizim gelenek ve göreneklerimizde yeri yoktur, ayrıca bunu sormak bize düşmez. — Eh o halde biz buraya niçin geldiğimizi açıklayalım: Biz buraya Allah’ın emri Peygamberin kavli ile kızınız .......’yi oğlumuz .........’e istemeye geldik. Kulun takdirinden çok Takdir-i Huda önemlidir. Rızayı-i Bariye itaat etmek gerekir. Hz. Peygamberimiz ‘evlenin’ diye buyurmuşlardır. Bu sünnette uymak muteberdir. İcap etmesi durumunda diğer misafirlerde söze karışırlar. Neticede kızın babası kendi ev halkının ve kızının görüşünü de aldıktan sonra ve uygun görülmüşse şunları söyler: “Misafirler siz hoş geldiniz, sefa geldiniz. Siz böyle uygun görüyorsanız ben de; bir kızdır size kurban ettim. Allah mutlu ve hayırlı etsin” diyerek rızasını bildirir. Bunun üzerine erkek tarafının en genci kız tarafının en büyüğünden başlayarak ellerini öper. Bu törene ‘el öpme’ denir. Bu arada hazırda bekletilen fakat başta kabul edilmeyen ikramlar yeniden talep edilir ve koyu bir sohbet ortamı sağlanmış olunur. Kadınları bulunduğu odaya da haber salınır. Erkeğin annesi, babası veya bacısı gelin adayına söz yüzüğünü takarlar. Çeşitli ikramlardan sonra erkekler arasında gelin adayı tarafına istenen hediyeler konuşulmaya başlanır. Bu hediyeler genelde at, silah, takı ve başlık parası kararlaştırılır. Bazı yörelerimizde başlık parasına”Süt Hakkı” denir. Bu adetler günümüzde unutulmaya yüz tutmasına rağmen az da olsa bazı köyler de bu adetler halen sürmektedir. Şerbet İçme: Nişan törenine yörede ‘şerbet İçme’ denilmektedir. Bu tören genellikle Pazar günleri yapılır. Erkek tarafı, eş-dost dolaşarak ya da koçurgan (davet edici) vasıtasıyla tören duyurulur. Şerbet İçme töreni kızın evinde yapılır. Erkek evinden en az iki kadın şerbet ezmek ve dağıtmak üzere sabah erkenden kız evine gider. Erkek evinden getirilen şeker, suda eritilir ve şerbet renklensin diye içine kızılcık şekeri katılır. Şerbet ikramı sırasında biri misafirlere kuru, diğeri ise ıslak havlu tutarlar. Erkek tarafının davetlileri öğleye kadar törene katılırlar. Misafirler, erkeğin babası ve mahallenin hocası tarafından karşılanır. Şerbet, gümüş kupalarda ikram edilir. Erkeklerin töreni bitince, kadınlarınki başlar. Tören gece yarısına kadar sürer. Kadınlar, önce erkek tarafının evinde toplanırlar. Sonra topluca kız evine giderler. Burada önce eğlence faslı başlar; kadınlar bir ağızdan oyun havaları söyleyip def çalarlar. Bu şenlik vakit ilerledikçe nişan yapılacak yere doğru kayar. Erkek tarafının eşya sandığı odanın ortasına konulur. Sandık açılır, içindekiler teker teker gelen kadınlara gösterilir. Takılar gelin adayına takılır. Buradaki tören böylece sürer gider. Sabah kız tarafı bir sürahi şerbetle nişan yüzüğünü erkek evine yollar. Damat adayı nişan yüzüğünü parmağına takar ve yüzüğü getiren kadına şerbet ve bahşiş verir. Nişanla düğün arasında geçen her ayda ‘Pay Töreni’ (Gelin Görme) yapılır. Kaynak : Muş İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Arşivi
Nevşehir
Nevşehir'in Kayaşehir bölümü yaklaşık 437.400 metrekarelik bir alanı kaplar. Kale çevresindeki kaya oyma yamaç yerleşiminde 6. yüzyıla uzanan bir manastır ve 1215-1217 tarihli bir Bizans kaya kilisesi bulunur. Kaya Cami, Kara Cami ve Damat İbrahim Paşa Külliyesi şehrin önemli yapıları arasındadır. Hacıbektaş ilçesinde Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ve Müzesi vardır; Avanos'ta ise Asma Köprü ve Saç Müzesi gezilebilir.
Niğde
Niğde Etnografya ve Arkeoloji Müzesi 1976'da yapılmıştır ve Antik Çağ, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden 12 bin eser sergiler. Ak Medrese de müze olarak kullanılır. Alâeddin Camii 1233'te yaptırılmış, şehrin en eski camisidir. Sungur Bey Camii 1335'te, Ak Medrese 1409'da, Hanım Camii 1452'de inşa edilmiştir. Hüdâvend Hatun Kümbeti 1312-13 tarihlidir. Roma döneminden kalma Gümüşler Manastırı şehre 8 kilometre uzaklıktadır. Saat Kulesi 1901-2'de yapılmıştır. Kent merkezinde restore edilmiş çok sayıda eski ev ve konak vardır.
Ordu
DOĞUM: Yöremizde doğum olayı artık hastanelerde gerçekleştirilmektedir. Eskiden evlerde ebe yardımıyla yaptırılan doğumlar neredeyse bitmiştir. Doğumdan sonra 40 gün anneye iş yaptırılmaz. 40. gün çocuk ve annesi kırk uçurma adı verilen gezmeye gider. Yeni doğan bebek diş çıkarmaya başlayınca "diş buğdayı" denilen yemek hazırlanıp, komşulara ve akrabalara ikram edilir. SÜNNET: Yöremizde sünnet genellikle çocukları tek yaşlarında olduğu dönemlerde (1-3-5-7-9) yapılır. Sünnet kıyafetleri giydirilen çocuklar, sünnet olmadan önce arabayla konvoy eşliğinde gezdirilir. Evde sünnet yatağı hazırlanır. Sünnet olan çocuk için Kur'an okutulur ve konuklara ikramda bulunulur. Salonda yapılan sünnet düğünlerinde de eğlenceler yapılır.sünnet olan çocuğa çeşitli hediyeler alınır ve bahşiş olarak para yada altın takılır. EVLENME: Gerek sahil gerekse ilçe ve beldelerimizim büyük bir kesiminde görücü usulü ile evlenme unutulmaya yüz tutan adetlerimiz arasındadır. Erkek evinde veya şehir merkezinde salonlarda yapılan düğünlerden bir gece önde kız evinde yapılan kına gecesi gelenekselliğini sürdürmektedir. İlimizde kına gecelerinde bilhassa köylerde erkek evi kız evine kına, kız evi de erkek evine bohça adı altında çeşitli çeyiz eşyası ve hediye götürür. Kına gecelerinde kına yakma ve gelin ağlatma töreni yapılır. Gelin ağlatma esnasında yöresel türküler söylenir. Düğün de düğün kahyası ve görevlendirilen bir başka kişi öncülüğünde davul, klarnet ve kemençe gibi çalgı takımı ile birlikte davetlilerin karşılanması, düğün evi baca ve saçaklarını hedef alan tüfek ve tabanca atışları, davetlilere başta keşkek olmak üzere yemek ikram edilmesi, mahalli oyunların oynanması, gelin almaya gidilmesi, gelin evinde karşılama, gelin evinde sandık ve kapı bahşişlerinin verilmesi, bahşiş almak için yol kesmeler, kurban kesme gibi bölümlerden oluşmaktadır. Askerlik- Gurbetlik: İlimiz genelinde Askerlik çağı gelmiş gençler; akrabalarında bulunan büyüklerin ellerini öpmek ve vedalaşmak için ziyaretlerine giderler. Askere yolcu etme töreninde davul zurna eşliğinde oyunlar oynanır, uğurlama arkadaşlar ve akrabalar eşliğinde yapılır. Hıdrellez: 6 Mayıs Hıdrellez Kültür ve Bahar Bayramıdır. Halkımızın bu günle ilgili örf - adet, gelenek ve göreneklerini sergileyerek 7'den 70'e Hıdrellez kuşaktan kuşağa yaşatılmaktadır. Aynı zamanda bolluk, bereket, dileklerin kabul edileceği, Hızır ile İlyas'ın buluştuğu gün olarak da inanılan Hıdrellezin toplumumuzdaki yeri çok büyüktür. Halkımız çeşme başlarına su ve deniz kenarlarına, koruluklara v.b. yerlere giderek çeşitli şekilde eğlenirler. Mayıs Yedisi: Her yıl Mayıs ayının yirmisinde kutlanan " Mayıs Yedisi" Hızır ile İlyas'ın birbirleriyle dalgaların kırıldıktan sonra deniz sularının karada temas ettiği noktada buluştuğu gün olarak bilinmektedir. Mayıs Yedisi de Hıdrellez bayramında olduğu gibi aynı inanç ve adetler etrafında toplanmaktadır. Ancak aralarında Miladi ve Hicri takvimlerden kaynaklanan gün farkı vardır. Bu günde, yedi dalgadan geçmenin son derece yararlı olduğuna, böylece o yılki hastalık ve bunalımlardan kurtulacağının inancı hakimdir. YÖRESEL YEMEKLER: Hamsili pilav, karalahana çorbası, karalahana sarması ve Ünye pilâvı, hamsı tava, hamsı buğulaması, içli hamsı, pancar sarması, mısır çorbası, çerkez tavuğu, tirmit (mantar), yumurtalı sakarca ve yağlıdır. YÖRESEL GİYİM: Kadın Kıyafeti : İçine beyaz renkli keten dokumadan yapılmış gömlek giyilmektedir.Gömlek dik yakalı ve uzun kolludur. Önü bele kadar açık olup gümüş düğmelidir. Önünde her iki tarafta dikişli pili süs vardır. Altına paçaları bol, ağı yukarıda don giyilir. Elbisenin altından bir karış kadar görünecek tarzda donun paçaları dize kadar çekilir ve çorabın içine sokulur. Ayağa dize kadar çıkan "Yargan Garası" veya "Alaçorap" denilen desenli çorap ile çarık giyilir.Gömleğin üzerine fistan giyilir.Fistan, belden büzgülü veya serbest pilelidir.Fistanın üstüne işlik giyilir.İşlik fistanın kumaşından olup, rengi değişiktir.Boyu göğüs altındadır.Bele çizgili yün kuşak sarılır.Dikdörgen şeklinde olan bu kuşak çapraz olarak katlanınca kaydırılmış iki üçgen şeklini alır.Başa etrafı pullu beyaz renkli çember örtülür, katlanarak üçgen yapılır. Sonra çene altından geçirilerek tepeden bağlanır. Üstüne etrafı boncuk oyalı ikinci bir beyaz çember daha örtülmektedir.Önce katlanarak üçgen yapılır, bu üçgen katlanarak daraltılır ve sivri kısmı arkaya gelmek üzere tepeye konur ve arkaya bağlanır. Boynuna kırmızı kurdeleye dizilmiş altınlar takılmaktadır. Erkek Kıyafeti: Önce iç gömlek giyilir. Gömleğin önü bele kadar açık olup, tek düğme ile iliklenmektedir. Üzerine entari denilen mintan giyilir. Mintan beyaz renkli, hafif dik yakalı olup, önden düğmelidir. Altına siyah koyun yününden dokunan şayak kumaşından yapılmış zıpka giyilir. Zıpkanın beli uçkurlu olup, boldur, paçaları aşağıya doğru daralmaktadır. Entarinin etek uçları içine konur ve beldeki uçkur sıkıca bağlanır. Paçaları ise dize kadar çıkan " yargan karası " veya " alaçordup" denilen yün çorabın içine sokulur. Çorabın üzerine çarık giyilir.Bele her iki tarafında gümüş şapşak ( gümüşten yassı sallantı süs )olan siyah kayış takılır. Kayışın sağ tarafına tabanca, sol tarafına kama sokulur. Arkaya ise yağlık ( Yağdanlık ) takılır.Entarinin üzerine zıpkanın kumaşından yapılmış yelek giyilir. Yeleğin boyu bele kadardır, yeleğin üzerine yine aynı kumaştan yapılmış aba giyilir. Haydari yakalı ve uzun kolludur. Göğüs cebine boncuktan örülmüş para kesesi konur ve üzerinden sarkıtılır. Abanın üzerine sağ omuzdan sol koltuktan altına doğru çapraz olarak hamail takılır. Başlık ta zıpkanın kumaşından olup içi kırmızı bez astarlıdır. HALK OYUNLARI VE FOLKLOR: Ordu ili kuruluşu itibariyle genelliklebirçok kavimlerin uğrak ve durak yeri olmuştur.onun için Ordu ili folklöründe, Ordu'ya gelen kavimlerin büyük etkisi vardır. Bu nedenle Ordu folklörünün yüzdeyüz kendinden gelme bir kaynağı olmamakla beraber, kavimlerin birbirleriyle kaynaşmasından doğan folklorik bir yapısı olduğu da inkâr edilemez. Ordu İli; Horon, Kafkas ve Halay oyunlarının etkisinde bir folklor yapısına sahiptir. Onun için oyunlarında olduğu gibi türkülerinde de seri temponun ılımlı havası vardır. Trabzon ve dolaylarından gelenler "HORON"u Batum ve dolaylarından gelenler "KAFKAS"ı Orta Anadolu'dan gelenler de "HALAY"ı hem oyunlarında hem de müziklerinde geliştirmiş, kaynaştırmışlar ve böylece Ordu İli'ne has oyun stilleri meydana çıkarmışlardır. Örneğin, "METELİK", "ORDU KARŞILAMASI" gibi. Bu iki oyun ne Horon ne de Kafkastır. Ama dikkat edilirse görülürki her ikisinden de figürler vardır içinde. Bu nedenle "Metelik" ve "Ordu Karşılaması" Ordu İli'ne ait oyunlardır. Ordu'da yaygın olarak oynanan oyunları şöyle özetleyebiliriz. 1- Horonlar : a) Gürcü Horonu b) Dik Horon c) Mısırlıoğlu Horonu d) Sallama 2- Karşılama Türü (Kol Oyunları) Oyunlar : a) Ordu Karşılaması b) Ordu'nun Sokakları c) Su Sızıyor Sızıyor d) Miralay 3- Her Yerde Oynanan Pıtık Oyunları a) Horonlar -Mısıroğlu Horonu - Tulum Horonu - Sallama - Nalcı Horonu - Melet Horonu b) Karşılama Türü (Kol Oyunu) Oyunlar -Lazutlar - Miralay - Bahçelerde Pırasa c) Halay Karakterinde Oynanan Oyunlar -Tamzara - Temurağa d) Dinsel Nitelikli Oyunlar -Semahlar ORDU İLİ NELERİ İLE ÜNLÜ: Türkiye'nin Fındık ve Bal Deposu, Boz Tepe, Çamlık Mesire Yeri, Yason Burnu ve Kilisesi, Keyfalan Yaylası İL İSMİ NEREDEN GELİYOR? Eski adı "Kotyora"dır. Halk tarafından bu isim değişikliğe uğramıştır. Kaynak: https://www.topragizbiz.com/threads/ordu-yoresel-gelenek-ve-gorenekleri-adetleri.466/
Osmaniye
Kadirli’de yapılan karakucak güreşleri ilin bilinen geleneksel etkinliklerindendir. Karatepe Kilimi ve Kadirli Andız Tespihi coğrafi işaretle tescilli el sanatlarıdır.
Rize
Rize'nin folkloru zengindir. Yörede atma ya da kesme türkü denen maniler, atasözleri, deyimler ve bilmeceler yaygındır. Horon ve karşılama öne çıkan halk oyunlarıdır. Sahilde oyunlara kemençe, iç kesimlerde tulum eşlik eder. Güneysu yöresinde ağız armonikası, bazı Laz ve Hemşinli köylerinde seyrek de olsa şimşir kaval çalınır. Giyim de yöreye göre değişir. Sahilde peştamal, fermene adlı yelek ve keten kamis giyilir. Hemşin kadınlarının giyiminde foga, koknoç adlı önlük ve şar-puşi ikilisi dikkat çeker. Erkek giyiminde ise kukula adlı başlık ve çapula adlı ayakkabı yer alır.
Sakarya
Sakarya çok kültürlü bir yapıya sahiptir. Bu çeşitlilik yemek kültüründe, evlenme, sünnet ve ölüm törenlerinde, halk oyunlarında ve geleneksel el sanatlarında görülür. İlde yapılan yemeklerin dokuz yüzü aştığı söylenir. Taraklı'daki Hanımeli Konağı tarihî yapılar arasında anılır. Atatürk'ün Adapazarı ziyaretinde kaldığı ev ise bugün Sakarya Müzesi olarak hizmet verir. 2021'de Adapazarı, Danimarka'da aldığı bir ödülle bisiklet şehri unvanını kazanmıştır.
Samsun
SAMSUN ÖRF ADET GELENEK VE GÖRENEKLER Samsun’da özellikle köylerde gelenek ve göreneklere büyük önem verilmektedir. Sürdürülen gelenek ve göreneklerin başında; düğünler, cenazeler ve bayramlar gelir. Bunlar büyük bir önemle yapılmaktadır. Gerek düğünlerde gerek cenazelerde yapılacaklar birlik beraberlik içerisinde sürdürülür. Örneğin; düğünlerde yapılacak yemeklere tüm kadınlar yardım eder. Düğün evinde kadınlar birkaç gün önceden toplanıp beraberce tatlı açarlar. Yemekler ve tatlılar yapıldıktan sonra gelen misafirlere ikram edilir. Erkek evinde davullar çalınır veya Kur’an okunur. Kız evinde de saz çalgı çalınır. Erkek tarafı kız evine kına tepsisi götürür. Gelinin başında toplanıp köyün kızları geline kına türküsü söyler ve gelini ağlatmaya çalışırlar. Kına gecesinde yiyecekler ikram edilir. Bu şekilde gece sona erer. Ertesi gün öğleye doğru damat düğün topluluğunun önüne çıkarılır ve takılar takılır. Daha sonra gelin almaya gidilir. Gelin damat evine götürülür. Büyüklerin elleri öpülür. Gelin eve gelirken geline Kur’an, ekmek, su ve bardak verilir. Eve girerken suyu döker bardağı kırar. Sabah olunca duvak yapılır ve düğün sona erer. Cenazelerde; ölüm olayı gerçekleştikten sonra sala verilir. Ölü yıkanır ve kefenlendikten sonra camiye götürülür. Camide cenaze namazı kılınır. Cenaze gömüldükten sonra Yasin okunur. Ölü evinde ilk gece yemek yapılmaz. Komşular ve akrabalar yemek götürür. İlk gece Kuran okunur. Ölünün kırkı çıktıktan sonra mevlit okutulur. Bu süreçte ölü evine başsağlığı dilenir. Bayramlarda; bayrama bir gün kala mezar ziyaretleri yapılır. Bayramın ilk günü köyün erkeleri camiye bayram namazını kılmaya giderler. Cami çıkışında büyüklerin elleri öpülür. Eve dönüldüğünde Ramazan Bayramı ise yemek yenir. Bayramlık temiz elbiseler giyilir ve köyün büyüklerinin elleri öpülür bayramları kutlanır. Küçüklere şeker, çikolata, mendil ve para verilir. Kurban Bayramında ise cami dönüşünde kurbanlık kesilir. Yemek yenir ve bayramlar kutlanır. SAMSUN YÖRESEL GİYİM Erkek Giyimi: Giysi olarak erkekler içlik denilen gömlek, Aba potur veya İngiliz külot pantolonunu, aba ceket kullanırlar. Ayaklara örme yün desenli veya düz çorap, sivri çakır ile sonraları lastik veya yandan bağcıklı sivri burunlu yüksek topuklu kundura veya aceska kullanılırdı. Bele yün kuşak sarılırdı. Kırsal kesimlerde ‘Kalabalık' denilen el örgüsü yün başlıklar, kalpaklar veya sekiz on iki köşe kasket ve yelekler kullanılır. Günümüzde bile ilimizin merkez ilçesi hariç hemen hemen bütün ilçelerinde aba ceket, sivri burunlu yüksek topuklu kundura ve sekiz on iki köşe kasket kullanan kişilere rastlamak mümkündür. Kadın Giyimi: Sile bezi iç gömlek, kadife sim işlemeli cepken, alta sire saten şalvar ve bütün bedeni örten kadife sim işlemeli üç etek giyerlerdi. Üç etek üstüne bez önlük peştamal veya şal; bele örme ince yün kolan veya gümüş kemer takılırdı. Başa pul işlemeli yaşmak bağlanır, beşibirlik kullanılır, ayaklara işlemeli veya düz yün çorap ve çarık giyilirdi. Özellikle Vezirköprü ilçemizin Tahtaköprü köyünde günümüze taşınan kadın giysilerimize rastlanmaktadır. SAMSUN YÖRESEL YEMEKLER Samsun mutfağında; en başı keşkek ve tirit çekmektedir. Kara lahana, yoğurtlu ve mısır çorbasının yanında; Yazı pancarı, Kocakarı Gerdanı tatlısı da meşhurdur. Köylerde yöreye has ekmekler de çıkmaktadır. Samsun pidesinin ünü ise tüm dünyaya yayılmıştır. Samsun'un beslenme biçiminde mısır, lahana ve kuru fasulye ağırlık kazanmaktadır. Etli, pirinçli ve hamurlu yiyecekler yaygındır. Kaz, tavuk, ördek gibi kümes hayvanları geleneksel beslenmede önemli bir yer tutar. Lorgon, Kırçan, Kaldırayak, Madımak, Nünük gibi bitkilerden kavurma ya da çorba yapılır. Yöreye ait yemekler arasında Tir (Kaz Yufkası), Yer Pancarı (Yazı Pancarı), Mısır Çorbası, Yoğurtlu Çorba, Mercimekli Bulgur Pilavı, Keşkek, Karalahana Çorbası, Hamsili Ekmek, Hamsili Pilav (İli Pilav), Oymaağaç Kebabı, Halukça ve Kocakarı Gerdanı (Burma) sayılabilir. SAMSUN HALK OYUNLARI VE FOLKLOR Doğu ve Batı Karadeniz'in kesiştiği noktada kalan Samsun'un çok eski bir medeniyete sahip olması, XIX yy. ve XX yy. başlarında gelen göçlerle çok değişken bir yapıda bulunması, kültürel açıdan farklılıklar göstermektedir. Samsun'da evlenme, halk mutfağı, halk hekimliği, halk veterinerliği, sünnet düğünü adetleri, ninniler, yemekler, kışlık hazırlıklar ve yiyecekler, doğum, tekerlemeleri, ölüm, kani, gelin ağlatma, bilmece, atasözleri, efsaneler, masal, seyirlik oyunlar, inançlar, halk takvimi ve meterolojisi, halk mimarisi, el sanatları, halk oyunları, giyim-kuşam konusunda araştırmalar yapılmış, Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü arşivine kazandırmıştır. Samsun yöresi oyunlarının bazıları eller tutularak, eller tutulup dirsekler birleştirilerek, eller omuza atılarak oynandığı gibi eller tutuşmadan karşılıklı oynanan oyunları da vardır. Çökme figürü, el vurma figürü çapraz yürüme figürü topuk vurma yada ayak ucu vurma figürü dönme figürü oyunlar içerisinde yer almaktadır. Oyunlar genellikle oyuncuların belli bir alan içerisinde dolaşması şeklinde icra edilir. Az da olsa düz sıra halinde oynanan oyunlara rastlanılmaktadır. (Örneğin alafranga oyunu gibi) Oyunların oynanışında hiçbir zaman daire oluşturulmamaktadır. Oyunlar genellikle yavaş başlar. İlerleyen bölümlerde hızlanır. Bazı oyunlarda oyuncuların nara attıkları (Sarhoş barı ve kaba ceviz) gözlenir. Karşılama türü oyunlarda yaygın bir şekilde omuz sallama figürü vardır. Erkeklerin omuz sallama figürleri kızlara nazaran daha ağır ve diktir. Samsun halk oyunları yönünden ülkemizde geçiş bölgesi sayılan illerimiz arasındadır. Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra bölgeye yerleşen balkan göçmenleri Hora - Karşılamaları yöreye getirmiştir. Doğu Karadeniz Bölgesinden şehre gelen göçler nedeni ile horon çeşitleri yaygınlaşmıştır. Ladik ilçesi gibi bazı bölgelerde bulunan alevi vatandaşlarımızın dini dansları sayılan semahlara da Samsun ilinde rastlamak mümkündür. Görüldüğü gibi Türk Halk Danslarının üç değişik karakter yapısında olan danslara Samsun'da ulaşılabilir. Alaçam, Sarıkız, Tombul gelin, Samsun sallaması oyunları, Bafra, Sarıkız ikileme, Demirağa, Zirto, Kabadayı, Kasap, Samsun horonu, Tombul gelin, Rumeli dik horonu, Köroğlu, Kızlar havası, Çarşamba, Çarşamba çiftetellisi, Çarşamba düz oyun havası, Çarşamba karşılaması, Sağır perde, Anadolu çiftetellisi, Karaçalı, Kasap, Kaba ceviz, Alafranga, Gürcü horonu, Salı pazarı, Üçlü horon, Terme, Üçlü horon, Gürcü horonu, Horon kurma, Ladik, Üç ayak, Makinalı, Tamzara, Hoşbilezik, Temurağa, Sarhoşbarı, Sarıkız, Oduncular, Ağam ben yandım, Yelleme, Ladik horonu, Ladik semahı, Vezir köprü, Sarıkız, Oduncular. NELERİ İLE ÜNLÜ: Tütün Üretimi, Çarşamba ve Bafra Delta Ovaları, Havza ve Ladik Kaplıcaları, Atatürk Anıtı, Bafra Pidesi Kaynak: https://www.umiforum.org/il-ilce-koylerimiz/10974-samsun-gelenek-ve-gorenekleri.html
Siirt
Halk Şiiri ve Ozanlar : Antolojilerde yöreden yetişmiş halk ozanlarının ürünlerine rastlanmamaktadır. Karma toplumsal yapı ve dil özellikleri, bunun en önemli etkenlerindendir. Maniler : Siirt’te mani söyleme geleneği, öbür illerde olduğu gibi canlı ve yaygın değildir. Düğünlerde mani okuyucu kadınlar gelince, güveye ve kardeşlerine maniyi andıran arapça dörtlükler söyler. Bunlar daha çok bahşiş alma amacıyla söylenmiş övgüler niteliğindedir. Mani okuyucuların gün geçtikçe azalması, söylenen dörtlüklerin sürekli tekrarlanarak cazipliğini yitirmesi sonucu, bu gelenek ortadan kalkmış gibidir. Siirt’te Kullanılan Atasözleri ve Deyimler : - İş na ehline verilmesin. - Akşam yağmurundan korkan, ikindiden tedbir alır. - Siyah köpek beyaz olmaz. - Söylemek adettir, gelse minnettir, gelmese devlettir. - Fakire nerden, zengine güle güle. - Çömlekçi kırık tastan su içer. - Deve besleyen kapısını geniş tutar. - Tilkinin bağladığı aslanı fare çözer. - Öküz yere düşünce bıçaklar bilenir. - Danışacak adam bulamayan, taşa danışsın. - Cumartesi-Pazar çalış, muhtaç olmamaya alış. - Dostumu tanıyana kadar, ömrüm son buldu. - Allah cahili, amir yapmasın. - Kıçında donu yok, canı paça istiyor. - Bilen bilir, bilmeyen bir tutam mercimek sanır. - Vadi tenha olunca, tilki vali olur. - Yazık o beldeye ki, amiri çocuk olsun. - Testiyi başaşağı dönder, kız anasına benzer, - Bazı musibet güldürür, bazısı ağlatır. - Hiç yoktan, bir fırt su da iyidir. - Nefsi uğruna hapsi boyladı. - Galip gelenin babası, Halep’e gitmiş. - Borç, göz ağrısından beterdir. - Alacaklı borçlusunu boğmaz. - Kötümserlik karartır, saadet aydınlatır. - İbrik efendi oldu, süpürge hanım. - At gelmeden yemini hazırladı. - Sadık dost arıyorum, dar günler için. - Ölüm olmasa darlık devam etmez. - On kişi bir arada, bir fare öldüremedi. - Her darlığın sonunda, ferahlık vardır. - Allah, “kalk beraber kalkayım” demiş, “yatta boğazına dökeyim” dememiş. - Ayaklarının kıymetini bilmeyen, ellerini yorar. - Allah erik vermiş, dişi olmayan ağza. Siirt’in Şiirleri : Siirt’li olan Hilmi YAVUZ, doğu şiirlerinde, doğunun hüznünü, acısını dile getirir. Doğunun kalıtıyla başlayan kitapta doğunun sevdaları, ölümleri, kadınları, bebeleri, gurbetleri ve gurbetçileri yer alır. Bu şiirlerde doğunun tarihini, günümüzdeki yaşamını, bu hüzünlü, acı yaşama karşı sorulan soruları verir. “Doğunun Bebeleri” isimli şiirinde doğu, gerçekçi bir görünümle tüm olarak çizilir. Doğunun bebeleri taş bebek değildir acıyı trahom, gündüzü emek, günüyse bir gelecek için kullanır say ki anaları ova, babaları dağ ve emzikleri tüfek Doğuyu derinlemesine bir akışla anlatan bu şiirin ardından şair, “Doğudan Bir Kent” isimli şiirinde Siirt’i betimler. Siirt, doğunun acısını, hüznünü, dününü, bugününü simgeleyen bir kenttir. Siirt, ağaçsız gömütlük çocukluğu doğal kireç bir kent, orda her kuyu bir ermiş kadar su bilir hüzne kil, öfkeye kum bir kent, orda duyguyu doldurur boydan boya zakkum Siirt, rüzgarlı saralı gençliği yol geçen hanı bir kent, korkunun pirinci gibi ayıklar zamanı dilencisi, kör nergis bir kent, ölü bir balı gömer arıya peteksiz Siirt, üzümü ayna yaşlılığı beton laleden bir kent, orda güz bile kurur acıyla birlikte çürür gurbetler yüklükte ve ölüm, bir büyük aile gibi dağılır konaklarında Kaynak:http://www.siirtmanset.com/kultur-sanat/siirt-kulturu-hakkinda-bilmedikleriniz-h24.html
Sinop
Sinop'un kültür hayatında iki ünlü isim öne çıkar: Antik çağ düşünürü Diyojen ve şair Ahmet Muhip Dıranas Sinoplu'dur. Sinop Kalesi'ndeki cezaevinde Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet, Refik Halit Karay ve Zekeriya Sertel gibi isimler yatmıştır; Sabahattin Ali'nin cezaevini anlatan şiirlerinden biri olan "Aldırma Gönül" çok tanınmıştır. İlk kütüphane 1924'te Dr. Rıza Nur'un öncülüğünde kurulmuş ve onun adını almıştır. Yöresel müzik ve oyunlarda davul, zurna, tef, bağlama, tulum ve kemençe çalınır; Ayancık Eymeleri, Boyabat Çiftetellisi ve Karadeniz Horonu oynanan oyunlar arasındadır. TRT repertuarında Sinop'a ait 27 yöresel türkü kayıtlıdır. Sinop Müzesi 2006'da restore edilmiş, cezaevi ise 2004'te 45.000 ziyaretçi ağırlamıştır.
Sivas
Halk Şairleri ve Ozanlar Şüphesiz halk şairlerimizde diğer sanatçılarımız gibi birbirinden ayrı özelliklere sahiptir. Hiçbir şair, ötekine tıpa tıp benzemez. Ama hemen hemen hepsine aynı gelenek ve törelerden geldikleri için birbirine benzer yanlarıda eksik değildir. Bazı şairlerin hepside şiirlerini sazla çalıp çağırırlar. Halk şairi ile sazını birbirinden ayıramayız. Keramet sazdamıdır, sözdemidir bilemeyiz? Aşık sazına gözü gibi bakar. Aşık Veysel'in; "Ben ölürsem sazım sen kal dünyada , Gizli sırlarımı aşikar etme" deyişi elbette ki çok anlamlıdır. Şairlerimizin hemen hepsi aşk, ölüm, hasret, yiğitlik, tabiat, din gibi temalar işlemişlerdir. Aşk konusu baş köşeyi tutmaktadır. Ölüm karşısında şairlerimizin uysal, teslimkar ama alabildiğine üzüntülüdür. Ölümün bıraktığı yıkımlar, kayıp olan güzellikler dostluklar terennüm edilir. Sivas'ın şair ve aşıkları şunlardır: Şemseddin Sivasi, Pir Sultan Abdal, Ruhsati, Kul Himmet, Suzi, Aşık Veysel, Zaralı Halil Söyler, Mesleki, Aşık Talibi, Recep Kamil, Şeyh Halit. Diğer aşıklarımız ise; Sefil Selimi, Aşık Talibi, Gürünlü Aşık Rıza, Ali İzzet Özkan, Veysel Cehdi Kut, Kul Gazi, Feryadi, Belcikli Seyit, Karasarlı Seyit, Aşık İsmeti, Ali Dayı, Şükrani, Nuri Sivasi, Kul Himmet. Tabiat teması da Sivas şairleri tarafından en iyi şekilde işlenmiştir. Şairlerimizin en zengin yanlarından birini teşkil etmektedir. Çeşitli hayvanlardan tasvir edilerek tabiat manzarasını tamamlar. Tabiatın güzellikleri yanında çeşitli afetlerde şairin, ozanın gönlünde dile gelmiştir. İşte o zaman şiir olmuş, destan olmuş, türkü olmuş. Anadolu yaylasına göz atıldığı zaman Sivas'ın aşıklar yatağı olduğu görülür. Sivas şairleri aynı zamanda Sivas büyükleridir . Hepside en duru en özlü Türkçe ile söylemişlerdir. Türküleri, deyişleri günlük müzik yaşantımıza girmiştir. Radyo ve televizyon programlarında hemen hemen hepsinin türkülerine yer verilir. Yurttan sesler Korosunun kurucusu halk müziğinin derleme ustası Muzaffer Sarısözen'i anmadan geçemeyiz. Ayrıca masal üstadı Eflatun Cem Güney, Tevfik Aksoy Kayabeyzade, Memduh Bey günümüz şairlerinden Vehbi Cem Aşkun edebiyat dalında denemeler yapmış; radyo sanatkarlarından Ömer Altuğ, Emel Sayın ve Selehattin Erorhan da Sivas' ta yetişen Türk musiki ve halk müziği ses sanatçılarıdır. Halk şairlerimizin özelliklerini anlatan bazı ünlü değişlerini şöyle sıralayabiliriz. AŞIK VEYSEL 1894 yılında Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde doğdu. Babası Karaca Ahmet, annesi Gülüzar Hatun' dur. 7 yaşına geldiğinde gözünün birini yakalandığı çiçek hastalığından kaybetti. Diğer gözüne perde indi. Çok geçmeden iki gözünüde kaybetti. Oyalanması için babası Aşık Veysel'e bir saz aldı. Çamşıhlı Ali ve Molla Hüseyin adlı saz ustalarından dersler aldı. Önceleri Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Aşık Kerem, Aşık Erzurumlu Emrah gibi ustaların türkülerini söyledi. 1933 'te Cumhuriyetin 10. Yılı için yazdığı destanının yayınlanması ve Sivas Aşıklar Bayramındaki başarısı dikkat çekti. Ahmet Kutsi Tecer'in de yardımlarıyla Veysel kırk yaşından sonra kendi eserlerini vermeye başladı. Çeşitli Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yaptı. Aşık Veysel, İki kez evlendi. İki oğul, dört kız babasıdır. Şiirlerinde yurt sevgisi, kardeşlik, birlik ve okuma sevgisi işledi. 21 Mart 1973 tarihinde "Sadık Yarım" dediği kara toprakla kucaklaştı. Sivas Mutfağı Yemekleri İl mutfağı tarım ürünlerine dayanmaktadır. Harman sonunda (sonbahar) kışlık yiyecek hazırlıkları başlar. Un öğütme, bulgur dövme, çekme, erişte, kadayıf, salça yapımı, sebze kurutma, etlik kesimi bunların başlıcalarıdır. Yöre yemekleri daha çok unlulara dayanmaktadır. Keş, peskütan, çökelek, süt ürünlerinden hazırlanan yiyeceklerdendir. Yöre yemekleri genellikle kırsal kesimlerde yazları ayranlı, pancarlı çorba, madımak, evelik, düğücek aşı gibi yemekler yapılır. Kışları ise tırhıt, sübüra, kelecoş, tarhana, içli köfte, hingel gibi hamurlu yemekler yenmektedir. Kentte genellikle sebze yemekleri yapılmaktadır. Sivas kebabı ünlüdür. Tandırda kül çöreği, fotla, patates yada peynirle yapılan kömbe, kete, lavaş yörede yaygın ekmek çeşitlerindendir. Sivas Yöresel Sözlük Sivas ağazı, sivas yöresel kelime ve ifadeleri: Abrası olmak : Bir sıkıntının üstüne sıkıntı gelmek Ağartı : Süt, yoğurt gibi yiyecekler Ağlenmek : Araba için: durmak, eğlenmek Aleşmek : Bir yerde oturmak, yerleşmek, durmak Ahıldane : Herkese akıl veren, bilgiçlik satan Ahraz : Dilsiz Aktarmak : Sacın üzerinde yufkayı döndermek, pişirmek Alayı : Hepsi, tümü Al karısı : Lohusalara geldiğine inanılan efsanevi yaratık Anışdırmak : Anlaşılması için dolaylı yoldan hatırlatmak Arık : Zayıf Arlanmak : Utanmak Atlı : Edepsiz Avgun : Su taksimatının yapıldığı oyuk taş Avkalamak : Elleri ile sarsmak Avuz : Memeli hayvanın doğum sonrası ilk sütü Ayıtlamak : Ayıklamak Aynı gelmek : Mektubun cevabı gelmek Ayrıksı : Uyumsuz Azınsımak : Az bulmak, yeterli bulmamak Babalanmak : Zıkkımlanmak anlamında yemek Bacılık : Ahret kardeşliği Bad : İnce bulgurla yapılan etli dolma içi Bağdaş kurmak : Bacaklarını dizden bükerek altına alıp oturmak Batal : İri, büyük Bayah, bayahtan : Az önce, demin Bekitmek : Sağlamlaştırmak, tutturmak Beslek : Hizmetçi, besleme Bezirgân pilavı : İçine soğan, yağ, kıyma konularak yapılan bulgur pilavı Bezmek : Usanmak Belemek : Çocuğu kundaklamak Bıldır : Geçen yıl Bibi : Hala Bir cimcik : Bir fiske tuz için kullanılır. Çok ufak tefek insana da denir. Bir goşam : İki avuç dolusu Bişgel : Çabuk pişen yiyecek veya iyi pişmiş yemek Bişirim : Pişirim. Pişirmelik kadar olan, bir pişirim gibi Bun : Bunalma hali, sıkıntı Burunlamak : Kıymet vermemek Büngüldemek : Kaynamak Cambaz : Hayvan alıp satan kimse Camuz : Manda Can leğeni : İçinde ölü yemeği yapılan büyük leğen Cazı : Suratsız, geçimsiz ve kötülük yapan kadın Ceht : Bir şeyi yapmaya kararlı olma Cingan : çingene Ciyiş : Yakın akraba veya komşu yaşlı kadın Cıbır : Yoksul, parasız Culuk : Hindi Cücük : Civciv Çalınmak : Bir şeyi etrafta acele ile aramak Çeç : Savrulan samandan ayrılmış buğday yığını Çecik : Tülbenti başın etrafına sararak bağlama tarzı Çemkürmek :Azarlamak, saygısız konuşmak. Küçük köpeğin havlaması Çemrenmek : Paçaları sıvamak Çepük : Alkış Çelpeşük : Çalpak iş, karışık, dolaşık Çevrüntü : Elekte ortada toplanan ot tohumu, saman ve toprak Çığırmak : Çağırmak, türkü söylemek Çığrık : Çıkrık, eskiden yün eğirmek için kullanılan araç. Çıngı : Kıvılcım Çıtlatmak : Bir şeyi üstü kapalı anlatmaya çalışmak. Çimmek : Yıkanmak Çir : Ekşi kaysı kurusu Çor : Hastalık, dert Çöçelenmek : Konuşamamak, bir iş yapamamak Çöğlenmek : Bir tarafı eğilip devrilmek Çördük : Küçük yabani armut Çullu : Varlıklı Çulsuz : Fakir, berduş Dadanmak : Alışmak Dalamuk : İnce yapılı, narin Darazımak : Elbisenin dikiş yerinden eskiyerek incelmesi ve açılması Darıkmak : Darda kalmak Dartılmak : Kibirlenmek. Dartıla dartıla iş görmek: Yavaş ve salınarak iş görmek Dayak : Destek Deli depek : Dengesiz insan Dene : Dane, buğday Depme : Yünden dokunmuş büyük un çuvalı Devlik görmek : Kış hazırlığı yapmak Devrisi gün : Ertesi gün Dındıklamak : Fazla incelemek Dilmek : İnce doğramak Dinelmek : Ayakta durmak Dingildemek : Oynamak Dirliksiz : Geçimsiz Dolak : Başa veya dize dolanan uzun yün örgüsü. Donak : Giyim, kuşam, süs Donanmak : Giyinmek Döşürmek : Toplamak Döşürüksüz : Tertipsiz, iş bilmeyen kadın Dulda : Güneş ve rüzgâr etkisinden korunan yer Duluk : Yanak Düğülcek : Bulgurun en ince kısmı. Çorbası yapılır Düremeç : Ekmek arasına peynirvb. Konularak hazırlanan yiyecek Düve : Bir yaşındaki inek Düven : Döğen. Biçilmiş ekinleri sürmek için kullanılan altına çakmak taşları konulmuş ve öküzler tarafından çekilen tahta. Düzayak : Merdiveni olmayan, bir katlı ev. Eccük : Azıcık Eğin : Sırt Eke toka : Bilmiş, büyümüş Ekis nükte yapmak : Alaycı ve kırıcı konuşmak Eksük görmek : Evin ihtiyacını veya evlenecek kızın ihtiyacını almak Ekti oğlak : Anası ölen yavru başka bir hayvana alıştırılırsa bu yavruya denir. Elçim : Yün tararken, bir taramalık için ele alınan yün. Elleşmek : İlişmek Em : Merhem, ilaç Eme : Babanın kız kardeşi Emiceklik vermek : Umut vermek, güvendirmek Evme : Acele etmek Erinmek : Üşenmek Farfara : Çok konuşan, ağzı kalabalık Fing atmak : Ordan oraya durmadan gitmek Firik : Sapıyla yakılan Buğday başağının pişen daneleri Farımak : Yaşlanmak, kocamak Fetil : Taze yemek için yapılan kalın yufka ekmeği Gabala : Toptan Gadinge : Yenge. Amca, dayı veya yakınların eşleri Gamga : Odun parçası. Garametli : Talihsiz, kadersiz Geçmiş : ihtiyarlamış, kocamış. Helva için: fazla kavrulmuş Gelberi : Tandırdan kül çekmeye yarayan demirden alet Gejgere : İki kollu küçük sedye Gevşemek : Geviş getirmek Gicişmek : Kaşınmak Gıdik : Keçi yavrusu Gılik : Ortası delik ekmek Görümcağız : Küçük görümce Gursaklı : Kursaklı, izzet-i nefisli, gururlu Gübür : Çöp, pislik Gümen : Şüphe, bilinmeyen Gümenli : Hamile Güvermek : Otlar için: yeşermek. Bir yere çarpma sonucu vücudun morarması Güvertme : Ufak çocuklarda çıkan küçük çıban Harar : Yünden dokunmuş çuval Hasput : Kağnı tekeri Hasuda : Aside. Un, yağ, şeker ve su ile yapılan hafif bir tatlı Havflenmek : Korkmak Hayvah : Eyvah Hedik : Haşlanmış buğday. Diş hediği: Diş buğdayı Helki : Su kovası Herslenmek : Hırslanmak, kızmak Hırtlak : Gırtlak Hızan : Yoksul Horam : Bir elin kavrayacağı ot Hozan : Ekin biçildikten sonra tarlada kalan kısmı Ihmak : Çökmek Ismarıç : Başkası için alınacak şey, sipariş İki tek : Az İleğen : Leğen İndiriş etmemek : Tenezzül etmemek İskemi : Sandalye İşkillenmek : Şüphelenmek İşmar : Göz kırpma, işaret İt dirseği : Arpacık Ivga vermek : Kışkırtmak İyeşmek : Sürtüşmek, zıt gitmek Kanatlı : Evin iki yana açılan sokak kapısı Kanayak : Kadın Kanlı : Katil Karış : Beddua Karmak : Arkasından konuşmak Kârınsıma : Kâr sayma Katık : Ayran Kavramak : El ile ekin yolmak Kavum hısım : Akrabalar Kavurma herlesi : Unu yağda hafif kavurup, tuz ve su konularak yapılan çorba Kaygana : Koyuca yapılan yumurta herlesinin yağda kızartılmasıyla hazırlanan yiyecek Keçe delen : Çok kuvvetli ve devamlı yağan yağmur Kehle : Bit Kelecoş : Peskütan ile yapılan bir çeşit koyuca çorba Kelik : Eski ayakkabı Kemçük : Dişsiz Kenger : Sütünden sakız yapılan ot Kesek : Tarlada iri ve sert olan toprak parçası Kesmük : Savurma sırasında buğdayla karışık olan saman Keşik : Sıra Kete : İçine kavrulmuş un konularak yapılan yağlı börek Kıyımsız : Cimri Kızıllanmak : Kıskanmak Kızı olacağı : Üvey kızı Kivra : Kirve, sünnet babası Kor (Kör) : Çukur, mezar Kömbe : Eskiden külde pişirilen yağlı kalın çörek Köp : Kağnının, öküzlerin kuyruklarının altına gelen kısmı Köremez : Süt yoğurt karışımı bir yiyecek Kötülemek : Sağlığı bozulmak, hastalanmak Közlemek : Ateşte kızartmak Kurcalamak : Karıştırmak Kuşhana : Ağzı kapaklı, büyük bakır sahan Küflet : Ev halkı, külfet Kürük : Eşek yavrusu Mahana : Bahane Malamat : Etrafa rezil olmak Mısmıl : İyi, temiz Mundar : Murdar. Pis, temiz olmayan Mundar etmek : Bir şeyi ziyan etmek, bozmak Müzevir : Fitneci Nâlet : Lânet Natır : Kadınlar hamamında hizmet eden kadın görevli Nekes : Cimri Nemârek : Neyime gerek Nemrut : Asık suratlı, çehresiz Nörüyon : Ne (iş) görüyorsun? Ne yapıyorsun? Onmak : İyi gün görmek, mutlu ve zengin olmak. Ovmaç : Yufka ekmeğin parçalanmasıyla yapılan yağlı yemek Oynaş : Dost Öcbelemek : Israr etmek, üstüne düşmek Öndüç : Ödünç Özelemek : Yoğurdu karıştırarak ezmek Partalcı : Palavracı Pehli : Eti kızartılarak yapılan patlıcan yemeği Pepe : Kekeme Peskütan : Yoğurdun az un ile pişirilmesiyle hazırlanan kışlık yiyecek Pıskırık : Aksırık Pin : Kümes Puhari : Baca Rapata : Tandıra hamur yapıştırmaya yarayan tutacak Sâbi : Küçük çocuk Seğirtmek : Koşmak Seyip : Başıboş Sınamak : Denemek Sınıkçı : Kırık, çıkıkçı Sınmak : Kırmak Sille : Tokat Sitil : Kova Soharıç : Soğan, yağ ve kıymanın beraber kavrulmuş şekli Sohum : Lokma. ağza sokulan ekmek parçası Sokranmak : Söylenmek Sorutmak : Ayakta durmak Sünmek : Uzamak Süyem : Baş parmak ile, işaret parmağı arasındaki uzunluk Şeremet : Eline çabuk Şire : Şıra. Tatlılara ekilen şerbet Şişek : Yaşına değmiş dişi koyun Şişmek : Şımarmak Taze gelin : Yeni gelin Tirit : Yemeğin yağlı suyu Tohma : Karın şişiren, rahatsızlık veren yemek Tokaç : Yün, halı ve kilim yıkamak için kullanılan, bir ucu yassı tahta Toklu : Yaşına değmiş erkek koyun Tökezimek : Bir yere ayağı takılmak Tummak : Suya batmak Tutam : Bir elle tutulan kadar Tutmaç : Kesilmiş hamur, mercimek ve yoğurtla yapılan çorba Ucun ucun : Azar azar Uğmaç : Ekmek ovularak yapılan yiyecek Uğundurma tutturmak : Birini aç bırakmak Umma : Lohusaların göğüslerinin şişmesi Urum : Anadolu Uruplağ : Eski bir tahıl ölçüsü. (Arpa için yaklaşık 13 kg. Buğday için 16 kg Üğürlenmek : Kendi kendine söylenerek nazla sallanmak Üleş : Leş Ürümek : Havlamak Variyetli : Zengin, varlığı yerinde olan Vergili : Evlenmek üzere sözü verilmiş kız Yağarnı : Sırt Yahşi : İyi, güzel Yal : Köpek yiyeceği Yarımağız : isteksiz Yarımlağ : Yarım uruplağ Yaşmak çalmak : Ağzı örtecek şekilde baş bağlamak Yavan : Yağsız, tatsız, tuzsuz Yayan : Yürüyerek Yeğnik : Hafif Yekinmek : Birden kalkmak Yemeni : Deriden yapılan hafif ayakkabı Yeygü : Hayvan yiyeceği Yoğşumak : Hamurun açılacak kıvama gelmesi Yumak : Yıkamak Yumuş : Emir Yük kemeri : Yüklük. Yatak yorgan konan dolap Yüz yavuncusu : yüze gülen Zelve : Öküzün boyunduruğunun çıkmaması için takılan eğri deynek Zerze : Halkalı kapı demiri Zilingir : Uykusunu alamamış Zürriyet : Döl, soy. Sivas Yöresel İfadeler Bu kısımda Sivas yöresine ait yeminler, dualar, beddualar, atasözleri, bilmeceler ve deyimler yer alıyor. Yeminler 1- İnandırmak için; - Ekmek çarpsın ki - Işığa kör bakayım ki - İki gözüm çıksın - Kur’an’a el basayım - İki gözün önüme aksın - Mus’ab çarpsınki - Yavrumun hayrını görmeyeyim - Falanca ile zina edeyim - Eve gitmek nasip olmasın 2- Sır Almak için; - Allahını seversen - Allah aşkına - Peygamberin hakkına - Allah lillah aşkına - Allahını seversen söyle - Sevdiğinin başı için - Sevdiklerine kavuşmayasın - Babanın canı ananın başı için - Benim hatırım için 3- Sır Verdirmemek için; - Çocuklarının ölüsünü öpesin - Oğlunun kızının ölüsünü öpesin - Ölmüşlerinin etini yiyesin - Kıldığın tuttuğun elin olsun Dua-Beddualar Dualarımız: - Allah seni yüzseksenbeş yaşına kadar kocaltsın. (Musa Peygamberin 185 yaşında öldüğüne inanılır.) - Son beşiğim altın eşiğim. - Allah İmandan kur’an’dan ayırmasın - Allah ne muradın varsa onu versin. - Allah görünmez kazalardan esirgesin. - Allah tuttuğunu altın etsin. - Sofrana Halil İbrahim bereketi dolsun. - Yerin durağın cennet olsun. - Kötü talih kapını çalmasın inşallah. - Hızır yoldaşın olsun. Beddualarımız: - Allah seni yok eder inşallah - Allah seni yerin dibine sokar inşallah - Allah karaltını kaldırır inşallah - Allah cızırtını vere - Atlar kuyruğunda gidesin inşallah - Ölmeyesinde sürüm sürüm sürünesin - Babasının gözünü yılanlar vura - Boynu altında kalsın - Anan baban derine gide - Boyu devrilesica - Çatında budunda kala inşallah - Doğmaz olaydın - Eskin eskine kalmaz inşallah - Karaltın kalkar inşallah - Gidişin ola da dönüşün olmaya - Son gittiğin olur inşallah - Ömrün kesilasıca - Yerde yaşayasıca - Yerde oturasıca - Oyunun ola koyunun olmaya - Koyunun ola konun (ağıl) olmaya - Konun ola da koyunun olmaya - Allah tavuğumu çalının çırnağı gözüne batsın, tüyü yüzünde bitsin - Allah belanı versin - Allah canın alsın - Ocağın sönsün - Adı bilinmedik derde düşesin - Gidişin olsunda gelişin olmasın - Her nefesde döşünden sızı gelsin - Aşından ekmek çıksın - İyi nimetlere perhiz tutasın - Yavrunu bağrına bastığın zaman kuçağında taş göresin - Damı çökesice - Ocağı batasıca - Bugünler de mazarını kazsınlar - Döşekte uzanıp ölmeyesin - Kazancın ilaçlara yetmesin - Ömrün uzun olsun dert ile yaşa Ayrıca beddua görünümünde olup da beddua olmayan sözlerde vardır. Bunlara ters beddua denilmektedir. Şöyle ki ; - Çekilsin damarın kanın kurusun - Yastık yoldaşınla ihtiyar olma - Davulu önünde gidasıca - Cuma günü ölesıce - Allah cezanı alsın - Ölü kargalar gözünü oysun - Göçmüş duvar üstüne yıkılsın - Susuz, derelerde boğulasın Deyimler Acısını çıkarmak Adamlığı öğrenmek. Ağırdan almak Ağzını toplamak. Aklına koymak Ayakkabı dar olunca, dünya geniş olmuş, ne fayda? Bit yeniği Burnu sürtülmek Cereme çekmek. Çırasını yakmak. Çizme rafa çıkmış ama, ne muştalar yemiş. Dâvâ çalmak Değirmen sele gitmiş sen şakşağını arıyorsun. Eliyle etmek Eşeğe gücü yetmez, palanını (semerini) döver. Ezel yemez idim bal ile kaymak şimdi tablalardan keşkapan oldum. Gafil avlanmak Gelin oyunu sever, düğün mahana (bahane). Gelin de severdi gülüp oynamayı bahtından güvey de çalgıcı çıktı. Gönlü olmak Günahını almak Hatır yıkmak İçi açılmak İflahı kesilmek İnadım inat, kör Murat. İssisi (sahibi) veriyor da tellalı vermiyor. Karış vermek: (Beddua etmek) Kirli çıkı Küsen yatağını ayrı sersin. Lokman Hekim gelse çare bulunmaz. Mescidin içi dururken dışı haramdır. Nefis körlemek Nuh der peygamber demez. Ocağı kül olmak Ölür müsün, öldürür müsün ? Para delisi Püsküllü belâ Sarmısağı gelin etmişler kırk gün kokusu çıkmamış Sulu göz Surat etmek Şafak attı Şeytan kulağına kurşun Taşa tutmak Un ufak etmek Üst başa geçmek Vergili el Verip veriştirmek Vursan ölür, vurmasan kısmetini elinden alır. Yağlı ballı olmak Yan çizmek Yedi canlı Yüze gülmek Bilmeceler Alaca karga, bulaca karga, içi dolu kavurga ? (nar) Altı odunluk, üstü unluk ? (iğde) Anası su, babası taş, yedi âleme baş ? (tuz) Avcuma sığar, ambara sığmaz ? (övendire) Bahası büyük, yükü yeğnik ? (altın) Bir küçücük fıçım var, iki türlü su yutar ? (yumurta) Bir tencerem var kapaklı, etrafı saçaklı ? (göz) Bir yorganım var, toprağı tutar denizi tutmaz ? (kar) Burdan attım kılıcı, halep’te oynar bir ucu ? (şimşek) Çalı dibinde mum yanar ? (tavşan) Çıt demeden çalıya geçti ? (güneş ışığı) Dağ başında kara papak. (keçi) Elemez melemez, ocak başına gelemez, gelse de duramaz ? (yağ) Etten kantar, altın tartar ? (kulak-küpe) Ey milidi milidi, dış kapının kilidi, yatsıdan sonra bize gelen kim idi ? (uyku) Ey yurtlar yüce yurtlar, yusuf’u yiyen kurtlar, tırnağından su içer, tepesinden yumurtlar ? (buğday) İki küçük mil taşı, dolanır dağı taşı ? (göz) Kabuğu var içi yok, sopa yer suçu yok ? (davul) Kat kattır ama katmer değil, kırmızıdır ama elma değil, yenir ama meyva değil? (soğan) Kokusu var gül değil, toz gibi ama kül değil, dağı taşı devirir dev değil ? (barut) Oniki oğlu, dört kızı var ? (yıl) Uçar kuş değil, karadır taş değil ? (tıstan böceği) Dağda tapılar suda çıpılar arşın ayaklı burma bıyıklı ? (balta, balık, leylek, tavşan) Kuyu, kuyunun içinde suyu suyunun içinde yılan yılanın ağzında mercan ? (gazlambası, gazyağı, fitil, ateş) Keser sapı kol, el, parmak, tırnaklar.) Gara dağ Gara dağın altında kalem dağ Kalem dağın altında ışıldar Işıldarın altında mışıldar Mışıldarın altında bir torba kıl ? (saç, baş, göz, burun, bıyık, sakal) Ata Sözleri Acı (yiti) sirke küpüne zarar verir. Bakan göze yasak olmaz. Çıkacak cana ceza olmaz. Dağ dağ üstünde olur, ev ev üstünde olmaz. (iki aile bir arada barınamaz) Deli dağdan, aşık sudan, akıllı yeşillikten hoşlanır. Eken biçer, konan göçer, cennetin kapısını cömertler açar. El karnı ağrıyınca kara donu giydirir. El yumruğunu bilmeyen kendi yumruğunu değirmen taşı sanır. En kötü koca bir dağdan iyi gölge verir. Gavur içinde din artmaz, yoksul içinde mal artmaz. Gönül halden bilmez, Erciyes’ten kar ister. Gurbette öğünmekle hamamda türkü söylemek kolaydır. Hak doğrunun yardımcısıdır, arşa çıkıncaya kadar. Hançer yarası geçer de dil yarası geçmez. Huylu huyundan vazgeçmez, ya öle, ya gebere. İşine (sanatına) hor bakan, boğazına torba takar. İtinen (itle) yatan bitle kalkar. Kadındır adamı deli eder, kadındır deliyi adam eder. Kadının yüklendiği göç şuraya varmaz. Kaynanalı gelin hatun gelin, kaynanasız gelin natır gelin (dir). Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü (olur). Kılıç kınını kesmez. Leyleğin ömrü lak lakla geçer. Mal biter malamatlık bitmez. Mart ayı dert ayı (dır). Meyvalı ağacı taşlarlar. Nasibi kesilen itin kurban bayramı arifesinde ayağı kırılır. Ne ekersen onu biçersin Nerde kazan kaynar orda maymun oynar. Oğlan anasını, inek danasını bilir. Olan dört bağlar, olmayan dert bağlar. Paralı adamdan dağlar da korkar. Rahat koyun yerinden oynamaz. Rüzgâr eken fırtına biçer. Saç sefadan, tırnak cefadan uzar. Sağırın oğlu ağlamaz. Su aktığı yere yine akar Şalgam suya düşünce yağ oldum sanır. Toprağı işleyen, ekmeği dişler. Yenenle yanana dağ bile dayanmaz. Zülm ile âbâd olanın, ömrü berbat olur. Ağustostan sonra ekilen darıdan Bal vermeyen arıdan Kocasından sonra kalkan karıdan Haram kazanılan paradan Kimseye hayır gelmez Allahümme ferden Sakın kelden körden İlle topaldan ille topaldan Altundan kupa olsa, susuz çeşmeden dolmaz Yiğit ne kadar mert olsa, düşenin dostu olmaz Ananın ilki olmaktansa dağlarda tilki ol. Aslı paktan kemlik gelmez şek Katıra güvenme babası eşek Ayağını sıcak tut başını serin Kendine bir iş tut düşünme derin. Deh demeden giden at Buyurmadan gören evlat Eve girince gülen avrat Gir oyna çok oyna. Deh demeden gitmeyen at Buyurmadan görmeyen evlat Eve girince gülmeyen avrat Gir ağla, çık ağla. Dostun sofrasında ben yemem deme, elin gitsin gelsin yemesen de. Dur dur durmuşa var Askerden gelmişe var Karısı ölene var Kıymetini bilene var (Kıymetini bilenle evlen) El oğlu hilebazdır kimse bilmez fendini Her kime iyilik edersen sakın ondan kendini. Ev yapayım dersen himinden (temelinden) başla Zengin olayım dersen durmadan işle Fakir olayım dersen uykuya başla Uyku seni bir kenara götürür. Geçme muhannet köprüsünden koy aparsın su seni Yatma tilki gölgesinde koy yesin aslan seni. Irmak kenarında ev yapma sel için Dağ başında harman yapma yel için Kocalıkta genç karı alma el için. Önce deveni bağla, sonra tevekkül et. Sev seni seveni, yer ile yeksân ise Sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan ise Söz bilirsen söyle ibret alsınlar Söz bilmezsen sus ki adam sansınlar. Tarlada ekinim var deme ambara girmeyince Hayırlı evladım var deme el koynuna girmeyince Sadık dostum var deme başına bir hal gelmeyince Vefakâr karım var deme yok gününü görmeyince Unu eleyene, kızı dileyene vermeli Üzümünü ye, bağını sorma Yolcu isen er (erken) git Borçlu isen ver git Rençber isen herk et (toprak işle) Atalar sözü yerde kalmaz Ata dostu oğula mirastır Alışveriş güldür, çabuk solar Başın (canın) sağlığı, dünya varlığı Büyük evin nimeti, küçük evin ziyneti Ev sahibinin aşına değil, kaşına bakılır Ustasız zenaat haramdır Her adam bir olmaz, her çiçek gül olmaz İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı İnsanı bir gemi Akıl dümeni Fikir yelkeni Kullan kendini Göreyim Kanma kötü sözüne bilse İyisini söyler Ağarmadık saç, ağrımadık baş olmaz Ağır taş yerinden kalkmaz, yuvarlanan taş yosun tutmaz Ağızdan burun yakın, kardeşten karın yakın (karın:insanın kendi, nefsi) Ev sahibinin nefesi eve direktir Ev dediğin evrendir, ucu dönmez kervandır Alma mazlumun ahını, gökten indirir şahini Ana baba ne demek bal ile kaymak yemek Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş Ar gitti Mısır’a, namus da ardı sıra Kağnı gider de Kayış ne çeker Araba devrilince yol gösteren çok olur Bana benden olur her ne olursa, başım rahat bulur dilim durursa Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır Kaynak: http://www.sivasbulteni.com/sivasin-kulturu-1810h.htm
Şanlıurfa
İlkçağdan Günümüze Urfa'da Sanat ve Edebiyat Dünya haritasına baktığımız zaman coğrafik olarak belli yerlerde bulunan özel şehirler vardır. Bu şehirler, aynı zamanda merkez şehirlerdir. Tarihin nabzını tutmuş, insanlığa yol göstermişlerdir. Bir Akdeniz Kültürü, bir Anadolu Kültürü, bir Greko-Romen Kültürü dahası bir İslâm Kültürü, bu dünya haritasında yer alan birkaç merkez şehirden hareketle oluşmuştur. Atina, Roma, İskenderiye, Mekke, Medine, Kudüs, Bağdat, Şam, Halep, İstanbul ve Urfa…. Medeniyet dediğimiz gerçek, işte bu şehirlerden çıkmış, dönüşümlü olarak yer değiştirmişlerdir. Peygamberler şehri olarak bilinen Urfa’nın, yukarıda anlattığımız manada bir konumu vardır ki, din ve medeniyetlerin çıkış ve uğrak yeri olmuştur. Bu yüzden tarihin her safhasında ilgi odağı olmuş, sanat, edebiyat, düşünce ve tarihte çok önemli işlevler görmüştür. Özellikle kültür tarihinde oldukça önemli bir yere sahip olan Urfa, dün olduğu gibi bugün de sanat ve edebiyatı nesilden nesile devam ettiren bir geleneğin temsilcisidir. Geçmişi çok eskilere dayanan bu şehrin, 2000 yıllık yazılı tarihi hatırlanırsa, buradaki sanat ve edebiyat ortamının ne kadar köklü ve sağlam temellere oturduğu daha iyi anlaşılır. Tarih boyunca Urfa’da, farklı din ve ırklar bir arada yaşandığından birçok kültür ve medeniyetin izlerini buralarda bulmak mümkündür. Çoğulcu bir yapıya sahip olan Urfa, oluşturduğu kültürel kaynaşma ile dünyanın ilgisini çekmiş ve halen de çekmeye devam etmektedir. Özellikle tarih boyunca çeşitli milletlerin istilasına uğrayan Urfa, kendine mahsus özelliklerinden hiçbir şey kaybetmeden, gelen kültürleri içinde eritmiş, bugün yüksek sesle seslendirilen çoğulculuğun örneğini yüzyıllar önce vermiştir. Urfa’nın halim selim dediğimiz güzel huylu insanının candan ve samimi davranışı, tarihten gelen bir özellik olup sanat ve edebiyattan beslenmiştir. Çünkü sanat ve edebiyat, kabalığı ve sivriliği kabul etmeyen, ruha ve gönüllere hitap eden bir dal olduğundan Urfa’ya gelen kültürler, kaba ve sivri yanlarını atmış, zaman içersinde şehrin kültürel yapısına uyarak, sanat ve edebiyat açısından çok önemli eserler bırakmışlardır. Yine bu şehir medeniyeti, Hıristiyanlığın doğuşu açısından önemli olduğu kadar, bu dinin kültürel birikimini oluşturması bakımından da üzerinde durulmaya değer bir öneme sahiptir. Ayrıca İslâm’ın fethiyle Müslümanlaşan bu toprak, dünya kültür tarihi için bir dönüm noktası olmuştur. Yahudi, Hıristiyan, Müslüman ve Sabii alimlerin bir arada ders verdiği Harran Üniversitesi, şöhretini işte bu çoğulcu dönemde yakalamıştır. Urfa ve Harran Okulu dediğimiz felsefi ekollerin çıkışı, tercüme hareketleri, kültürel bir canlılık getirerek Urfa’nın sanat ve edebiyat açısından en parlak dönemini oluşturmuştur. Bugün gözle görülen bu kültürel zenginlik ve edebi gelenek, ilhamını bu tarihi birikimden almış ve günümüze kadar taşımıştır. Urfa’daki sanat ve edebiyat ortamını kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Zira, yukarıda da belirttiğimiz gibi, çok dinli, çok kültürlü yapısından olsa gerek, edebiyat ortamı farklı din ve medeniyetlerden devamlı etkilenmiş ve beslenmiştir. Ayrıca sanat ve edebiyat ulusal çizgiler taşısa da, evrensele hitap ettiklerinden onları yeryüzünün ortak paydası olarak kabul etmeliyiz. Zira Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların birlikte yaşadığı bir toplumda edebiyat ve sanatın beslendiği damarın, coğrafyadan ve gelenekten kopuk olması mümkün değildir. Bu anlamda Urfa, yüzyıllar boyu büyük sanat, edebiyat ve düşünce adamı yetiştirmiş bir şehirdir. Bu şehrin yetiştirdiği büyük insanları herşeyden önce din ve mezhep taassubunun üstünde görmeliyiz. Ancak Urfa’daki sanat ve edebiyat ortamının daha iyi anlaşılabilmesi için dört ayrı başlık altında incelememiz gerekmektedir. Kaynak: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/TR,80730/ilkcagdan-gunumuze-urfada-sanat-ve-edebiyat.html
Şırnak
ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ DÜĞÜN Şırnak taki evlenmelerin çoğunluğu görücü usulü ile yapılır. Ancak bazıları da ya düğünlerde veya bir sokakta birbirlerini görüp beğenenlerde olmaktadır. Erkek beğendiği kızı istemek üzere durumu annesine bildirir. Annede uygun bir zamanını seçip durumu babaya açıklar. Kızın ailesi kendileri için uygun görürlerse kızı isteme kararını birlikte alırlar. Genellikle kendileri için zararlı olmayan ihtiyar bir kadını veya erkeği aracı olarak gönderirler. Kadın ise durumu kızın annesine erkek ise durumu babasına açıklar. Genelde aracı kadın olur. Bu kadın kızı ve ailesini dilinin döndüğünce ikna etmeye başlar. Kızın annesi durumu beyine anlatır.Bu arada aracıya bir süre verilir.Kız babası da çoğunlukla erkek kardeşlerine danışır birlikte karar alırlar. İkinci kez gelen aracıyauygun görülmüşse Allah nasip etti ise olur diye söylenir. Eğer uygun görülmediyse ya Kızımız daha küçüktür veya onu amcasının oğluna verdik veya annesi yalnızdırevde çalışacak başka birimiz yokağabeyi de henüz evlenmedi gibi uygun bahane ile reddedilir.Eğer kızın ailesi erkek evini ve ailesini uygun görmüşlerse aracıyafalan gün gelip istesinler diye cevap verirler.Bundan sonra yol açma safhası başlamıştır.Yol açmadaerkek ailesikendilerine yakın buldukları kişilerikızın evine gitmek için çağırırlar.Kız evine haber verilir ve akşam hep birlikte giderler. Önce erkeğin annesi durumuna uygun olarak aldığı ya bir çift veya bir tek bileziği veya başka bir takıyı gelini olacakları kızın eline takar daha sonra erkeğin diğer yakınları beraberlerinde getirdikleri takı ve paraları kıza takarlar. Bundan sonra getirilen şekerler Fatiha ve salavatlar eşliğinde dağıtılır. Böylece artık kız resmen bağlanmış ve nişanlanmış olur. Bundan sonra başlık kesme safhası başlamıştır. Erkeğin babası en yakın süre içerisinde hazırlığını tamamlayarak kızın babasına haber göndererek başlık kesme ziyaretine izin alır. Kızın babası bir gece belirler ve bildirir. Başlık kesme gecesi için çoğunlukla 2 çuval şeker10-15 kg çikolata 10-15 kg lokum alıp hazırlanır. Erkeğin babası dost ve tanıdıklardan 10-15 kişiye çağırtır. Birini başlık kesme pazarlığı için tayin eder ve başlık için hazırladığı paraları ona teslim eder. Kızın babası da kendisine yakın bulduğu 5-10 kişiyi çağırır. Kız babası da bir pazarlıkçı tayin eder ve asgari sınırı ona söyler. Bu şekilde erkek tarafı kızın babasının evine gelir.Bir iki latifeden sonra pazarlık başlar.Nihayet ortak bir sınır belinlenir ve Fatiha ile pazarlık biter ve şekerler dağıtılır. Erkek tarafının pazarlıkçısı kendisine teslim edilen parayı karşı tarafa verir. Bu pazarlığın haricinde erkek tarafı durum ve itibarına uygun bulduğu bir miktar parayı anne sütü karşılığında kızın annesine verilmek üzere karşı tarafa verir. Bundan sonra çeyiz hazırlama safhası başlar. Genellikle çeyizin tamamını kız tarafı hazırlar. Çeyiz tamamlanıncaerkek tarafı kızın babasından düğün için gün ister. Kız tarafı gün verir. Belirlenen günden bir hafta önce nişan takma merasimi olur. Yine iki torba şeker çikolata lokum ve aile yine durumuna uygun bir takıyı götürüp kıza takarlar. Ertesi hafta belirlenen düğün gününden iki gün önce erkek tarafı bütün dost ve tanıdıklara bir elçi göndererekdüğünün olacağını haber verir ve ertesi gün düğün başlar. Genellikle Cumartesi günü başlar Pazar gecesi kına götürülüp gelinin ellerine sürülür. Ve yine bir altın takılır. Pazar günü ikindi namazına kadar düğün yapılır halaylar çekilir. Halaylarda ve oynanan oyunlarda kadın ve erkekler bir arada oynarlar.İkindi namazından sonra düğün alayı kızın evinin önüne gider.Gelin süslenmiş bir vaziyette bir odaya kapatılır.Erkek tarafından tespit edilen bir yetkili Pışder (kapı arkası) pazarlığı yapar.Varlığına uygun düşen bir parayı tekrar kız tarafına verir ve piresar (Tecrübeli mihmandar) gelinin kollarından tutupya arabaya veya ata bindirirler.Gelin alayı büyük bir konvoyla büyük cadde ve yollardan geçirilir.Bu arada zılgıtlar çekilir.Erkek tarafı da bu ara hazırlık yapmıştır.Damat damın üzerine çıkardamadın her yanında sağdıçlar bulunur.Gelin damat hizasına geldiğinde damadın ayakları önünde bulunan para karıştırılmış toprağı gelinin kafasına döker.İlk ders manasına gelir.Ondan sonradaha önce damat yakını olan bir ailedamadı misafir eder.O gece sabaha kadar o evde çeşitli eğlenceler düzenlenir.Damadın dost ve akrabaları damadın selamlığına gelirler.Yani ilk gece damat kendi evinde yatmaz.Ertesi günün sabahı damat kendi evine getirilir.Öğleye kadar düğün devam eder ve biter.Bundan sonra gelinle damadın dini nikahı kıyılır.Bundan sonraki günlerdeyardım maksadı ile selamlık olur.Damat tarafından dost ve yakınları durumlarına uygun düşen bir parayı gelinin selamlığına getirirler. Böylece damat tarafının üstlendiği yük bir nebze hafifler. ÖLÜM Şırnak ve ilçelerinin hepsinde herhangi bir evde ölü olduğu duyulduğu an öncelikle yakın komşular akraba ve tanıdıklar ile oradan geçen bütün erkekler işlerini bırakıp ölünün olduğu evin kapısında beklerler. Şırnak ta birçok işte olduğu gibi özellikle ölümlerde iyi bir yardımlaşma ve dayanışma olmaktadır. Herkes kendisine göre bir görev üstlenir. Kimi tabut yaptırmaya koşarken kimi kefen ve pamuk almaya gider. Kimi imamı çağırmaya gitmektedir. Kimileri mezarı kazmaya gider kapının önünde bekleyenler veya mezarlıkta bekleyenlerden kur an okumasını bilenlerin her biri bir cüz alarak okurlar. Böylece ölü ruhuna sevabına bir hatimi-şerif indirilmiş olur. Bu sırada ölü yıkanır ve kefenlenir. Bekleyen cemaatte başka hoca varsa ki çoğunlukla olur ölüm ve sabır üzerine vaizler verir. Bunun dışında bekleyenler çok az konuşurlar. Yıkanıp kefenlenen ölü tabuta sağ yanı üzerinde bırakılarak tabutun kapağı kapatılır. Tabut ya kur an ayetlerinin işlenmiş olduğu bir örtü ile örtülür yada halı ve benzeri bir örtü ile örtülerek omuzlar üzerinde taşınarak ya mezarlığa götürülür veya en yakın camiye götürülür. Bu arada cenaze götürülürken daha önce gelmemiş olan insanlarda cenaze merasimine katılırlar. Böylece hem cenazeyi taşıma sevabı kazanılmış hem de daha fazla insanın cenaze namazı kılması sağlanmıştır. Cenaze namazı kılındıktan sonraderhal kabrine konulur. Üzerine latih taşı konulduktan sonra delikler ince taş parçaları ve çalılar ile kapatılır. Böylece toprağın toprağın tabut üzerine dökülmesi önlenir. Bu arada bir imam veya bilen bir kişi 7 kez Kadr suresini okuyarak toprağı mezara döker. Mezar kapatma safhası bittikten sonra imam telkini okumak üzere ölünün başucuna gelir. Bu sırada halk ayağa kalkarak önünde elini bağlar ve bekler. Telkin bittikten sonra hep beraber ölü ruhuna Fatiha okunur. Fatiha bittikten sonra İmam yüksek sesle Ey cemaat bu merhum hakkında ne dersiniz der herkes Allah rahmet eylesin der. Bundan sonra cemaat dağılır ölüye en yakın olan kişiler ölünün başucunda 5-10 dakika bekler daha sonra eve dönerler. Onlar ile birlikte kendilerine en yakın olan kişiler onları yalnız bırakmamak için ve onları teselli etmek için birlikte taziye ziyaretine giderler. eğer ölü varlıklı bir aileye mensup iseya mezara çadır kurdurularak veya ölü evinde kendilerine bir oda tahsis edilerek bir grup imama Kur an okutulur. Bundan sonra taziye başlar genellikle taziye cemaatinde vaiz vermek ve sabır tesellisi vermek üzere bir imam oturur. Taziyeye gelenler Fatiha okurlar ve Allah affetsin Allah imanınızı kamil etsin Allah sabırlar versin kalanların başı sağ olsun gibi dilekler ile teselli ederler. Çoğunlukla taziye üç gün sürer. Ancak taziyeye yetişilmez ise daha sonraki günlerde de taziyeye gidilebilinir. DİNİ BAYRAMLAR Şırnak halkının çok önem verdiği değerlerden biridir.Bayrama daha 10 gün kala hazırlıklar yapılarhatta 1.5 ay kala elbiseler diktirilirevlerde bayram hazırlığına yavaş yavaş başlanır.Bayramdan üç gün önce eğer Ramazan Bayramı ise fitreler verilmeye başlanırbayramda pişecek yemeğin hazırlığı ve alışveriş yapılar.Bayram sabahı erkeklerin büyük çoğunluğu camiye giderbayram hutbesini kılarlar.Daha sonra eve geldiklerinde çocuklar önce baba ve anneden başlayarak büyüklerin elini öperek bayramlarını kutlarlar.Sabah kahvaltısında akşamdan beri hazırlığı yapılan yemekler yenir.Bu yemekler pilavtürlüiçli köftesarma-dolmahoşafzerde gibi yemeklerdir.Kahvaltı yapıldıktan sonraönce komşulardan başlamak üzerebayramlaşmaya başlanır.Daha sonra akrabalardost ve tanıdıklara gidilerek bayramları kutlanır.Ancakbayramlaşma adeta borç gibi kabul edilipbayram ziyaretleri karşılıklı olur. Bayramlaşma üç gün sürer.Çocuklar içinözellikle Cizre ilçemizdeçarkıfelekdönme dolap salıncak ve arabalarla tur eğlenceleri tertiplenmekte ve bu turlar çok eğlenceli geçmektedir. YÖRESEL YEMEKLER: 1-KUTLIK : Ufak bulgur ve ufak yarma (Çigköftelik) birbirine karıştırılırhamur haline getirilir.Kızartılmış soğanlı kıyma içine doldurulur.Kaynar suya atılıp pişirilir.Sudan çıkarılıp yumurtaya bulandırılır.Yağda kızartılıp servis yapılır. 2-SERBIDEV: Yarma iyice pişirilirbüyük bir tabağa konulur.İçi açıldıktan sonra .bu çukura kurut(Keşk-çortan) suyu ve yağ dökülür.Yarma üzerine kavurma parçaları dizilir ve servis yapılır. 3-PERDEPİLAV: Dibi yuvarlak tencereye yumurta ve yağla yoğrulmuş yufka haline getirilmiş hamur yerleştiririz.Az pişirilen pilava tavuk etibaharat ve badem karıştırılır ve bu hazırlanan yufka haline getirilmiş hamurun içine konulur.Ağzı tekrar yağlı ve yumurtalı ince hamurla kapatılır.Üstü ve altı ateşte veya fırında pişirilir.Sonra servis yapılır. 4-KİPE : Koyunun bağırsakları iyice yıkanırbezleri koparılır.Ters çevrilir yıkanır ve temizlenir.Pirinç ve kıyma pişirilmeden içine doldurulur.Sıcak suya atılıp kaynatılır.Piştikten sonra servis yapılır. 5-HEKEHEŞANDİ: Pilav yağsız olarak yapılır.İçine kıyma katılır ve yoğurulur.Yumurta dibi şekil verilerek yağda yumurtaya bulanmış şekilde kızartılır.Servis yapılır 6-ŞIMŞIPE : Günümüzde dolma diye anılan yemeğin yöremizdeki adıdır.Soğanpatlıcan domateskabaklar açılır ve oyulur.Pancar veya asma yaprakları hazırlanır.Pirinç ile kıyma yıkanıp karıştırılırbaharatlanır.Adı geçen sebzelere doldurulur.Tencereye dizilippişirilir.Servis yapılır. 7-MEYRE(Mehir): Ayran ve dövme ateşe bırakılır.Yumurta çırpılır içine bırakılır. Devamlı bir şekilde karıştırılır.Kaynayıncaya kadar devam edilir.Parçalanmış kabaklar ve Pancar yaprakları içine katılır.Bir parça pişince ateşten indirilir.Soğuk servis yapılır. 8-BIRINZER : Şeker ile su karıştırılıp şerbet yapılır.Ateşe konulup kaynatılır.İçine pirinç atılıp pişirilir.Biraz tarçın ve sarı boya katılır.Ateşten indirilip soğuk olarak servis yapılır. 9-MAHMILATIK: İnce bulgur küpe bırakılır.Şalgam kaynadıktan sonrasoğutulur ve süzülerek küpe bırakılır.Biraz su ve biraz hamur üzerine katılır.(Mayalı hamur olmalıdır)Ağzını kapatıp örttükten sonra çamurla kapatılır.Kırk gün bekletildikten sonra açılır ve turşu gibi kullanılır. 10-FIREYDİN: Saç ekmeği ince açılır.Dövülmüş ceviz ile toz şeker karıştırılıp ekmek olacak hamurun üzerine serilir.Güzelce kıvrıldıktan sonrasimit gibi yuvarlak yapılıpdolanır.Fıreydin kızgın yağda kızartılır ve şıra dökülür.Soğuyunca servis yapılır. 11-SURYAZ : Suryaz otu kıyılır ve yıkanır.Suda kaynatılır.Sonra süzülüp sıkılır.Kızgın yağda ufaltılmış soğan kızdırılır.Üzerine suryaz otu eklenerek karıştırılır.İçine kavurma atılır.Karıştırılıp servis yapılır. Sirnak clip image001 0000 YÖRESEL GİYİM: Şırnak ve ilçelerinde genel olarak erkeklerin giysisi Şal-Şepikkadınlarınki ise fistan (Entari) dir.Ancak gün geçtikçe bu giysilerin yerinitakım elbiseler ile diğer kadın giysileri almaktadır.Yaşlı erkekler ile orta yaşlılar daha çok şalvar ve ceket giyerler.Fakat yeni de Şırnaklıların vazgeçemediği giysi Şal-Şepik tir.Şal-Şepikçok ince tiftik ipliğindenŞırnak ve çevresindeki ustalarca dokunmakta ve özel bir stilde diktirilip giyilmektedir.Şal-Şepikyelek ve şelema olmak üzere dört parçadan oluşur.Ancak altta giyilen ve fanila yerine geçen kırasta giyilip bunun kol ucuna iliştirilmiş levendi denilen bir parçası daha bulunmaktadır. Şalgeniş boru paçalı oluppantolon yerine giyilir.Gömleğin üstüne şapik denilen parça giyilipbele şeleme denilen geniş ve kalın bir kuşak bağlanır.Daha sonra yelek giyilerek kıras (Fanila) nın kol ucuna bağlı levendi (Bilek Kuşağı) bilek üzerine sarılırbaşa da ya kefi veya şapka giyilir. Kadının genel giysisi ise fistan (Entari) oluppaçası ayak bileklerine kadar uzanır.Genel olarak kadifeçemçem denilen kumaş veya diğer değerli ithal kumaşlardan dikilir.Göğüs kısmı hafif açık olupalta giyilen ön kapama kısmı fistolu ve ucu nohut büyüklüğünde bağlanmış rengarenk kumaş parçaları ile bezenmiş bir yelek giyilir.Yine alta giyilen ve kıras denilen uzun alt eteğin koluna iliştirilmiş levendilerfistan üzerinden kol bileklerine sarılır.Bele ise ince kumaş bağlanır.Kadınlar başlarına kıtan denilen uzunca bir tülbent bağlarlar.Kıtan denilen tülbentte boncuk ve fistolarla süslenir.Bundan başka göğüs üzerine çeşitli altın çerçeveli süs taşları takarlar.Kulaklarına bergahar denilenboğazdan birbirine bağlı küpeler tetreme veya semek denilen gerdanlık ve diğer ziynet eşyalarını takarlar.Burunlarına ise hızma takarlar.Kadınların kullandığı hicolserkezihırhal gibi diğer takılar da vardır. %C5%9E%C4%B1rnak clip image001 HALK OYUNLARI VE FOLKLOR: Şırnak ve ilçelerinde oynanan oyunlargenellikle davul zurna eşliğinde oynanır.Son yıllarda ise bağlamacümbüş ve darbuka da çalınıpeşliğinde yöresel oyunlar oynanmaktadır. YÖREDE OYNANAN BAŞLICA OYUNLAR: 1- İkiayak 2- Üçayak 3- Yerinde 4- Şıhani 5- Bablekan 6- Sınvan 7- Kulungi 8- Ağır 9- Berite. 1-İKİAYAK: Davul-Zurna eşliğindeeller serçe parmakları ile tutulur.Önce sağ ayak öne vurulupyana atılırsol ayak yanında devam eder ve tekrar sağ atılırsol ayak sağ ayağın yanına gelip birleşir.Sonra sol ayak bir geriye atılıp sağ yapıştırılır. 2-ÜÇAYAK:Eller serçe parmakları ile tutulur.Oyuna sağ ayakla başlanır ve sağ ayak yere vurulur.Üç adımsağsolsağsolsağ adımlar atılır ve sol ayak sağın yanına getirilip yanaştırılır.Sol ayak geriye atılırken.sağ ayak yanına getirilir. 3-YERİNDE: Hareketli bir oyun olupbüyük adımlar atılmadan oynanır.Kollar birbirine geçirilipel parmakları ile arkadan tutulur.Eller kalçaya yakındır.Omuzlar birbirine değmiştir.Sağ koldaima yandakinin sol kolu üzerine binmiştir.Oyunyine önce sağ dizin hafif kıvrılması ile başlardizler kırılarak müzik ritmine göre sık sık dizlerin kırılması ve omuzların titrek hareketleri ile devam eder.Müzik hareketlendikçediz kırılması ve omuz hareketleride hızlandırılır.Adımlar arada bir hafif atılır. 4-ŞİHANİ:Genellikle 8-10 kişi ile oynanır.Kollar el parmaklarının birbirine geçirilmesi ile tutulur.Önce sağ ayak yana atılır.Sağ ayağı sol ayaksağ ve sol olmak üzere üç adım yana atılır.Ani bir hareketle kavis çizilerek öne bakılın ve sol ayak atılarakayaklar önde yanaştırılır.Solla önde başlanır.Sağ ve yine sağ ayak atılar.Sonra sol ayak atılarak hep beraber öne doğru eğilirler. 5-BABLEKAN: Önde serçe parmakları tutulur.Önce sol ileri olmak üzeresağ ve sol ayaklar atılır.Tümü öne olmak üzere üç adım atılır.Sonra solsağ ve sol ayaklar olmak üzere bu sefer geriye doğru üç ayak atılır.Böylece beraber geriye ve ileriye bu hareketler seri olarak devam eder.Çalgı hızlandıkça bu hareketler daha atak ve seri devam eder. 6-SINVAN: Eller yine serçe parmakları ile tutulur.Sol ayak yana açılır ve üç kere yere vurulur.Ani hareketle sağa dönülür.Sonra sağ açılır ve sağ ayaksol ayak ve sağ ayak olmak üzere üç kere yere vurulur.Bu arada eller ve omuzlar yapışık olur.Sağa dönerken eller yapışık olurancak omuzlar oldukça birbirinden ayrılarak açılır.Oyunun önemli bir özelliği şudur;ikinci kez tekrarlandığında ellerbelli aralıklarla çırpılır ve tekrar tutuşulur.Diğer bir özelliği de üçüncü tekrarda eller bele dayandırılır ve ani bir hareketle tekrar bele dayandırılır ve ani bir hareketle tekrar eller tutuşulur.Yanibirinci safhada eller birbirine yapışıkikinci safhada eller çırpılırüçüncü safhada eller bele tutulur ve biter. 7-KULUNGİ: Şırnak ve ilçelerinde oturan göçebelerin bir oyununur.Bir kişi ortada oynarkenetrafındaki halkıkollarını turnalar gibi açarak oynarlar.Daha sonra ani bir hareketleturnalar gibi ötüşerek ortadakini döverler.Bu oyunun verdiği mesaj şudur; sürüden ayrılanın cezalandırılmasıdır. 8-AĞIR: Genellikle yaşlı ve orta yaşlıların oynadığı bir oyundur.Eller omuzlar üzerinde tutulur.Çalgı ağır bir şekilde çalınır.Oyun ritmi çalgıya uyarak.sağ ayak üzerine hafif meyil edilerek yaylanırdaha sonra geriye doğru tekrar doğrularak öne adım atılır.Arada bir nara atılır. 9-BERİTE :Eskiden beylikler arasında çıkan savaşlardan önce ve sonra oynanırdı.Çalgı içli ve ağır çalmaya başladığından eller yanda tutulur ve bir nara ile başlar.Önce geriye doğru gerinilirsonra dizler üzerine yaylanarak hafif bir adım atılırakabinde birbirlerinin yüzüne bakarak nara atarlar. NELERİ İLE ÜNLÜ: Cudi Dağı Kasrik Boğazı Habur Sınır Kapısı Mem-u Zin Türbe İL İSMİ NEREDEN GELİYOR? Şırnak Nuh'un Gemisi kalıntılarının olduğu öne sürülen Cudi Dağı'nın Kuzeyinde Şehr-i Nuh adıyla kurulmuşönceleri Şerneh daha sonraki yıllarda ise Şırnak adını almıştır. Kaynak: http://www.bakimliyiz.com/soru-cevap/111852-sirnak-kulturu-sirnak-orf-ve-adetleri.html
Tekirdağ
Tekirdağ yöresi halk kültürü Tekirdağ yöresi, Trakya'nın tüm özelliklerini barındırmaktadır. Tarihi, gelenekleri, tarihi eserleri, inançlarıyla büyük bir kültürün beşiğidir. Geleneksel yiyecek ve içecekleri Tekirdağ mutfağı balkanlardan Türkiye'ye gelen göçten oldukça etkilenmiştir. Yıllarca Anadolu'dan Avrupa'ya geçiş yolu olan Tekirdağ, mutfağını da zenginleştirmiştir. Tekirdağ köftesi Cizleme Höşmerim Akıtma Kaçamak Peynir helvası Hayrabolu tatlısı Bulama İncir tatlısı Yoğurtlu kuzu eti Çene çarpan çorbası Umaç çorbası Tekirdağ rakısı Geleneksel el sanatları Halın dokumacılığı Yörede el sanatları günümüzde de devam etmektedir. Bu konuda kimi resmi kurumlarca yörede kurslar düzenlenmekte ve el sanatları desteklenmektedir. Yörede yapılan el sanatları aşağıdaki gibidir; Kilim Çul Çuval Heybe Yastık yüzü Türküler Attım Şalımı Boynuma Bağ ya Girdim Bağ Budanmış Bahçalar da Börülce Beyler Bahçesinde Bir Derin Kuyu Çavuş Dramanın İçinde Yaparlar Pazar Dumanda Bastı Dağlara Gideriz Biz İkimiz İnce Giyerim İnce Kirpi Oyun Havası Varın Sorun Babasına Yarım Hava, Halk oyunları Yöre halk oyunları genellikle 8/8 lik veya 9/8 lik müzikler ile oynanır. Balkan oyunları ile oldukça benzerdir. Birçok oyun hala Bulgaristan'daki Türk azınlık tarafından da oynanmaktadır. Tekirdağ yöresine ait halk oyunları; Cevriye Kara Yusuf Arzu ile Kamber Debreli Hasan(Hasancık) Tekirdağ Karşılaması Lenka (Güzel Kız) Kampana Eski Fasulye (Kanzurka Kirpi) Demirci Kasabı Karadağ Karşılaması Sirto Gayda Çoban Eşkiya Yeşilim Arnavut Alayı Çam Naile Hanım Karatoprak Mayadağ Kol Oyunu Doyran Kasabı (Durulanka) Tavşanka Yüksek Yüksek Tepelere Börülce Rayle Galamata Subaşı Duman da Bastı Daüğlara Zekiye'm Horonu Alaybey Mustabey Boymisa Alabağcak Karaçalı Gacal Karşılaması Afyon Horonu Kaçamak Deryalar Ali Paşa İstifalka Geleneksel kıyafetleri Kadın kıyafetleri Tülbent (Şami) : Başa giyilir, genç kızlar genellikle uçlarına oyalar örerler. Mintan : Genelde basmadan yapılır, önden düğmeli gömleğe verilen ad dır. Yelek : Gençlerinki genellikle işlemeli ve parlak olur, mintanın üzerine giyilir. Şalvar : Büyük çiçekli, içerisinde kırmızı rengin genelde çiçek rengi olarak bulunduğu basmalardır. Alta giyilir. Uçkur (Kuşak) : İşlemeli, günümüzdeki kemerin görevini gören parçadır. Çetik : Ayağa giyilen kostüm parçası, genellikle yünden örülür. Çarık : Potin olarak ta bilinir ayağa giyilen ayakkabıdır. Yağlık : Bele takılır, şalvarın üzerinde durur, günümüzde modernleştirilerek üzerine işleme de konulmuştur. Mendil : Boyna bağlanır. Erkek kıyafetleri Fes : Başa giyilen kırmızı renkli başlık. Mendil : Boyna bağlanır. Gömlek : Genel olarak amerikan bezinden yapılır Cepken : İç astarlı olarak yapılan yelektir. Gömleğin üzerine giyilir. Potur : Alta giyilen giyisidir. Çuhadan yapılır Kuşak : 3m-4m civarında ince uzun bir kostüm parçasıdır. Bele dolanır. Çarık : Ayağa giyilen ayakkabıdır. Kaynak: https://ipfs.io/ipns/tr.wikipedia-on-ipfs.org/wiki/Tekirda%C4%9F_y%C3%B6resi_halk_k%C3%BClt%C3%BCr%C3%BC.html
Tokat
Tokat'ın şehir merkezinde 17. yüzyılda yapılan Mahmut Paşa Camii, Yağıbasan Medresesi, Gök Medrese, Tokat Ulu Camii ve Saat Kulesi öne çıkan tarihî yapılardır. Saat Kulesi, II. Abdülhamid'in tahta çıkışının 25. yılı anısına yaptırılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk Ulusal Mücadele yıllarında Latifoğlu Konağı'nda geçici olarak kalmıştır; konak bugün müze evdir. "Yandım Tokat Yandım", "Hey Onbeşli" ve "Mendilim Allanıyor" yöreyle özdeşleşmiş halk oyunları ve türküler arasındadır. Topçam Yağlı Güreşleri her yıl düzenlenir. Kaz Gölü ise 108 kuş türüne yuva olur.
Trabzon
Kültür, Trabzon halkının yaşamında önemli rol oynar. Geçmişten günümüze bir bütünlük içinde, Müslüman ve Hıristiyan toplulukların yan yana aynı atmosferi paylaşarak önemli bir kültür zenginliği meydana getirmişlerdir. Folklor, İlimizde ve bölgemizde halen daha canlılığını korumaktadır. Trabzon ve civarında "Horon" olarak bilinen folklor; erkekler, kadınlar, yaşlılar ve gençler tarafından geçmişte olduğu gibi günümüzde de kutlamalarda , şenliklerde, düğünlerde ve hasat günlerinde oynanmaktadır. Horon "Kemençe" denen bir müzik aleti ile birlikte oynandığı gibi, davul, zurna ve kaval ile de oynanabilmektedir ve oyuncuların kemençe ile daha gayretli ve canlı bir hava yakaladıkları ve kıvrak bir horon oynadıkları gözden kaçmaz. Folklorcuların veya horon ekiplerinin giymiş oldukları özel kıyafetleri hazırlayan, yaşatan ve o elbiseleri halen özel durumlarda giyen horoncular ve insanlar görmemiz bile mümkündür. Erkekler, gömlek, ceket , yelek vb. gibi üstten giyilen kıyafetlerin yanı sıra yünden dokunmuş dizleri büzmeli pantolon (Zipka) ve siyah botlar giyerler. Üzerlerine gümüş işlemeli ve çeşitli süsler yapılan muska ve hamayiller takarlar. Bu takı eşyalarının içlerine "nazar ve kötülük"lere karşı korunduğuna inanılan dini ifadeler saklarlar. Kadınlar ise; renkli yelekli elbiseler giyerler ve başlarına da içinde çok çeşitli motifler bulunan yazmalar bağlarlar. Trabzon, Osmanlı dönemindeki eğitim ve kültür zenginliğini, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) ve diğer eğitim kurumlarıyla devam ettirmektedir. KTÜ mühendislik fakültesi ile birlikte ilk olarak 1963 yılında açılarak hizmet vermeye başladı ve günümüzde öğrencilerin çoğunun birçok alanda ve konuda buna oşinografi de dahil olmak üzere çeşitli konular hakkında çalışma alanları bulunmaktadır. İlk Türkçe gazete olan "Trabzon" 1866’da burada basıldı ve bu alanda(gazete, dergi vb.) periyodik olarak önemli bir gelişme kaydedildi. amatör ve profesyonel tiyatrolara, halk tiyatrolarına Trabzon halkının göstermiş olduğu ilgiden dolayı 1987 yılında Devlet Tiyatrosu Trabzon da açıldı. Geleneksel mutfağımız oldukça geniş olup, hamsi ve balık üzerine yoğunlaşmış ve bol balık çeşitleri yöresel yemek kültürümüzde önemli rol oynar. Diğer yemeklerimizden lahana çorbası, kuymak( peynir, mısır unu ve tereyağı karışımından yapılır) ve bir çeşit ekmek türü olan pide de önemli olan damak tatlarımızdandır. Bölgemizin ve ilimizin tanıtımında ve spordaki başarısında, Trabzonspor’un, önemli bir katkısı vardır. İstanbul’un dışında Anadolu’da futbol alanında ulusal ve uluslararası başarılara imza atmıştır.İlk futbol takımı 1921 yılında Trabzon’da kuruldu ve Trabzon kenti başta Trabzonspor olmak üzere 5 profesyonel kulübü 100’ün üzerinde de amatör kulübü içinde barındırmaktadır. Trabzon geleneksel el sanatları açısında önemli bir konuma sahip olup, el yapımı hediyelik eşyalar bulmak mümkündür. Osmanlı döneminde bakır madenlerine sahip olan Trabzon’da bu madenden elde edilen; kazanlar, taslar, tavalar, tencereler gibi çeşitli el sanatları ürünlerini ilimizde bulmak mümkündür. 19.yy’ da yapılan metal işleri, dövme bakır ve bundan elde edilen ürünler bıçak yapımında, kuyumculuk sektöründe bir çok alanda hammadde olarak kullanılmakta ve hamayil yapımı, çay makasları vb. gibi halen daha üretimleri yapılan el sanatlarımız da mevcuttur. Sık ve gür ormanlık alanlara sahip olan bölgemizde halkımız inşaat yapımında ahşap malzemeye ağırlık vermektedir. Ayrıca ağaç işleri olarak mobilya sanayinde, küçük el sanatlarında, yayık, peynir saklama kabı(Külek), sepetler, kaşıklar vb. gibi bir çok küçük ahşap el sanatları malzemesi üretimi yapılmaktadır. Bölgemizin en eski el sanatlarından olan tekstil yün, keten vb. gibi hammaddelerden el tezgahlarında çeşitli kumaşlar, heybeler, çantalar vb. gibi ürünler üretilir. Yük için kullanılan sicimler(ipler), örgülü ipler de basit el tezgahlarında dokunmaktadır. Maalesef köylerde dokunan rengarenk el dokumalarının yerini sentetik işler ve malzemeler almıştır Gelenek Ve Göreneklerimiz TRABZON HALK BİLİMİ ARAŞTIRMALARI (FOLKLOR) Bir toplumun “Millet” sıfatını kazanabilmesi vatan birliği, dil birliği, tarih birliği, erek birliği gibi değerlerle mümkündür. Bilindiği gibi Folklor; Halkın geleneğine bağlı, maddi ve manevi kültürünü kendine özgü metotlarla derleyen, araştıran, sınıflandıran, çözümleyen ve halk kültürü üzerinde değerlendirme yapan bir bilimdir. Geçmişi geleceğe bağlayan bir köprüyle yarının dünyasında yerimizi alacak, muasır medeniyet seviyesine bu basamaklardan çıkacağız. Bunun içindir ki, Folklorumuz çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras olacaktır. Küçük bir melodiden büyük bir müzik yapıtı meydana getirmek,bir elişi veya el sanatları motifinden kompozisyonlar oluşturmak, yeni bir modele öncülük etmek, bir giysi parçasından moda yapmak, eski bir konaktan yeni bir mimari tarz ortaya koymak, kısacası yaratmak. İlçe, il ve hatta ülke sınırlarının sanki kültür sınırıymış gibi görülmesi, bunun sonucu olarak da birbirine komşu olan iler ve ilçeler arasındaki giysilerin, oyunların ve müziklerin farklılaştırılması, her ile hatta ve hatta her ilçeye yeni oyunlar, giysiler ve müzikler bulma gayreti ,kısacası kültürü bozma ve yok etme çabası, bilim adına üzücüdür. Unutmayalım ki, Kültürü ve bilimi tek bir insan değil, milyonların emeğine dayanan insan toplumu yaratmıştır. İnsan , hazır hünerlerle doğmaz öğrenir ve öğretir. Her kuşak insanlığın ortak tecrübe hazinesine yeni bir şeyler katar ve tecrübe gittikçe artar. Bugün sahip olduğumuz “KÜLTÜR” varlığına halkların ve kuşakların çabası yaratmıştır. Eserimde yer alan tanımlamaların okuyucunun daha iyi anlayacağı şekilde sunulması için şekiller, teknik çizimler ve fotoğraflar tarafımdan yapılmıştır. Yine unutmayalım ki zaman, on binlerce iple , bir hikaye dokumuştur tezgahta. Her ipliğin kendi rengi vardır. Dünya kültürü desenine her halk, kendi öz çizgisini katmıştır ve bunlardan çok renkli bir kumaş meydana getirmiştir. TRABZON KÜLTÜRÜNÜ ETKİLEYEN ETMENLER Doğu Karadeniz kültürünü oluşturan etmenleri iki grupta toplayabiliriz: Doğa koşulları Tarihsel etmenler 1. DOĞA KOŞULLARI Bir toplumun üzerinde yaşadığı doğal ortam, o toplum insanın karakter yapısını önemli ölçüde etkiler. Dağlık yörelerde yetişen insanlar, ortama uyum sağlama yönünden daha çevik, cesur, girişkendir. Bu güç ve sert doğa koşulları, onları daha çok çalışmaya, çabaya iter.Doğu Karadeniz Bölgesi’nin yüzey şekilleri dağlıktır. Dik yamaçlıdır. Ekilebilen toprak çok azdır. Bundan dolayı, Karadeniz insanı için toprak, çok değerlidir. Topraktan sonuna dek yararlanmak için olağanüstü gayret sarf edilir. Yöre insanı için büyük mücadele, kaçınılmazdır.Dağların ve dik yamaçların bitiminde, günü gününe uymayan hırçın dalgaları ile Karadeniz bulunur. Yöre insanı, toprağın vermediğini denizden almak için, bu hırçın ve acımasız dalgalarla savaşmak zorundadır. Cesur ve mücadeleci olmalıdır. Çünkü üzerinde yaşadığı doğa koşulları bunu gerektirmektedir.Yöre insanındaki çok güçlü birlik ve beraberlik ruhu, bu koşullar sonucunda oluşmuştur. 2. TARİHSEL ETMENLER El Sanatları Trabzon ve çevresinde geleneksel el sanatı olarak, hasır bilezik yapımı, taş ve ahşap işçiliği, dokumacılık, bakırcılık, bıçakçılık, yorgancılık gibi sanatlar eski ihtişamıyla olmasa da sürmektedir. İnsanı hayvandan ayıran özelliklerden biri de insanın tarihsel bir varlık oluşudur. Hayvan, içgüdüleri ile yaşama uyar; bu nedenle kendisinden önce varolan bilgi, kültür birikimini devralmasına, öğrenmesine ihtiyacı yoktur. Oysa insan, her an kendini aşma, kendini yenileme içerisindedir. Bu ilerleme, dayanağını, gücünü, tarihsel kültür birikiminden alır. Bu yönden bir toplumun tarihsel deney ve bulguları ne denli zengin, ileri düzeyde ise o toplumun yükselme olasılığı da o denli yüksek olacaktır. Kaynak: http://www.trabzonkulturturizm.gov.tr
Tunceli
Tunceli’de geleneksel el sanatları arasında en yaygın olanlar halı, kilim, cicim ve palaz dokumacılığı,dericilik ve çanak-çömlek yapımıdır. Günümüzde halı ve kilim dokumacılığı ilçe merkezlerinde; çanak-çömlek yapımı ise daha çok köylerde yaygındır. Dokumacılık İlde temel ekonomik faaliyetin hayvancılık olması, geleneksel el sanatları arasında dokumacılığın ön plana çıkmasını sağlamıştır. Yörede yünden yapılan halı, kilim, çanta, heybe, çorap ve keçi kılından çuval, palaz, harar, örken gibi el dokumaları yapılmaktadır. Pamuk ipliğinden çizgili olarak dokunan ve çoğunlukla kadın şalvarlarında kullanılan manusa (arap dudağı), günümüzde yaygın değildir. Yöreye özgü el sanatları arasında önemli bir yeri olan cicim dokumacılığı, Hozat’ın Dervişcemal Köyünde halen sürdürülmektedir. Yörede günümüzde de bitki köklerinden elde edilen doğal boya kullanımı yaygındır. Süslemelerde geometrik biçimlerle oluşturulmuş kompozisyonlar yaygındır. Bitki ve hayvan motiflerine daha çok aşiret dokumalarında rastlanır. Halı dokumacılığı Mazgirt, Çemişgezek, Pülümür ve Ovacık ilçelerinde gelişmiştir. Özellikle Ovacık ilçesinin Yeşilyazı Bucağında dokunan Kemaliye türü ince halılar ünlüdür. Yöre halılarının ortak özellikleri, ilmek iplerinin uzun kesilmesi, kök boya ve doğal renk kullanımıdır. Yaygın olarak lacivert, kırmızı, tuğla kırmızısı, yeşil, pembe, sarı ve turuncu renkleri kullanılır. Yörede ‘mazman’ denilen göçebe tezgahlarında küçük boyutlu olarak dokunan kilimlerde motiflerde küçüktür. Motifler, çözgü yönüne göre aynı renk dikey veya yatay sular halinde sıralanır. Kumaş dokumacılığı daha çok aşiretlerde yaygındır. Bunlar yünden iki iplik tekniğinde dokunur. Beyaz ve siyah renkli kumaşlara yörede ‘barason’ kumaşı denir. Çanak-Çömlekçilik Çemişgezek ilçesinin Karahisar Köyündeki yaygın çanak-çömlek yapımcılığı, günümüzde kaybolmaya başlamıştır. Kadınlar kırmızı killi topraktan başta güveç, kazan kapağı, ibrik, ayran leğeni, yayık ve pekmez küpü gibi kaplar yapmaktadırlar. Tunceli’de günümüzde örnekleri çok az görülmekle birlikte, koyun derisinden namazlık, keçi derisinden tuluk (Sütün yağını çıkarmak için kullanılır), dağarcık, öküz ve inek derisinden de çarık,atların palan kayışları, eğerleri, üzengileri ve dizginleri yapılır. Ağaç Oyma - Ahşap İşçiliği İlimiz merkezinde iki adet saz yapım ve onarım atölyesi birer usta ile varlığını sürdürmekte ve sipariş üzerine çalışmaktadırlar. Mazgirt ilçesine bağlı Akpazar Beldesinde turistik amaçlı çeşitli hayvan figürleri üzerinde çalışan ve işten artan zamanını değerlendiren bir sanatkâr mevcuttur. Çeşitli ağaç köklerini ve dallarını kesip-oyarak akla gelen her türlü hayvan figürünü yapmaktadır. Yine aynı beldede, çok eski olan semercilik ve nalbantlık meslekleri az sayıda da olsa sipariş almakta ancak, hayvancılığa bağlı olarak yok olma ile yüz yüze bulunmaktadır. Kaynak: https://www.forumlordx.net/misafir-soru-ve-cevaplari/67718-tunceli-nin-kulturel-ozellikleri.html
Uşak
El Sanatları Uşak Halısı : 16.yy.da uşak ve çevresinde yapılan halılarla Türk halı sanatının ikinci ve son parlak devri başlamıştır. Uşak halılarının madalyonlu ve yıldızlı olarak iki türlü halı tipi görülmektedir. Uşak halılarından en önemlilerinden biri olan madalyonlu halının boyu 10 metreye ulaşmaktadır. Bol sayıda kalmamış olan bu halılar 18.yy. ortalarına kadar devam etmiştir. Madalyonların yıldız şeklini almasından sonra yıldızlı Uşak halıları meydana gelmiştir. Avrupa’ daki müzelerde bu tip halılar çok sayıda saklanmaktadır. 16yy.sonlarında Uşak halılarının şöhreti bütün Avrupa’ya yayıldı. Asil aileler üzerlerinde kendi armaları işlenmiş Uşak halıları sipariş etmeye başlamışlardı. Kilimcilik : Yöremizde tanınmış olan el sanatı Eşme Kilimleridir. Ancak diğer bölgelerimizde olduğu gibi Eşme Kilimleri de büyük bir değişikliğe uğramıştır. Geçmişte Eşme halkının kendi ihtiyaçları için yaptığı, bugün örnekleri camii ve mescitlerde bulunan eski kilimler, günümüzde evlerinde kullandıkları ve tüccar siparişleri ile ticari amaçla dokudukları kilimler karşılaştırıldığında, boya ve iplik kalitesi bakımından oldukça değişiklikler görülür. Eşme Kilimleri genel olarak, “ Altınbaş,Toplu-hürriyet-Albaş-Selvili Namazlağ olarak gruplandırılır. Ayrıca “ Gıcıklı dedikleri bir kilim türü de yapılmıştır. Her yıl mayıs sonunda Uluslar arası Eşme Kilim Kültür ve Sanat Festivali düzenlenmektedir. Pamuk İpliği : Pamuk ipliği ( Kısa Elyaf) alanında başta Kaynak ve Erteks olmak üzere 16 işletme vardır Pamuk ve benzeri işletmeler ağırlıklı olarak open-end teknolojisiyle çalışmakta olup, kurulu OE, iğ sayısı 10.000’e kadar yaklaşmıştır. Yıllık üretim kapasitesi 18000 civarındadır. Genellikle 10/1-30/1 arası inceliklerde pamuk ipliği üretilmektedir. Tekstil Terbiyesi : Pamuklu tekstil terbiyesi (kasar-boya-baskı apre) alanında dört kuruluş faaliyet göstermektedir. Yıllık işleme kapasitesi 50.000 metre civarındadır. Yün ve Akrilik İplik Üretimi : Uşak’ta çok eski senelerden beri üretilen halının Hammaddesi yün ipliği, önceleri kirman,çıkrık ve elemle gibi basit el aletleri ve insan gücü ile imal edilmekteydi. Zamanla Avrupa’da sanayileşme hareketlerinin etkisiyle 1890-1895 yıllarında Yılancızade Kumpanyası, Hacıgedik ve Bacaloğlu Yün iplik ve mensucat fabrikaları kurulunca bu fabrikalar Uşak ve civarının uzun süre halı ipliği ihtiyacını karşılamıştır 1950 yılından sonra Yılancıoğlu fabrikasının tasfiyesi ile burada bulunan makineler diğer iş sahipleri tarafından yeni iş yerlerine monte edilmiş, İstanbul’ dan ve yurt dışından makineler getirilmiş, yurt dışında çalışan işçilerin girişimlerinin de eklenmesiyle bu sanayi kolu hızlı bir gelişme göstermiştir. Yün ipliği ağırlıklı olarak ştrayhgarn tipi olup az miktarda kammgarn tipi üretim de yapılmaktadır. Uşak, ştrayhgarn yün iplikçiliği alanın da hayli gelişmiştir. Faaliyette bulunan 275 tarakla Avrupa’nın en büyük ştrayhgarn tarak makine parkına sahiptir. Bugün Uşak’ta yün ipliği imal eden 80 civarında iplik fabrikası mevcut olup, yıllık üretim kapasitesi 40.000 ton/yıl’dır. Yıllık kapasite kullanım oranı % 50’dir. Yarı kammgarn iplik üretimi ise 7 işletmede yapılmakta, bu iplikler akrilik, trikotaj ve halı ipliği olarak tüketilmektedir. Yıllık üretim 2.500 tondur. Elyaf ve İplik Boya : Uşak’ta 41 adet işletmede elyaf ve iplik boya yapılmaktadır. Temel olarak yün ve akrilik boyaması uygulanmaktadır. Bu işletmelerden 16 adedi yalnız boya tesisi olup diğerleri entegre tesisleridir. Boyama çoğunlukla elyaf halindedir ve yılda 15.000 ton boyama yapılmaktadır. Elyaf Açma : Elyaf açma işlemi genellikle penye telefi değerlendirme şeklindedir. Eskiden İtalya’ya ihraç edilen penye telefleri ( Konfeksiyon, kumaş artıkları ) son yıllarda yapılan yatırımlarla Uşak’ta değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu yöntemle hem elyaflar tekrar değerlendirilerek ekolojik açıdan yarar sağlanmakta, hem de dahilde işlenerek katma değer elde edilmektedir. Uşak’ta elyaf açma için kullanılan 100 adet garnet makinası vardır. Bu makinalarla yılda 15.000a Adet elyaf açılarak ekonomiye geri kazandırılmaktadır. Açma elyaflar ştrayhgarn ve OE.iplik işletmelerinde kullanılmaktadır. Diğer Tekstil Ürünleri : İlimizde son yıllarda özellikle çorap üretimi alanında önemli yatırımlar yapılmaktadır. Bunun yanında ev tekstil üretimi(nevresim,çarşaf) konfeksiyon üretimi triko kazak üretimi, yuvarlak ve çözgülü örme kumaş üretimi sayılabilir. HALK HEKİMLİĞİ : 1. Sinirleri yatıştırmak için –Kavun 2. Kansızlığa karşı-Üzüm 3. Ateş düşürmek için –Erik 4. Soğuk algınlığı ve öksürük içir-Pişmiş Elma 5. İshal için -Muşmula 6. Sancıyı kesmek için- Kekik 7. Karın ağrısı için- Nane 8. Sıtmaya- Sarı Diken Suyu 9. Uykusuzluğun giderilmesi için (Haşhaş Kabuğu) 10. Diş sızısı için (Karanfil Suyu) HALK VETERİNERLİĞİ : Halkın temel geçim kaynaklarından biri olan hayvancılıkta meydana gelen hastalıklar halkın uyguladığı çeşitli yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılır. İshal: Buna yörede “ötürük” denir. Hayvan ishal olunca dağ eriğinin kurutulmuşu kaynatılır. Hayvana içirilir. Meşe mazılarının kurutulmuşu toz haline getirilir. Çamaşır kili suda köpürtülerek hayvana içirilir. Şap Hastalığı : Hayvan topallar yürümekte güçlük çeker tırnaklarının arasına katran çalınır. Keçi kılından yapılan bir örgü ile katran iyice sürülür. Uyuz : Katran yağ ile karıştırılır.Ateşin üzerinde kaynatılır. Bez veya keçe ile hayvanın ağız kısımlarına, koltuk altlarına,bacak aralarına sürülür. Hayvan yıkanarak DDT’ Edebiyat (Aşık tekke edebiyatı,halk şairleri) AHMEDİ (1334-1413) Asıl adı Tacettin İbrahim Bin Hızır’dır.Doğum yeri Uşak’ın Sivaslı İlçesidir. XIV. asır Anadolu Türkçesi Edebiyatının en büyük şairidir.Aynı zamanda hekim, hattat, ressam ve alim bir kişidir. Ahmedi çok sayıda kaside,gazel söyleyerek;büyük aşk ve macera hikayeleri yazarak manzum tarih ve tıp kitapları meydana getirerek,divan şiirinde nesne vadisinde ve ilim yolunda kurucu şair sıfatıyla çalışmıştır. Eserleri : Divan sanat bakımından en kıymetli eseridir. 8000 beyiti aşan bir manzumedir.Kaside ve gazellerden oluşur. Çoğu Yıldırım’ın oğlu -Emir Süleyman adına yazılmıştır. Ömer Bedrettin UŞAKLIGİL : (1904-1946) 1904 yılında doğan Ömer Bedrettin Cumhuriyet döneminin saygın şairlerindendir.Ününü kaynağı halk şiirinde olan lirik dizelerinden alır.Ömer Bedrettin ilk öğrenimini Uşak’ta orta öğrenimini Sivas’ta ve İstanbul’da yapmıştır.1943 yılında Büyük Millet Meclisine Millet Vekili olarak girmiş 24 Şubat 1946 yılında hayata gözlerini yummuştur. Ömer Bedrettin memleket renklerini ve manzaralarını yansıtan duygulu, zevk, şekil, kalıp ve vezin yönlerinden sağlam şiirleriyle hecenin beş şairinden biri olarak geçmiştir. Deniz Sarhoşları,Yayla Dumanı,Sarı Kız mermerleri isimli üç şiir kitabı vardır. Anlatmalar (destanlar,efsaneler,halk hikayeleri,masallar,fıkralar vb.) EFSANELER ALİ İLE KEZBAN EFSANESİ Bir zamanlar Uşak civarında yaşayan varlıklı bir ailenin Kezban adında bir kızı vardır.Çobanlık yapan garip Ali dağ eteklerinde sürü güderken bir gün Kezban'ı görür. Çoban Ali ondan sonra Kezban'a vurulur. Sevdasının acısıyla her gün yanık yanık kaval çalar. Kezban da her gün gelip Ali'yi dinler. Aşklarını birbirlerine söylerler. Artık dayanamaz hale gelen Ali anasına : -'Var git ana Kezban'ı babasından iste' der. Annesi oğlunu kıramaz varır beyin evine muradını söyler.Bey kızar. --'Oğluna söyle yüksek dağların başı dumanlı olur, baş döndürür.Başını yükseklerde gezdireceğine dağın eteklerinde sürüsünü gütsün dengini bulsun' der. Bu hal üzerine Ali’de Kezban da derinden yaralanmışlardır. Neticede kaçmaya karar verirler gece yarısı bir pınar başında buluşurlar. Bu arada beyin adamları pusu kurmuşlardır. Orada ikisini de vururlar. DİKİLİTAŞ EFSANESİ Vaktiyle Uşak İlinin Banaz İlçesi yakınındaki Ayrancı Köyünde çocuklu bir kadın yaşarmış. Bu kadının evi köy dışındaki bir tarlanın ortasındaymış,tarlanın civarında tek tek evler varmış. Bir gün bu kadın yufka açıyormuş. Tam o vakit kadının çocuğu ağlamaya başlamış. Bunu gören kadın çocuğuna doğru uzanarak neden ağladığına bakmış ve çocuğunun altına pislediğini görmüş ve yerinden kalkıp bez almayı üşendiği için çocuğunun altını açtığı yufkalardan biriyle temizlemiş. Tam bu sırada annesi de çocukta oracıkta taş oluvermişler. Şimdi bu olayın geçtiği yer Dikili taş mevkii olarak bilinmektedir. FIKRALAR ALLAHIN İŞİ BAKKALIN TAŞI Köylünün biri Uşak’a gitmiş.Burma Camiinin karşısındaki bakkaldan bir şeyler alacakmış.Bakkal köylünün aldıklarını kilo yerine teraziye taş koyup taşla tartıyormuş. Köylü sormuş : -'Senin dirhemin yok mu?Neden taşla tartıyorsun' demiş. -'Sus…sus…çarpılırsın.Allahın işine cami karşısındaki bakkalın taşına karışılmaz' demiş. DAĞIN TAŞIN KURDUN KUŞUN KIYMETİNİ BİLELİM Çok eski zamanlarda Yörük Uşak’a inmiş. İndiğinde Uşak’taki lokantaların çoğu kapalıymış. Nedenini sormuş: -'Ramazan geldi' demişler. Yörüğün ramazanla, kurbanla ilgisi yokmuş. Aç acına yaylasına geri dönmüş. -'Amanın dostlar, yaylamızın kıymetini bilelim Uşak’a Ramazan deye biri gelmiş ortalığı kırmış geçirmiş.Açık tek bir aşçı dükkanı bulamadım.Açlıktan öldüm.Sis siz olun Ramazan gelince Uşak’a gitmeyin.Şu yaylamızdaki kurdun,kuşun,dağın,taşın kıymetini bilelim.' demiş. VALİ BEY BENDEN SONRA GELİR Vilayette çalışan memuru herkes tanır. Sürekli takılırlarmış. Memurda hergün bir fıkra uydururmuş. Günlerden bir gün: -'Bu vilayette Vali bey benden sonra gelir.'demeye başlamış. Bu sözü sabahları günaydın yerine kullanmaya başlamış. Söz sonunda Vali beyin kulağına gitmiş. Vali bey sormuş. -'Söyle bakalım bu vilayette Validen önce kim gelir.' demiş Memur: -'Ben efendim' diye yanıtlamış. Vali: -'Ne demek o' diye sinirlenirken yanıtını da almış -'Efendim siz saat onda, on otuzda teşrif buyurursunuz. Ben ise sizden önce saat dokuzda vilayete gelirim.' demiş. Neredeyim : Üst Menü Kültür Şiirler (Destanlar,türküler,maniler,tekerlemeler,ninniler,ağıtlar) DESTANLARIMIZ KURTULUŞ DESTANI Bugün Bir Eylül Güneş pırıl pırıl Işık saçıyor Kocatepe de Türkün aslanları Destan yazıyor Kahpe düşman Vurgun yemiş kaçıyor Kutluyoruz, Kutlu olsun Bir Eylül Süvariler Düşmanların peşlerine takıldı Nice! Kol,gövde,baş,bacak Dumlupınar ovasına saçıldı. Atanın oğulları Akdenize açıldı. Kutluyoruz Kutlu olsun Bir Eylül Uşak’a Askerimiz girdi giriyor Düşman mevzileri Birer birer eriyor Göğem Köyünden Düşmanların ordusu Trikopis’i esir veriyor İkindi vaktinde Minareler, selalarla çınlıyor Süngü yemiş düşman iti Köpek gibi inliyor. Milleti ile vatanım Atası ile diriliyor Kutluyoruz Kutlu olsun Bir Eylül Serçe sürüsünden, Alay mı olur? Bu topraklar benim. Düşmanlara Vatan mı olur? Her destan yazanlar Kemal mi olur? Şubat ’96 Kemal AKTAY Kutluyoruz, Uşak Bl.Siv.Sav.Müdürü Kutlu olsun Bir Eylül TÜRKÜLERİMİZ ON YEDİ BENLİ ŞADİYE : Ay bulutta bulutta Mendilim kaldı dutta Geleceksen gel gayri On yedi benli Şadiyem Daha gönlüm umutta Evleri camiye yakın Ak gülleri sen takın Zengin kocaya vardın On yedi benli Şadiyem Hani gerdanında altın Ay buluta giriyor Gözüm yari güdüyor Geleceksen gel gayrı On yedi benli Şadiyem Gençlik elden gidiyor Aya karşı duramam Dama kilit vuramam Ay buluta girince On yedi benli Şadiyem Bağlasalar duramam NERİMAN’IN TÜRKÜSÜ : Yıllar önce Sivaslı İlçesinde yemyeşil gözlü,altın sarısı upuzun saçlı güzeller güzeli bir kız yaşarmış.Havacı bir üsteğmen bu kızı görmüş sevmiş ve talip olmuş.Haberler salınmış dünürler gönderilmiş.Neriman’da teğmeni beğenmiş ve nişanlanmışlar.Birbirlerini çok sevmişler.Hasretle düğün mevsimini beklerken;teğmen bir uçak kazası geçirir ve ölür.Kara haber Neriman’a tez ulaşır.Neriman’ın dünyası kararmıştır.Hayalleri ümitleri sevdiceği hepsi gitmiştir.”Gayrı bana yaşamak haram” deyip evinden çıkar gider.Sivaslı halkı Neriman’ı günlerce arar.Tam on gün sonra kullanılmayan bir kuyuda ölüsünü bulurlar.Ailesi yanıp kavrulmuştur.Tüm yöre halkı üzülmüştür. EKİNLER EKİLİRKEN Ekinler ekilirken Çiziye dökülürken Senide benden ayırdılar Sunada boylu Neriman Şafaklar sökülürken Vardım pınar akmıyor Yar yüzüme bakmıyor Dokuz da daldan gül kopardım Suna da boylu Neriman Senin gibi kokmuyor Uşak duman sis oldu Açan güller hep soldu Aç gözünü göreyim Suna da boylu Neriman Kalbim hasretle doldu. Kaynak :Bu türkünün öyküsü ve sözleri Ali KIRHAN’dan alınmıştır. KİREMİTTE BUZ MUSUN Kiremitte buz musun? Gelinmisin kız mısın? Yarim size varıcam Evdede yanlız mısın? Şu binanın üst yanı Altıda berber dükkanı Teskereli geliyor (Yan Osmanım yan) Hacıların Osmanı (Yan Osmanım yan) Deniz üstünde biber Kayıklar gelir gider Ne mektup var ne haber Yüreğim yanar gider (Yan Osmanım yan) MANİLER Ağacın dibinde yatarım Tabancamı atarım Beni beğenmeyen kızları Yarım soğana satarım Altın dişim kanamaz Sevda bana yaramaz Ver ana sevdiğime Kendi düşen ağlamaz Arabamız dört teker Düz ovada su çeker Konuşturmazlar yarim Merhaba desek yeter Banazın kavakları Dökülür yaprakları Kokulu güle benzer Şu Uşağın kızları Ben bir kuzu gördüm Tüyünü kırmızı gördüm Aşağı mahalleye indim Sevdiğim kızı gördüm Bir taş attım gediğe Saat geldi yediye Analar kız büyütmüş Oğlanlara hediye Pencereden at beni İn aşağı tut beni Dizlerinin üstünde Ninni çek uyut beni Tabağa koydum darı Ağlarım zarı zarı Beni Uşak’tan ayırdı Keleter başlı karı Zeytin kara ben kara Zeytine vermem para Gel yarim buluşalım On bire çeyrek kala Kara örgü örmezler Bana sana vermezler Gel yarim kaçıverem Karanlıkta görmezler Kara kara kazanlar Kara yazı yazanlar Cennet yüzü görmesin Aramızı bozanlar Kara koyun etli olur Kavurması tatlı olur Buralarda yar seven Ölmez ama dertli olur TEKERLEMELER 1-Hep deli hop deli bizimkilerin soyu sopu deli 2-Yumurta tık tık elinden bıktık. 3-Gulağım sağır demenim ağır ür benim koca cavır 4-Sarı öküz saza gider,boynuzu düze gider ben gızı almaya geldim.Verirseniz gıza geldim.Vermezseniz tuza geldim.Gızınıza güllü derler oğlumuza ünlü derler. 5-Çıt pıt nerden geldin ordan çık gelin saçları kıvırcık. 6-Düşün koca Musa düşün eşek alınırmı gışın onunda parası peşin NİNNİLER 1-Uyusunda büyüsün ninni Kuzularla büyüsün ninni Nenni yavrum neni Yeşil billur testin olsun Yavrum bir Allahta senin dostun olsun Nenni yavrum nenni uyu yavrum hu hu hu Al telinden kurusun yelden Baban gelcek gurbet elden Neni yavrum neni uyu yavrum hu hu hu Nennilerle büyüteyim Yavrum seni nasıl uyutayım Nennilerle uyusun nenni. Kuzularla yürüsün nenni 2-Şu dağların eteği Dibindedir aslan yatağı Iramış gitmiş annesinin yolları Nenni oğluma nenni Merdiven indiremedim Yönünü yöntemini döndüremedim Ben gurbetin içinde Yavrumu bilemedim Nenni de oğluma nenni UŞAK AĞZINDAN İLENMELER Allah hekim bilmedik dertler versin Atılıp gidesice kuduz Canından ciğerinden yanasıca Cehennem kazanına düşesiceler Ekmek Hıdır’ın su Bedir’in yin yin gudurun gırannık Naha ayıbını gara topraklar örtsün Naha işşallah cigerin başına pelit közü yapışsın Naha işşallah bi gızın köçek bi olun çiçek olsun Naha işşallah kafana hırsız daşı inşin Olmalara gomalara erme gara cavur Oduna ocağına bayguşla dünesin Olmalara ermelere gamla emi Zank ölümünden geberesice Zıkkımın gır kökünü ye işşallah KALIPLAŞMIŞ SÖZLER(Atasözleri,deyimler,bilmeceler,dua ve yeminler) ATASÖZLERİ -Adam sel kadın göldür. -Akılsız kafanın taban çeken zorunu -Ak köpeğin pamuk pazarına zararı olur. -Ar yiğidi kambur eder. -Babanın akçası ananın bohçası. -Borç yiğidin kamçısıdır. -El ile gelen düğün bayram. -Gün geçer kin geçer. -Leyleğin boklusu yuvada kalır. -Ne umarsın bacından bacın ölüyor acından. -Yalamayınca doyulmaz,yıkamayınca giyilmez DEYİMLER -Adı batmak -Ağmaz yanından asılmak -Aşı dünden kaynamak -Başı kazan olmak -Ciğerini sökmek -Çökertip gidivermek -Dibine darı ekmek -Dipsiz kile boş ambar -Eli hamur karnı aç -Hortlamak -Gabak çiçeği gibi açmak -Leb demeden leblebiyi anlamak -Namerde muhtaç olmamak -Saçları öne dökülmek -Sakalı değirmende ağartmak UŞAK AĞZINDAN BİLMECELER • Ak çıkının içinde sarı altın (YUMURTA) Altı kaya üstü kaya içinde sarı maya (YUMURTA) • Altı göl üstü gül (LAMBA) • Harımdan atla gaz yumurtla (KABAK) • Sarı öküz sarkık durur düşerim diye korkup durur (İĞNE) • Kat kattır katmer değil kırmızı elma değil (SOĞAN) • Et dedim met dedim git kapı arkasına yat dedim (SÜPÜRGE) YEMİNLER • Şartlar şart olsun • Yeminim yemin olsun • Dininden dönen kafir olsun Müzik Kültürü Yöremize ait 40-50 civarında türkü söylenir bunlardan bazıları a)Kiremitte Buzmusun b)On yedi benli Şadiye c)İndim nane biçmeye d)Ormandan gel a cavırın kızı da ormandan e)Ayşem Nerden Geliyon f)Ekinler Ekilirken EKİNLER EKİLİRKEN Ekinler ekilirken Çiziye dökülürken Seni benden ayırdılar Suna da boylu KEZİBAN Şafaklar sökülürken Vardım Pınar akmıyor Yar yüzüme bakmıyor Dokuz daldan gül aldım. Suna da boylu Keziban Yarım gibi kokmuyor Uşak duman sis oldu Açılan güller soldu Aç yüzünü göreyim Suna da boylu Keziban Kalbim hasretle doldu. Halk Müziği Araçları : Tezeneli sazlardan 4 telliden 12 telliye dek bağlamalar, Cura, bozuk, şeşber, uşak ilinde çalınırdı. Günümüzde ise halen bağlama, tambura, divan ve cura çalınmaktadır. Yaylı sazlardan 3 telli kemane, üflemelilerden zurna, dilli, dilsiz kaval ve düdüklerle, vurmalılardan davul, toprak Darbuka, tel, zil ve kaşık yaygın olarak kullanılır. Kaynak: http://www.usakkulturturizm.gov.tr
Van
Van kültürü denince akla Van kedisi, Van otlu peyniri ve Van kahvaltısı gelir. Otlu peynir, evcil hayvan sütü ve yöreden toplanan otlarla yapılır. Şehir merkezinde elli yılı aşkın bir peynir pazarı vardır. Yüzüncü Yıl Üniversitesi'ndeki Van Kedi Evi, üç farklı Van kedisi türünü korur. Kültürel mekânlar turizmi destekler; İranlı ziyaretçiler şehrin turistleri arasında dikkat çeken bir gruptur.
Yalova
Yalova'nın kültürel dokusu göçlerle oluşmuştur. Kafkas göçleri, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi), Balkan Savaşları ve 1924 nüfus mübadelesiyle gelenler ilin köylerini kurmuş ya da yeniden şenlendirmiştir. Altınova'daki Tevfikiye gibi Çerkes köylerinde ve Batum'dan gelen Lazların yaşadığı köylerde gelenekler ve mutfak bugün de yaşatılır. Atatürk Yalova'yı çok severdi ve kentte sık sık kalırdı. Eski Millet Çiftliği'nin içindeki Yürüyen Köşk 1929'da yapıldı; Atatürk, yanındaki çınarın bir dalı kesilmesin diye köşkün raylar üzerinde 4,80 metre kaydırılmasını istedi. Köşk 2006'da onarılarak müze olarak açıldı. Termal'deki Atatürk Köşkü de müze olarak ziyaret edilebilir.
Yozgat
Yozgat E 88 karayolu üzerinde bulunması ve özellikle Hattuşaş(Hitit Medeniyeti Başkenti)'ın yakın olması ve Hattuşaş ile Kapadokyayı birbirine bağlayan Atatürk yolunun il merkezinden geçmesi nedeniyle yabancıların uğrak yeridir. Bozok yaylası olarak da adlandırılan ve ilkçağlardan beri yerleşim yeri olan Yozgat, bozulmamış doğası,misafirperver sıcakkanlı insanları,çok güzel misafir anlayışları, sahip olduğu tabiat güzellikleri, mesire yerleri, yüksek ovaları, tarihi, kültürel, turistik değerleri ve kaplıcalarıyla gezilip görülmesi gereken en güzel illerimizden biridir.Türkiye'nin ilk Milli Parklarından olan çamlık Milli Parkı, Akdağ Ormanları, Şebekpınarı Mesire alanı, Kazankaya Vadisi, ve Gelingüllü barajı gibi yerler spor, dinlence ve piknik alanlarıdır. Kültür Yemek Kültürü Şehrin yöresel yemekleri; Testi kebabı,ayva basması, çörek,bazlama,katmer,cızlak,cıvık ekşili,erişte,çap çup,topak çorba,kaypak,helle çorbası,düğürcük çorbası,bulama çorbası,sakala sarkan çorba,haside,sütlü kabak,patlıcan turşusu ve tas kebabıdır.Parmak çörek,peksimet Yozgat'a mahsus özel bir ekmek türüdür. Turizm Antik Kentler Büyüknefes (Tavium - Tavion) Antik Kenti Çeşka Yeraltı Şehri Alişar Höyüğü Hattuşaş Kerkenes Harabeleri Müzeler-Konaklar Nizamoğlu evi Karslıoğlu Konağı Koçerler konağı Yozgat Arkeoloji Müzesi Milli parklar Yozgat'ın en tanınmış ormanı Yozgat Çamlığı'dır. Milli Park olup devlet tarafından korunmaktadır. Kaynak: http://yobidav.org/yozgat/yozgat-kueltuerue
Zonguldak
Zonguldak'ın kültürel kimliği madenle şekillenmiştir. 2016'da açılan Zonguldak Maden Müzesi, madenciliğin tarihini belgeler ve eğitim programları yürütür. Doğa tarafında Gökgöl Mağarası öne çıkar: toplam uzunluğu 3.350 metre olan mağaranın yaklaşık 875 metresi ziyaretçiye açıktır ve Türkiye'nin en uzun onuncu mağarasıdır. Karadeniz Ereğli çevresindeki erken Hristiyanlık dönemi mağaraları da tarihî ziyaret noktalarındandır.